SEYYAH

Sözlükte suyun akmasına seyahat denilmiş, ilim, ibadet ve rızık için yeryüzünde dolaşan kimselere de SEYYAH denmiştir.

 

Seyyahın irşad ve tebliğ yolu ile gönülleri ihyası arasındaki benzerlik açıktır. Bunların ikincisi tabii ki daha önemlidir.  Bilhassa dini sebeplerle seyahat etmeyi, seferlere çıkmayı başka bölgelere, hatta değişik ülkele-re gitmeyi, oralarda faaliyette bulunmayı islâmiyet CİHAD olarak ta-nımlamıştır. 

 

İlim peşinde koşup, cehâlet bulutlarını dağıtmak için yapılan seyahatler Allah (c.c.) katında en makbul olan seyahatlerdir.

 

Cihad anlamına gelen bu durum genelde bütün peygamberlerde, özelde ise,  peygamberimiz (s.a.v.) in hayatında çokça müşahâde edil-miştir. Önceleri kısa mesafelerle  başlayan seyahatleri  sonraları Taif, Medine ve tekrar Mekke’nin fethiyle devam etmiştir.  Veda Haccıyla da son bulmuştur.

 

Sevgili Gönül Ehli Dostum...

Hayatını, kişiliğini, eserlerini anlatmaya çalıştığım Hz. Pirimiz Necdet Ardıç efendimizin önemli bir vasfı da İlâhi Kelâmullah için bir seyyah olup gerek Türkiye içerisinde, gerekse Türkiye dışındaki mânevi öneme sahib olan bazı mübarek belde ve mekânlara bir cihad şuuruyla düzen-lediği seyahatlerdir.

 

Hazretimiz şimdiye kadar üç defa Hac, üç defa da Umre ziyaretlerin-de  bulunmuşlardır.  O’nun bu Hac ve Umre ziyretlerinin tamamında Re-fikaları Nüket Hanım validemiz da bulunmuşlardır.

 

Kendileri ilk haclarını karayolu ile 1982 yılında ifa etmişlerdir.  Te-fekkür ağırlıklı olarak bu hac ibadetinde Mescid-i Haremin içinde yatsı namazını beklerken müşahâde ile kendisinde şu varidat zuhur ediyor.

 

“Mescid-i Haremin içinde müşahâdeye daldım. Yerde oturu-yor ve yatsıyı bekliyorum.  Görüş ve müşahâde ehlisin, temaşa et ve bekle, hareketliler içinde hareketsiz olanla ol,”  deniyordu.

 

Daha sonra Medine-i Münevvere’de, Ravza-ı Mutahhara’da yazmış olduğu şiiri ise, Hz. Rasûlüllah’a gönülden yönelişidir.    

 

 

 

B O Ş   Ç E V İ R M E   E L L E R İ M İ

Y    R A S Û L Û L L A H

                                                       

Yüzüm yok iken geldim kapına,           

Gönül rüzgarı savurdu katına,    

Binmiş idim ben sevgi atına,      

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

          

    Senin ismin ile çarpar kalbim,         

    Gözetmezsen nolur benim hâlim,     

    İsmini anmadan durursa kalbim,     

    Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

        

Ravzana aldın bu günahkârı,      

Yitirmişim ben ezelden arı,        

Günahımı yüzüme vurma bari,  

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Sana lâyık olamadım bir türlü,        

Ağlar gözlerim geceli gündüzlü,      

Kalbim temizlenmedi pürüzlü,         

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah. 

 

Gönlüm köşesinden çıktı bir ışık,

Ben sana belki ezelden aşık,

Sensin bütün cihanda tek maşuk,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

İsmini anmadan geçmez anım,

Sana kendimden daha yakınım,

Gönülden gönüllere akanım,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Sevgin kalbimde yanıyor her an,

Gözlerimden akan yaş değil kan,

Cemâlini gösterdiğin zaman,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Senin çün bu âlemde cümbüş var,

Cümleler dosttur kalmamış ağyar,

Sana kâinat olur hep bahar,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Huzuruna vardım girdim ravzana,

Anlayamazsam seni vah bana,

Feda olsun varlığım hep sana,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

 

Gafletle geçiyor şamu seher,

Seni bilmek ne zormuş meğer,

Seni anlamadan gidersem eğer,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Hicret ettin Mekke’den Medine’ye

Ben de ederim hicret içeriye,

Kazancımız kalmazsa geriye,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Başımı koydum ezelde önüne,

Hesabım kalmasın mahşer gününe,

Yüzümü tuttum hep senin yönüne,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Kölen olsam hep kapında kalsam,

Lûtfundan mânâ gülleri alsam,

Varlığımla seni anamazsam,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Aciz ve de naçiz biçareyim,

Baştan aşağı harab, yareyim,

Ciğerim delik pare pareyim,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Lütfetmezsen nolur benim hâlim,

Yalvaracak güçte değil kalim,

Geçiyor günler gafletle daim,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Görüp de cemâlin veririm can,

Sana salât-u selâmlar her an,

Aşkındır yine gönlümde yanan,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Bir nefes ayrılsam ona yanarım,

Mecnunum yine kalmadı kararım,

Gönlümdesin de neden ararım?

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Seni anmak hayat verir bana,

İçeyim aşkını kana kana,

Eylerim niyaz kalmasın sona,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

Davetin ile ravzana geldim,

Lâyık değil iken selâm verdim,

Zahir de olsa lûtfuna erdim,

Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

                             Sensin âlemde varlığa sebep,

                             Ey gönül darılma; edeb, edeb,

                             Düşersem de bir gün gaflet edip,

                             Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.

 

MEDİNE-İ MÜNEVVERE 

                                                                                       (4.10.1982)

 

Hazretimiz ikinci haccını da 1987 yılında ifa etmiştir. Hava yoluyla gittiği bu haccına da yine tasavvuf ehlinin gözüne ve kulağına hitap e-den şu varidatlar tefekkür esnasında kendisinden hasıl olunmuştur.

 

“Mescid-i Haremde tefekkür ve müşahâde esnasında yatsıyı beklerken Yarabbi bu kadar kalabalık nedendir? Daha az olsa da insânlar rahat tavaf etse olmaz mı?” diye niyaz ettiğimde;

 

“Bu çokluk zuhurlarımın çokluğundandır,” diye cevap geldi. 

 

Yine devamla;

Yarabbi bütün bu müslümanlar Hz. Rasûlüllahı komşu ister; cennetler sekiz olduğuna göre Hz. Peygamberimizin de en üst cennette olması icabettiğine göre diğer cennetler O’na komşu olmayacak mı?” diye niyazda bulunduğum da;

 

“Hz. Peygamberin her cennette makamı vardır ve cennet eh-linin de hepsi O’na komşu olacaklardır,” şeklinde kendisine cevap gelir.

 

Hazretimiz üçüncü haccını da havayolu ile “Tünel Kazası”nın ya-şandığı 1990 yılında yapmıştır.  Kendisi bu haccında sürekli tefekkür hâ-linde olduğundan “Hac Divanı” adlı eserini burada oluşturmuştur. Di-ğer haclarında da şiirler yazmıştır ancak bu haccında müstakil bir divan oluşturmuştur.

 

Kendisiyle zaman zaman bu konularda yaptığım sohbetlerde ise, birinci haccının  “şeriat”, ikinci haccının  “tarîkat”, üçüncü haccının “hakikat” ve daha sonraki yıllarda ifa ettiği umre ziyaretlerini de, “mârifet” mertebelerinin özelliklerini taşıdığını ifade ettiler.

 

Hazretimizin bu zaman dilimleri içerisinde gerek Türkiye içinde, ge-rekse Türkiye sınırları dışında İslâm’a ve Kûr’âna hizmetleri ve emeği geçmiş, onu elden ele, dilden dile, gönülden gönüle ulaştıran gönül er-lerini de fırsat buldukça hep ziyaret etmeye çalışmış. 

 

Bu vesile ile de Hacı Bayram Veli’den Nasreddin Hoca’ya; Yunus Em-re’den Hacı Bektaş Veli’ye; Hz. Şems’ten Hz. Mevlâna’ya; Emir Sul-tan’dan Sancaktar Baba’ya kadar birçok ehlullahın zaman içerisinde ziyaretçisi olmuşlardır.

 

 

15/12/1984

K O N Y A  (Z i y a r e t l e r i)

 

Hz. Şems’te

îki rek’at ziyaret namazı, sonra on rek’at düşünmek...,

fakat dört rek’ata karar vermek...,

ancak diğer ziyaretçilerin durumunu düşünmek...,

buna cevap, (Utandın mı ?)

 

Soru: Dört rek’atlı farz namazların üçüncü ve dördüncü rek’ atlarında neden Elham’dan sonra zammı sûre okunmaz?

 

Cevap:

Birinci rek’at, şeriat düzeyidir ve teferruatı vardır. Bu teferruat zammı sûreyle ifade edilir.

 

İkinci rek’at, tarîkat düzeyidir ve orada da teferruat vardır ve bu da zammı sûreyle ifade edilir.

 

Üçüncü rek’at ise, hakikat düzeyidir, ki orada teferruat yoktur, teklik vardır. Onun için zammı sûre okunmaz.

 

Dördüncü rek’at, mârifet düzeyidir, orada gerçek anlamda ELHAM yani FATİHA yaşanır. Teklik ve zâtî yaşantıyı ifade eder, zammı sûreye yer yoktur.

 

Soru: Keşfin açılması nasıl olur?

 

Cevap: Ortada kapalı yok ki açılması olsun. Sen ortada var oldukça kapalısın, sen kalkınca iş biter.

 

Soru: Salât nedir?

 

Cevap: Salât bir andır, ezel ve ebed söz konusu olmayan bir andır. O da tek varlığa mahsus, tek varlığın âlemdeki çokluk şeklinde görünen tek hareketidir.

 

Türlü yüzler gayb erenlerinden;

Şems: Hafif çukur, parlak göz, yuvarlağa yakın oval yüz, geniş kaş, uzunca dağınık saç sakal, lâtif dalgalı görünüş aynı zamanda çok ciddi.

 

Sözlerinden;

Hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa.

Her sene geleceksin, bu işler bensiz sensiz olmaz. 

Ahmed’e selâm söyle ipinde çok dikkatli oynasın. (iyi ayna ol)

Aklını başına topla,  aklını başına topla,  aklını başına topla.

Dört ipin dördünde de en iyisi ile oynayacaksın; geç kalma, geç kalma, geç kalma, îyi, sen de kendini buluyorsun.

 

          Ölüm deryasının dönüşü olmaz,

            Bu işler ahirete hiç kalmaz,

            Ehli dil olmayanın aklı almaz,

            Yürü git deryayı ölüme, hayat bul.

 

 

Hz Mevlâna’da

Mevlâna: Hafif yay kaş, açık alın, yuvarlak, ak sakal, pembe buğ-day ten, başta kavuk, orta burun, dalgın ve dolgun bakış.

 

Sözlerinden;

Oğlum, her hâlükarda itidal üzere ol, gaflet ehli gibi sadece baş gözüyle bakma. Derinlere, çok derinlere, en derinlere bak, her iki yönden bak, biri birine perde olmasın.

 

Bizi unutma gel, her sene gel, sen hep gelenlerle gel.

Gelen çok, çok ama iki yüzlü gelen az, onlann yerine de gel.

Gerçi biz hiç birini ayırmayız ama yine de özle... özle gel.

Bensiz olarak gel, sırrımı sırrına aşina ederek gel.

Gönlümü gönlüne ayna ederek gel, kalbimi kalbine bağlaya-rak gel.

 

Seni sende sen olarak bularak gel, her nerede olursan gel.

Mânâda gel, ney sesleri arasında nağmesiz gel.

Kabrime değil ilâhi semâma gel.

Yerde değil gökteki semâma gel.

Gel be Âdem, nasıl olursan öyle gel, ister aklın olsun ister ol-masın öyle  gel.

 

Ne derlerse desinler öyle gel.

İster gölge ol ister asıl, ister aynı ol ister ol vasıl.

Dilekler hep olsun hasıl, öyle gel, akşam gel, sabah gel, öğle gel.

 

İkindi gel, hep gel; bizi, izi, dizi, gözü unutmadan gel.

 

 

(Sezişler) Cezbe;

Cezbe cezbe-i MUHAMMED,

nûr nûr-u AHMED, sır, sırr-ı MAHMUD,

Nerde kaldı Celâleddin,

 

İlim ilm-i ilâhi, hilm hilm-i ilâhi, hâl hâl-i ilâhi

Nerde kaldı Celâleddin,

 

"Cel" dedi Cemâl-i ilâhi, "lâl" dedi aşk-ı ilâhi,

"din" dedi din-i ilâhi,

Nerde kaldı Celâleddin,

 

Hep Rasûlün zuhurudur,

türlü yönden huzurudur, bakanların göz nûrudur,

Ahhhh! Ya Muhammed.

Ahhhh! Ya Muhammed.

 

(Yolda) Düşünce;

Tenzih, teşbih, tevhid dışında tanıma ve bilme:

Ef’âl’siz, esmâ’sız yaşam.

 

Asli görüş: Bakışta yönsüzlük. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1986 A Ğ U S T O S U

 

Y A Z   T A T İ L İ N D E N

 

E S İ N T İ L E R

 

17/8/1986 Pazar Kurban bayramının ikinci günü sabah sekizde yola çıkış, öğleden sonra Bursaya varış. Uludağa çıkış ve gece Bursada kalış. Ertesi sabah Ulu Câmi’i ziyaret, oradan Yeşil Türbe ve Emir Sultan Haz-retini ziyaret ve dualar.

 

 

Emir Sultan câmi’in’den bazı yazılar:

 

sübhanallahi ve bihamdihi               

sübhanellahilaziym

ve kefa billâhi şehiden                      

muhammederrasûlüllah

ya erhamerrahimin                           

ve inneke le alâ hulikın aziym

 

tahtı ravanda geçişi ve tavsiyesi kulillâh sümme zerhüm

(“ALLAh” de, geç)

 

 

I8/8/I986 Pazertesi saat 10 civarında İZNİĞE doğru yola çıkış, San-caktar babayı ziyaret.

 

 

 

Dualar ve esintiler

Evvela kabrinin önünde kesik baş belirdi. Uzun saçları ikiye ayrık. Kanlı başı; dehşet ifadesi. Sonra bütün bedeni ile yeşil kaftanlı, düzgün yüzlü karşılar hâlde... (O anda kabrin başında zikirde idik.) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

M Û S   (a.s.)  D U A S I

 

 

(TA-HA Sûresi 20/25 – 35)

ô©Š¤ß a ó¬©Û ¤Š¡£Ž í ë = ô©‰¤† • ó©Û ¤€ Š¤(a ¡£l ‰  4b Ó ›

ó©Û¤ì Ó aì¢è Ô¤1 í ó©ãb Ž¡Û ¤å¡ß ¦ñ †¤Ô¢Ç ¤3¢Ü¤ya ë  

7󩁠a  æ뢊¨ç ó©Ü¤ç a ¤å¡ß a¦Ší©‹ ë ó©Û ¤3 È¤ua ë  

ô©Š¤ß a ó¬©Ï ¢é¤×¡Š¤( a ë ô©‰¤‹ a ¬©é¡2 ¤…¢†¤(¢a  

a6¦Šî©r ×  Ú Š¢×¤ˆ ã ë a=¦Šî©r ×  Ù z¡£j Ž¢ã ¤ó ×  

› a¦Šî©– 2 b ä¡2  o¤ä¢×  Ù £ã¡a  

 

kale rabbişrah liy sadriy ve yessir liy emriy

vahlül ukdeten min lisâniy yefkahu kavliy

vec’al liy veziyren min ehliy harune ehıy

üşdüd bihi ezriy ve eş­rikhü fiy emriy

key nüsebbihake kesiyren ve nezküreke kesiyren

inneke künte bina besıyren

 

dedi yarabbi Benim göğsüme genişlik ver.

Ve benim için işimi kolaylaştır.

Ve dilimden düğümü çöz sözümü iyice anlayabilsinler.

Ve bana ailemden bir vezir kıl. Kardeşim Harun’u.

Onunla arkamı kuvvetlendir Ve onu işimde ortak kıl.

Tâ ki, seni çokca tesbih edelim. Ve seni çokca zikreyleyelim.

Şüphe yok ki, sen bizi hakkiyle görücüsün.

 

Mûsâ (a.s) “Sadr” göğüs genişliğini talep ederken Efendimize ise, “elem neşrahleke sadreke” ayetindeki beyan-ı ilâhi ile kendisi ta-lep etmeden “biz senin sadr (göğsünü) daha baştan genişletmedik mi?” diye hitap etmektedir.

 

 

 

 

 

Hz.  P E Y G A M B E R E (s.a.v.)  O L A N

 

H İ T A B L A R

 

 

(İNŞİRAH Sûresi 94/1 - 8 )

 Ú ‰¤‹¡ë  Ù¤ä Ç b ä¤È ™ ë ë  Ú ‰¤† •  Ù Û ¤€ Š¤' ã ¤á Û a ›

 Ú Š¤×¡‡  Ù Û b ä¤È Ï ‰ ë  Ú Š¤è Ã  œ Ô¤ã a ô¬©ˆ  £Û a  

6a¦Š¤Ž¢í ¡Š¤Ž¢È¤Ûa  É ß   £æ¡a = a¦Š¤Ž¢í ¡Š¤Ž¢È¤Ûa  É ß   £æ¡b Ï  

› ¤k Ë¤‰b Ï  Ù¡£2 ‰ ó¨Û¡a ë ¤k –¤ãb Ï  o¤Ë Š Ï a ‡¡b Ï  

elem neşrah leke sadreke ve veda’na anke vizreke

elleziy enkada zahreke ve refa’na leke zikreke

feinne me’alusri yüsren inne me’alusri yüsren

feiza feragte fensab ve ilâ rabbike fergab

 

Senin için göğsünü açıp genişletmedik mi ve senden yükünü indirmedik mi?.

Öyle ki, senin sırtına pek ağırlık vermişti. Ve senin için şânını yükselttik.

Artık şüphe yok ki, çetinlikle beraber bir kolaylık vardır. Hakikaten her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Artık boş kaldın mı hemen çalış. Ve ancak Rab’bine yönel.

 

 

(ALAK Sûresi 96/1)

›7  Õ Ü  ô©ˆ  £Ûa  Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2 ¤a Š¤Ó¡a ›Q

ıkra’ bismi rabbikelleziy haleka

 

Oku  Rab’bin ismiyle O zât ki  halketmiştir

 

 

Hitablardaki farklılıklarla düşündürdükleri :

 

I9/8/I986  Salı günü Akşehir’de Nasrettin Hocayı türbesinde ziyaret.

      

Hoca der ki: “Gülmesini ve güldürmesini öğren.”

Burada bahsedilen “gülme” bizim anladığınız mânâdaki zahiri gül-me değil gerçek gülüş, yani kahkahası olmayan gülüştür ve ebedi gü-lüştür.

 

Akşehirden yola devam ile Konya’ya varış ziyaretler, gece Konyada kalış.

 

20/8/I986  Çarşamba Sabahı tekrar ziyaretler.   

 

Mevlâna’da

                 

       Aşıkı canan olan kande bulur kendini.

       Aşıkı Mevlâ olan kande bulur kendini.

       Kendini bul mâh ol, sonra ol şemsi taban.

       Daim Aşk oduna yan. Aşkla olur işler tamam.

       Ben Aşıkım dersen, sakın aldanma heman.

       Aşk benim adımdır benimle olur tamam.

 

               Aşkını ver, aşkımı al. Söyle duysun cümle cihan.

            Serden geçmedikçe serapa  bulunmaz Aşk.        

            Aşk ilaçtır her derde kendinden başka dermanı yok.

            Aşk’la aşk’ı iyi tanı, vardır onun iki yanı.

            Biri kendinle seversin. biri dahi kendinsiz.

            Çün anladın bunları tam, yok olur âlemde ham.

            Seversin cümleyi alırsın kâm, âlem böylece döner vesselâm.

 

       Sen Aşk nedir bilir misin? Kalmaz üçün ikisin.

         Yasindeki sırrı Sinin kendin’de bul kendinde.

 

 

Aynı gün  Hz. Şems’te

                 

       Ne istersin bu âlemde ALLAH’ından başka.

       Yapış o anladığına ilâhi Aşk’a.

       Gördüğün nedir? Allah’dan başka.

       Yol yoktur sarıl ilâhi Aşk’a

 

            Biz’ki âlemi seyran ettik hiç çekmedik cefa.

            Siz’ki kaldınız bir gece eylediniz bize eza.

 

            Biz’ki dosta can verdik her dem serapa.

               Siz’ki dost’u ard edip nefsinize ettiniz temennâ.

 

       Biz’ki ne han aradık ne hamam, dost için seyr ettik her an.

       Siz’ki nefsiniz için çıktınız seyrana, biraz da uğradınız bu garibana.

 

         Biz’ki Mevlânaya kul olup onu çektik kendine,

         Siz’ki nefsine kul olup, girdiniz nefis bendine.

 

            Biz’ki ne ar koyduk ne yar, ne ihvan ne de  ıyal,

            Siz’ki dosttan gayrı her şeyi eylediniz evlâdı ıyal.

 

  Kendinize dönün, kendinize dönün, 

kendinize dönün, kendinize,

   Hiç bir şeyden fayda yok hemen dönün kendinize.

 

Aynı gün Konya’dan haraketle Nevşehir üzerinden Hacı Bektaş’a va-sıl oluş, akşam üzeri olduğundan müzenin kapanmış olması dolayısıy­la gecenin orada geçirilmesi.                      

 

2I/8/I986 Perşembe sabah kalkış müzeyi ziyaret, her tarafı dolaş-mak, seyre değer güzel bir hava, çilehanede epey oturmak, Hacı Bektaş velinin türbesini ve diğerlerini ziyaret etmek.

 

Ve bir soru, “Sizdeki ve dervişlerdeki bu hâl nedir?”

Ve cevap,  [Genelde Hz. Peygamberden sonra insânlar beş ayrı ya-şam ve duygu yoluna girdiler. Bunlar dört halife ve Muaviye yaşantı-arıdır. Bunların içinde en zoru ise, Muaviye yaşantısıdır, fakat avam halk bunları anlayamaz. Efendimiz bu yaşantıların hepsine câmi idi, ondan sonra böyle bir toplayıcı o zamanda gelmeyeceğinden başa ge-çenlerin hepsi sadece kendi özelliklerini ortaya koydular. Böylece beş ayrı özellik ortaya çıktı, her birerlerini takib edenler birer gurup mey-dana getirdi böylece ayrılıklar oldu.

 

Biz Ehlibeyt sevgisini ve o sevgi ile Hakk’a yaklaşma yolunu yani Hz. Ali yolunu sevgi ve nefis ile mücadele yolunu getirdik, düşmanlık yolunu getirmedik fakat bizi sevenlerin aşırı sevgisi yüzünden ortaya düşman-lıklar çıktı bu işleri çok az kimse gerçeği ile anlayabildi. Genelde herkes kendine göre yorum yaptığından aşırı sevgi, aşırı düşmanlık doğurdu.

 

Beş yolun altıncısı ise, bütün bunları toplamaktır ve “Hakikat-i Mu-hammed-i” de budur ve gerçek ârifler bunlardır. Tabiiki her yolun yolcu-ları vardır ve olacaktır.

 

Bizim yolumuza kaynak Hz. Ali yaşantısıdır, biz bunu ortaya koyduk. Anlayan, hakikatine erdi huzur buldu anlamayan işin dışında kaldı.]

 

 

Balım Sulltan türbesinden bir dörtlük.

 

      Ser’tlikle bir şey hasıl olmaz ey püser.

      Ser’ttir bıçağın gamzesi bağrını keser.

      Ser’te ser feda olsun sana’dır ser.

      Ser’t olma aşıkların sana küser.

 

Kaygusuz Abdal’dan bir dörtlük.

 

      Aşk ile geldim cihane meskenem dağlar menem.

      Terk edip cümle sivayı mahremi tevhid menem.        

      Güş edince men aref esrarını mest olan ahkâr menem.

      Şöyle ikrar verdim ol dem Kaygusuz abdal menem.

 

Böylece Hacı Bektaş’tan aynı gün yola çıkıldı, akşam üzeri Ankara’ya vasıl olundu, Hacı Bayram Veli’yi ziyaret, türbe kapanmak üzere hemen kısa bir dua; türbe kapandı.

                   

Gece Ankarada kalış, Gençlik parkına gidiş, uçan arabalara biniş, müthiş değişik bir yaşantı, sanki sonsuzluğa düşüş ve çıkış. Gece çok sıcak, uyku yok, hayli yorgunuz, sabah erken kalkıp tekrar Hacı Bayra-ma geliş, fakat türbe açık değil dua ediş, dışarıdan oradaki yemci kadı-nın hâli, cuma akşamları orada velilerin toplanmaları, yemek yapmaları o kadına da vermeleri, karnının doyması, biraz daha konuştuktan sonra veda ederken arkamızdan beni de götürün götürün sizi çok sevdim, be-ni de alın götürün diyerek arkamızdan ağlayarak dua etmesi.

 

Hava sıcak hepimizde yorgunluk ve halsizlik var, seyahati kesmeğe karar vererek Tekirdağına doğru yola çıkıyoruz.  

 

22/8/1986 Cuma, uzun bir yolculuktan sonra akşam saat 21 sula-rında Tekirdağına vasıl oluyoruz. Yolcular Necdet, Erdinç, Nüket, Sebile, Saime ve Cem’di.                        

 

Hazretimiz N. Ardıç efendimizin gezi ve seyahatlerinin bir bölümü de bir defa Irak, iki defa da Suriye’ye özellikle de Bağdat, Şam, Necef gibi şehirlere olmuştur.  Onun bu seyahatlerinin amacı geçmiş ve yakın tarihin ilim, irfan, kültür merkezi durumunda olan bu yerlerde geçmişte yaşayıp da bu topraklarda can veren Halife, sahabe, seyyid, alîm, ârif ve velilerin kabirlerini görmek istiyordu.

 

Özellikle Necef’te Hz. Ali Efendimizin kabri, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in kabri, Bağdatta Abdülkâdir Geylâni, Cüneydi Bağdadi, Sırrı Sakati, Ahmeter Rufai, Şam’da da Muhyiddin-i Arabi, Bilâl-i Habeşi gibi ismini burada zikredemediğimiz birçok mânevi şahsiyetin  ziyaretçisi olmuştur. Kendileri zaman zaman “Mekke ve Medine’den sonra en çok görmeyi arzuladığım yerler buralarıydı,” diye ifade-lerde bulunuyordu...

 

Bağdat gezilerinde Gavsül Azam Abdülkâdir Geylâni Hazretlerini zi-yaretleri sırasında rûhaniyetine yöneldiğinde, “Kudret tecellisinin  za-hirdeki mazhariyetini gördüm. Şöhretinin çokluğu buradan kay-naklanıyor,” tecellisini belirttikten sonra; Şamda da Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin kabrini ziyaretleri sırasında rûhaniyetine yöneldiğinde “Beni kabrimde aramayın, ben eserlerimin satırlarının içindeki mânâlarda gizliyim,” tecellisinin kendisinde oluştuklarını beyan etti-ler.

 

Şam ziyaretlerinde görüştükleri zâtlardan birisi de Türk asıllı olup Nakşibendi meşrepli ve “Ebrar” evliyası diye nitelendirdiği “Hamdi Arabi” olmuştur. 

 

Hazretimize göre “Hamdi Arabi” İbrahimiyet velilerinden olup, sü-rekli sabır çeken fiili amellere çok dikkat eden birisidir.  Hamdi Arabi hiç aksatmadan 28 sene Şamdaki Emeviye câmiinde sabah namazını eda etmiştir. 

“Yaşlandığım için Allah (c.c.), benden sadece “lâ ilâhe illâllah” ve “Hu” zikrini çekmemi istedi,” diyen Hamdi Arabi bir rû’ yasını  görüşme esnasında hazretimize şöyle anlatır.

 

“Bir gece hastalığım dolayısıyla abdestsiz yattım. Uyuyunca rû’ya görmeye başladım. Rû’yamda beni bir çöp kamyonuna ge-tirip bunu götürüp Sibiryaya atın dediler.”

Bu rû’yayı görmesine abdestsiz yatmasına bağlıyor Hamdi Arabi...

 

Bu olayı bize nakleden Terzi Babam ise, bunun bir de irfaniyet yönü ile değerlendirilmesi gerektiğini  söylediler.

 

Kendilerinin gerek yurtiçi, gerekse yurtdışındaki bu seyahatleri es-nasında yazdığı çok sayıda şiir, yazı notları ve fotografları da mevcuttur.

 

 

Kıymetli Gönül Dostum,

Hazretimiz Necdet Ardıç beyin seyahatlerinden birisi de 1999 Ekim ayındaki Umre Haccı olmuştu.  Bu umre Haccının belirli bir bölümünde kendilerinin yanında bulunmam hasebiyle bu Umre ziyaretinde oluşan, birlikte yaşayıp şahit olduğum bazı varidatları sizlere “KÂ’BE NOTLA-RIM” şeklinde açıklamak istiyorum.

 

Bu notların oluşumuna geçmeden önce bir hususu açıklamakta yarar görüyorum. Terzi Babama intisab edip seyr-i sülûkumdaki yolum ilerle-yip genişledikçe, kendilerine yakınlaştıkça hep bir şeyi gönülden çok arzulamaya başlamıştım. 

O da şu idi:  “Allah’ım lûtfetsen de O’nunla bir de Mescid-i Ha-rem’de karşılaşıp, kendisini bir de haremde görüp tanıyabil-sem,” diye gönülden niyazda bulunuyordum. 

 

Aylar ve yıllar ilerledikçe içimdeki hasret de büyüyordu. Yaşam şart-larımızı düşündüğümde zaman ve mekân mefhumlarını düşündüğümde bunun yani kendisiyle birlikte Mekke’ye harame gitmenin neredeyse im-kânsız olduğunu  yaşadığım şartlar haber veriyordu. 1999 yılının başları idi ve gördüğüm bir zuhurat da şöyle idi:

 

“Kendimi Mekkede görüyorum Kâ’be’yi ziyarete gitmişim. Mescid-i Haremin dış kısımlarında (sonradan tesbit ettiğim) Melik Faht kapısının açıklarında düşünceli ve tatminsiz bir halde yürü-yorum. Buraya kadar geldim ancak Kâ’be’nin özünü bulamadım.  Acaba Kâ’be’nin özü nerede diye hem düşünüyor hem de yürü-yorum. Derken karşımda bir araba belirdi, 20-30 m. uzaklıkta karşımda durdu.  Kapısı açıldı, içinden Terzi Babam indiler.  Ken-dileri bana doğru dönüp  sağ elini ve avuç içini bana doğru uzat-tılar.  Ben de O’na doğru yürüyerek sağ elinin avuç içini öptüm.  Sonra gönlümde bir huzur ve tatmin hasıl oldu.  İşte Kâ’be’nin  özünü buldum düşünceleri bende hasıl oldu.

 

Daha sonra beni arabaya aldılar. Arabanın içinde tanıdık yüz-lerden Nüket Anne, Târık Bey ve eşi ile o anda tanıyamadığım iki hanım daha vardı.  Yolculuk sona erdi. Kendimi bir anda Annem ve Babamların yanında buldum, tüm aile fertleriyle yemek yeni-yordu.  Ben de kendilerine Umre’den geldim diyorum.”

 

Aradan belirli bir süre geçince diğer zuhuratlarımla birlikte bu rû’yayı da Terzi Babam’a anlattığımda, “görevli olarak Hacca gitmek için müracaat et bakalım Hak ne gösterecek,” dediler.

 

İlerki günlerde Hac görevlendirme sınavına girip kazanmıştım.  Hac görevlisi olarak bir sonraki yılın görevlisi olmuştum.  Normalde haftalık izin günlerimi iyi değerlendirmek amacıyla  hazretimizi ziyaret ederek geçiriyordum. Yine böyle bir ziyaret gününde, kendileri yakında Umre’ ye gitme kararı aldıklarını bana bildirdiler. Ancak benim kendileriyle gidebilmem mümkün değildi. Ben ancak Hac mevsiminde gidebilecek-tim. 

Hazretimiz ve eşi Nüket Hanım Validemiz ve  ihvandan bazı kişilerle artık gidiş için hazırlıklarını yaparlarken ben de hac hazırlık dönemi için seminere katılmak üzere Konya’ya çağırılmıştım. 

 

Seminere katıldığım ilk günün sabahında Konya’da şöyle bir hadise yaşadım. Seminer Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen yaklaşık 200 kişinin katılımıyla oluyordu. Seminer başlayacağı anda çağrılmama rağ-men isim listesinde ismim yoktu. Bunun düzeltilmesi için ilgililerle gö-rüştüm. Onların da tüm çabalarına rağmen Ankara ve Tekirdağ ile telefon ve faks görüşmelerine rağmen bu durum bir türlü düzeltilemedi ve en sonunda şu anda rahmetli olan daire başkanı Avni Kurt bana Te-kirdağa dönmemi ve gerekirse sonraki seminere çağrılacağımı söy-lediler.

“Her işte hayır vardır,” deyip oradan ayrıldık. Tekirdağa geri dön-düm. 

 

Aradan geçen birkaç haftalık zaman sonra da Terzi Babamları Umre için önce Medineye gitmeleri için uğurladık. Kendileri ihvandan bazı ar-kadaşların katılımlarıyla önce Medinede bir süre kalıp daha sonra da Mekke’ye geçtiler. 

 

Ancak onlar Mekke’de iken bir gün evimin telefonu çaldı. Ankara’dan başkanlıktan arıyorlardı. Bursa kafilesini Umre’ye götürmek üzere gö-revlendirildiğimi ve acil olarak çıkış işlemleri için Ankara’ya davet ettiler. Bu haberle birden şaşırmış heyecanlanmış, adeta elim ayağıma dolaş-mıştı. 

Çok istediğim, arzuladığım Terzi Babam ile Mekke’de görüşebi-lecek miydim?...

Bunun için de bizim kafilemizin önce Mekke’ye gitmesi gerekiyo-rdu. Zira Medine’ye gidersek Mekke’ye geçene kadar onlar Türkiye’ye dönmüş oluyorlardı.

Ankaradan aldığım kafile plânlarında “önce Mekke” diyordu.  Artık gerekli hazırlıkları yapıp ihrama girip Mekke’ye doğru heyecanlı bir yol-culuğa çıkmıştık. 

 

İlk defa Mekke ile... Kâ’be ile... Harem ile... tanışacaktım.

Mekke’nin mükerrem havasında Terzi Babam ile buluşabilecek miydim?....

 

Bu duygular içinde önce Cidde’ye indik, ardından da kafile ile Mek-ke’ye geldik.  Vakit sabah namazına çok yakındı.  Hareme çok yakın olan otelimize eşyalarımızı yerleştirip gerekli resmi işlemlerimizi bitirip Mescid-i Hareme doğru yürüdük.

                                     

        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

K Â’ B E   N O T L A R I M

 

Hareme girdiğimde sabah namazı kılınıyordu, hemen Kâ’be-i Şe-rifi ilk görüşümde “Allah’ım varlığınla varlığımı özünle özümü kuşat zâtî tecellini nasib et, ‘esmâ-i ilâhiyye’nin ve ‘hüvallahüllezi’nin tahakkukunu göster,” diye dua ediş... 

 

Sabah namazını eda ettikten sonra ihramda olduğumuz için tavaf, say, traş gibi umre vecibelerini yerine getirip ihramdan çıktığımızda öğle vakti olmuştu. 

Ne olduğunu anlayamadan buraya gelmiş kendimi haremin içinde bulmuştum.  Öğlen namazını da eda ettikten sonra artık Terzi Babamı arayıp bulmam gerektiğini düşünüyor, etrafa bakıyor, onbinlerce insâ-nın içinde ve herkesin beyazlar giydiği bir büyük mekânda bunun nere-deyse imkânsız olduğunu düşünüyordum. 

 

Belirli bir süre hep etrafa bakarak nasıl bulabileceğimi araştırdım. Altınoluğun karşılarında haremin iç kesimlerinde bulunduğum yerde bir süre tefekküre daldım. Hazretimizin bir sohbeti gözümün önünden bir şerit gibi geçiyordu. 

 

O sohbette kendileri Kâ’be-i Şerifi anlatırken “Hacer’ül Esved”in olduğu köşeyi zât köşesi olarak anlatıp önemi üzerinde duruyorlardı. İşte fikriyatıma akseden o andaki bu sohbet bilgisinin ışığında “tamam  buldum işte,” diyerek ve hiç de tereddüt etmeden “Hacer’ül Esved”e doğru yürümeye başladım.  Emin adımlarla hem yürüyor, hem de Tezi Babam’ın “beni Hacer’ül Esved’in karşısında bulacaksın,” sözleri kulağıma fısıldanıyordu.

 

Epey yürüyerek çizginin tam karşısında müezzinlik mahfilinin altına doğru gelmiştim. Mahfilin altına göz gezdirdiğimde Terzi Babamla göz göze geldim. Kendileri çevresindekiler ile sohbet etmekteydi. Yanına gidip elini öptüğümde artık rahatlamış sakinlik ve sükûnete ermiştim. Sanki haremin içinde Hareme girmiştim, ki buna “haremeyn” de diyebiliriz. 

 

Bundan sonra yaklaşık 8 günümüz birlikte geçecekti. O, haremin sahibi ben de onun misafiri gibiydim.  Müezzinlik mahfilinin altı da sohbet mekânımız olmuştu.

 

Terzi Babamı Haremde nasıl bulduğumu anlattım.

 

Peki! O’nu “harem”de nasıl gördüm?...

O’nu ilk gördüğümde, yani yaklaşıp konuşmaya başladığımda üze-rinde çok yoğunlaşmış bir nûraniyet vardı. Adeta bedensiz gibiydi.  Lâtif bir yapısı vardı.  O’nu hiç öyle görmemiştim diyebilirim...

 

Kâ’be günlerimde kendisiyle sanki canlı bir Hac tatbikatı başlamıştı. O’nun yanında sanki Mescid-i Haremin içinde bir asansör içinde yolculuk hâlindeydik.

Burada sadece “Allah” var başka bir şeyin varlığı da yok. Zâtî tecelli her tarafı o kadar yoğun kuşatmıştı, ki bu hava içerisinde birlikte haremi bana gezdiriyor, aynı zamanda sohbet ile de gördüklerimizi tanı-tıyordu. 

 

“Metaf”ı (tavaf yerini) göstererek, ® burası TEVHİD-İ EF’ÂL...

bir üst bölüm, ®  burası TEVHİD-İ ESMÂ...

bir üstte duran ®  ihtişamlı duruşuyla TEVHİD-İ SIFAT...

ve en üst bölümde ® sonsuzluğa açılan TEVHİD-İ ZÂT...

ve ortada ® kendini seyreden İNSÂN-I KÂMİL...

Kısaca 18 bin âlemin, haremdeki varlığını, mevcudiyetini izah ediyordu. 

 

Bu izahlardan sonra herşey bana o kadar yakıyn geliyor, ki bunları seyr-i sülûkumuzda gördüklerimizi tatbikat ile görme yeridir. “Hakkal yakiyn olarak tanıma yeridir,” diyordu.

 

Ertesi gün günlerden Cuma...

Hazretimizin genel görüntüsü tefekkür ve kendine dönük ağırlıklı... 

 

Cuma saatlerinde yine mahfilin altında ve namaz için aynı saflarda-yım.

“Öyle bir hâl yaşıyorum ki kalemle ve sözle anlatamıyorum. Adeta göğsümün yarıldığını  hissediyorum.  Bir nûr ki bütün varlığı kuşatıyor.”

 

Yine bir namaz sonrası mahfilin altındayız.

Kendisine soruyorum: 

“Efendim bu sıcak nedendir? Neyin ifadesidir?”

 

C. “Sıcak ilâhi muhabbet; soğuk da muhabbetsizliğin ifadesi-dir.  Gönül Kâ’be’sine girişin yolu da bu sıcaktan geçer, ama hep sıcakta kalınmaz, o zaman bir şeyin farkına varamazsın.  Zaman zaman çıkıp tekrar girmek lâzım.  Çıkınca da soğukta değil de o sıcaklıkla soğukta yaşayabilmek gerekir.”

 

Tekrar soruyorum,

“Burada niçin herkes beyaz giyer?”

 

C. “Siyah örtü, Ahadiyyetin – â’maiyyetin örtüsü, beyaz ise, Hakkın insândaki örtüsüdür. Beyaz oluşu renksizliktir. Her renge giriştir. İhramdan çıkma da renksizlikten renge, her renge giriş-tir,” diyerek açıkladılar.

 

Terzi Babam genelde ibadet saatlerinin dışında tefekkür ağırlıklı ol-duğu için burada şiir yazıları ve Kâ’be-i Şerifin bâtınî krokisini çizimle ilgili çalışmalar yapıyordu.

 

Mekkenin Mükerrem havasına alışmış ancak Hazretimizin de gün-leri yavaş yavaş azalıyordu. Kendileriyle bir kaç gün daha beraber ola-cak daha sonra dönmeleri gerekiyordu.

 

Kâ’be-i Şerifi birlikte seyrediyoruz. Eliyle Kâ’be’nin üzerini işaret edip havada uçuşan kuşları gösteriyor. Kuşların hepsi sürüler hâlinde haremin metaf alanının üzerinde uçuşuyor. Tam Kâ’be’nin üzerine gel-diklerinde ise gizli bir el onlara dokunurcasına yandan uçup gidiyorlar.

 

Ardından Terzi Babam Mescid-i Haremi tüm özellikleriyle anlatan ve haremin bu gizemli atmosferinde yazdığı “Nedir Dediler” adlı şiirini çıkarıyor ve okumamı söylüyor.

Şiiri okuyorum... hani “kelâmın bittiği yerde derler ya...” o hâli alıp bir süre sessiz kalıp hayranlığımı ifade ediyorum.

 

İşte okuduğum o şiir     

 

N E D İ R    D E D İ L E R

 

Ziyaretin nedir? Dediler.   - - - - -  ®   Tafsilde aramaktır, dedim.

Mekke’n nedir? Dediler.    - - - - -  ®   Zâtî tecellimin şerhidir, dedim.

Harem’in nedir? Dediler.     - - - -  ®   Zâtımın şerhidir, dedim.

Zem zem’in nedir? Dediler. - - - - ®   Bâtıni pınarımdır, dedim.

Tavaf yerin nedir? Dediler.  - - - -  ®   Ef’âl âlemimdir, dedim.

Direklerin nedir? Dediler.    - - - -  ®   Sıfat, Esmâ, Ef’âl tecellilerimdir,

                                                                                                            dedim.

Birinci sıra direklerin nedir?  - - - ®   104 kitap, 99 esmâ tecellilerimdir,

                                       Dediler.                                                         dedim.

Arka direklerin nedir? Dediler. - -  ®   Esmâ tecellilerimin tafsilidir,

                                                                                                            dedim.

İkinci katın nedir? Dediler.      - -   ®   Sıfat tecellilerimin tafsilidir,

                                                                                                            dedim.

Terasın nedir? Dediler.     - - - - -  ®   Ulûhiyyet tecellilerin tafsilidir,

                                                                                                            dedim.         

Kâ’ben nedir? Dediler.   - - - - - -   ®   Zâtî tecellimin cem-i’dir, dedim.

Tavaf nedir? Dediler.      - - - - - - -     ®     Zâtıma gelen yoldur, dedim.           

Birinci dönüşüm nedir? Dediler.  -       ®     Hayat sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim.

İkinci dönüşüm nedir? Dediler.   - ®   İlim sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim. 

Üçüncü dönüşüm nedir? Dediler. -      ®     İrade sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim.

Dördüncü dönüşüm nedir? Dediler. ® Kudret sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim.

Beşinci dönüşüm nedir? Dediler. - ®   Kelâm sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim.

Altıncı dönüşüm nedir? Dediler.  -       ®     Semi sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim.

Yedinci dönüşüm nedir? Dediler. - ®   Basar sıfatımın kazanılmasıdır,

                                                                                                         dedim.

Hacer’ül Esved  nedir? Dediler.    - ®   Zâtımdan ef’âl âlemine

                                                                              bakan gözümdür, dedim.

İlk selâmın nedir? Dediler.  - - - -  ®   Hakikatime giriştir, dedim.

İkinci selâmın nedir? Dediler.  - - ®   Mârifetime giriştir,

                                                                        Zâtımı selâmlamaktır, dedim.

Siyah çizgi nedir? Dediler.   - - - -  ®   Ulûhiyyete gidiş, sıratullahtır,

                                                                                                         dedim.

Birinci köşen “Rükn-ü Iraki” nedir?

                                          Dediler.   ®   Umumi şeriatımdır, dedim.

İkinci köşen “Rükn-ü Şami” nedir?

                                          Dediler.   ®   Gerçek tarîkatımdır, dedim.

Üçüncü köşen “Rükn-ü Yemâni” nedir?

                                          Dediler.   ®   Gerçek hakikatimdir, dedim.

Dördüncü köşen “Rükn-ü hacer’ül Esved”

                           nedir?   Dediler.     ®   Gerçek mârifetimdir, dedim.

Altın oluğun nedir? Dediler.    - - - ®   Rahmetimin şeriat ve tarîkat

                                                                           ehline aktığı yerdir, dedim.

Tavaf niçin soldan döner?     - - -  ®   Sağ akl-ı kül’üm’dür,

                                          Dediler.                     herşeyi ihata eder, dedim.

Ya örtün nedir? Dediler.    - - -  -   ®   Ahadiyyetimin gizlenmesidir,

                                                                                                            dedim.

Ya kapın nedir? Dediler.    - - - - - ®   Zâtımın girişidir, dedim.

Ya içinde ne vardır? Dediler.  - - - ®    Üç direk, ilmel, aynel,

                                                                              hakkal yakıyndır, dedim.

Hicr’in nedir? Dediler.    - - - - - -  ®   Zâtımın açık yanıdır, dedim.

Hatimin nedir? Dediler.     - - - - - ®   Şeriat, tarîkat mertebesinde

                                                                                          sınırımdır, dedim.

Makam-ı İbrahim’in nedir? - - -    ®   Dostluk (hullet) mertebemdir,

                                    Dediler.                                                            dedim.

Enin niye onbir metre? Dediler.  -  ®   Biri sen biri de benim, dedim.

Boyun niye oniki metre? Dediler.  ®   Zâtıma gelen mertebelerimdir,

                                                                                                            dedim.

Yüksekliğin niye onüç metre?  - - ®   Rasûlümün şifresidir, dedim.

                                       Dediler. 

Çocuk sesleri niye? Dediler.      - - ®   İsmail’in o günden yankısıdır,

                                                                                                         dedim.

Mültezem’in nedir? Dediler.    - - - ®   Kapının yanıdır, bekleme yeridir,

                                                                                                         dedim.

Dokuz minaren nedir? Dediler.  - -      ®     Dördü :

                                                               Şeriat, tarîkat, hakikat, mârifet:           

                                                               Beşi : Hazerat-ı Hamsedir, dedim.

İki şerefelerin nedir? Dediler.   - - ®   Zahir ve bâtın davetimdir, dedim.

Dış kapıların nedir? Dediler.   - - - ®   Ulül el bab’larımın giriş yerleridir,

                                                                                                         dedim.

Say’ın nedir? Dediler.       - - - - -  ®   Zâtıma gelen yoldur,

                                                                           zaman tünelidir,

                                                                           dostu aramaktır, dedim.

Safa’n nedir? Dediler.         - - - -   ®   Akl-ı küllün zuhurudur, dedim.

Merve’n nedir? Dediler.     - - - - - ®   Nefs-i küllün zuhurudur, dedim.

Birinci gidiş nedir? Dediler.   - - -   ®   Akl-ı külden nefs-i külle

                                                                                 nüzûldür (iniştir) dedim.

Geriye dönüş nedir? Dediler.   - -   ®   Nefs-i külden akl-ı külle

                                                                                 urucdur (çıkıştır) dedim.

Üçüncü yürüyüş nedir? Dediler. - -     ®     İbrahimiyet tevhidime ulaşmaktır,

                                                                                                            dedim.

Dördüncü yürüyüş nedir? Dediler.       ®                                            Mûseviyet tenzihime ulaşmaktır,

                                                                                                            dedim.

Beşinci yürüyüş nedir? Dediler.   - ®   İseviyet teşbihime ulaşmaktır,

                                                                                                            dedim.

Altıncı yürüyüş nedir? Dediler.  - -      ®     Habibimin gerçek tevhidine

                                                                                          ulaşmaktır, dedim.

Yedinci yürüyüş nedir? Dediler.   - ®   Zâtımla, halkımın arasına

                                                                                             girmektir, dedim.

Saç kesmek nedir? Dediler.   - - -  ®   Beşeri fiillerimi kesmektir, dedim.

İhram nedir? Dediler.    - - - - - -        ®     İnsândaki örtümdür, dedim.

Neden beyazdır? Dediler.     - - - - ®   Renksiz olmak içindir, dedim.

Rıda’n nedir? Dediler.    - - - - - -   ®   Azametimdir, dedim.

İzar’ın nedir? Dediler.    - - - - - -        ®     Kibriyamdır, dedim.

İhramdan çıkmak nedir? Dediler.   ®   Renklere boyanmak içindir, dedim.

Omuz açmak nedir? Dediler.  - - -  ®   Kudretimi göstermektir, dedim.

Hervele yapmak nedir? Dediler.  -  ®   Azametimi göstermektir, dedim.

Hacc’ın nedir? Dediler.     - - - - -  ®   Hakikatimde cemâlimi seyrdir,

                                                                                                         dedim.

Umren nedir? Dediler.   - - - - - -   ®  Hakikat-i Muhammedi’de

                                                                              habibimi seyrdir, dedim.

Vedan nedir? Dediler.   - - - - - -    ®  İzafidir, birlikte olanın

                                                                              vedası olmaz, dedim.

 

Bunları soran kim? Dediler.     - -   ®   Soran da söyleyen de benim,

                                                                                                         dedim.

Peki tavaf edenler kim? Dediler.    ®   Hepsi sûretlerimdir, dedim.

Kapıların niye doksanbeş? - - - - ®   Biri “star” (yıldız) kapısıdır.

                                          Dediler.         Diğerlerinin toplamı onüç eder,

                                                               o da habibimin şifresidir,  

                                                               ondan habersiz girilmez, dedim.

 

 

                                                                              29/10/1999 Cuma

                                                                                                            (Mekke-Kâ’be)

                                                                                       Terzi Baba

                    

 

 

- Efendim, Haremdeki her şeyi açıklamışsınız.

 

C.  “Evet bu haremde artık bize gizli birşey kalmadı,” diyor.

 

Tekrar elimdeki şiiri göstererek

“Bu beyanlarla hareminizi herkese açmış olmadınız mı efen-dim?”

 

C.  “Bu açık olduğu anlamına gelmez. Anlayan anlar, İhram-sız olana yine kapalıyım,” ifadeleriyle cevap verdiler.

 

- Ben tekrar devamla okuduğum bu şiiri kastederek,

“Efendim Hz. Peygamber (s.a.v) Arafatta Veda Haccı sırasın-da “el yevme ekmeltü,” meâlen “Bugün sizin için artık dininizi tamamladım” âyetini okuyup, kendilerine bunun dinin kemâlâtı gibi ol-duğunu belirttiğim de;

 

C.  “Evet, onun gibidir,” cevabını verdiler. 

 

Bu cevabı alınca hemen Hz. Peygamberimizin bu hutbeyi irad ettik-ten 80 gün sonra vefat ettiği hatırıma geldi.  Acaba artık Terzi Babam da mı vefat edecek şeklinde de düşünmeye başlamıştım. 

Ardından da Hz. Peygamberimizin vefat haberini alan Ebu Bekir Efendimizin “Muhammed öldü ancak Allah bakidir,” sözü aklıma geldi. 

 

Bu zaman diliminde kendilerinin en önemli çalışmalarından biri de Kâ’be-i Şerifin bâtıni krokisini özellikleriyle birlikte çizip takdim etme-leri olmuştur. 

 

Aşağıda çizilmiş olarak görülen Kâ’be-i Şerifin krokisinde yer alan husus ve hakikatler, O’nun bu umre ziyaretinden getirdiği en büyük Mi’rac hediyesi hükmündedir. 

           

 

 

 

 

Daha önceki yıllarda, kendisini yeni tanıdığım dönemlerde Hazreti-mizin bir rû’yasını kendisinden şöyle dinlemiştim.

RÛ’YA : 

“Hacca gitmişim, Kâ’be-i Şerifin içindeyim fakat başka hiç kimse yok.  İçerisi yani bulunduğum yer bomboş.  Bütün hacılar tavafı Kâ’be’nin dışından yapmaktalar ve tavafın tersi istikâme-tinde yapmaktalar. Say yerindeki bazı camlar gibi süslemeli de-mir parmaklıklı gibi camların ortasında dışarıdan tafav edenleri görüyorum. 

Umre ile Fetih kapısı arasındayım.  Burada özel yapılmış ha-remin gizli bir kapısı var. O kapı o kadar değişik yapılmış, ki de-mir oymalı şekillerin arasından açılabilen kapı kapanınca kapı olduğu anlaşılamıyor. Cam süslemeli gibi duruyor.  Ben o kapı-nın iç tarafında duruyorum. Tanıdık ve aşina birisi geçerse  içeri-ye alayım diye orada bekliyorum.  O kapı bize aitmiş, özel olarak verilmiş.  Ancak dışarıda içerideki tavafın tersi yönünde  tavaf yapılıyor ve harem duvarlarının dışında bu tavaf yapılıyor.”

 

Bu zuhuratı daha önceden de biliyordum.  Sanırım o esnada ikimiz de aynı şeyi hissetmiş olsak, ki Hazretimiz bu zuhuratı hatırlatıp “ka-pıyı arayalım” dediler.

 

Birlikte haremin kapılarını tek tek saydık. Kapı sayısı 94, bir de star (yıldız) kapısı mevcuttu.  Yaptığımız bu araştırma neticelerinde Fetih ile Umre kapıları (45 ile 62) arasında yer alan kapalı kısımda olup  dışarı-dan bakıldığında haremin her katına çıkış imkânı sağlayan Kehribariy-ye Şami 53 nolu kapının olduğunu müşahâde ettik.  Burada gönlümüz de gözümüz de bunu doğrulamıştır.  Kısacası bu zuhuratı tabir etmiştik.

 

Hazretimle M Haremde olan beraberliğimizin artık yavaş yavaş so-nuna geliyorduk. O Nüket Hanım Validemiz ve ihvandan diğer iki ha-nımla birlikte Türkiyeye dönecek biz de birkaç gün sonra Medineye gidecektik. Ertesi gün döneceği için son akşamlarındaki “veda tavafı-nı”  hep birlikte yaptık.  Ertesi sabah namazda mahfilin altında  buluşup onları yolcu edecektim.

 

SON SABAH :  Namazı eda etmek için mahfilin altına gelmiştim.  Kendisi bir ön safta, bense biraz arka saflarda namazlarımızı kılmıştık.  Namazlar bitti.  Otele doğru yerimizden kalkmıştık ki 2-3 adım atıldı.  Bir kişi Terzi Babam ile Mûsâfaha yaptı, sarıldı, kulağına birşeyler fısıldadı.

 

Peki kimdi bu kişi?  Boyu, yüzü, endamı tıpkı Terzi Baba gibi olan, ona çok benzeyen birisi idi. Ardından bizlerle de Mûsâhafa yaptı.  Biz-ler yolumuza devam ettik. Nüket Hanım validemizi de alıp yavaş yavaş ilerleyerek son kez de selâmlayarak haremden ayrıldık. 

 

Bu esnada Harem’i ayrılıktan olsa gerek, bir hüzün kapladı.  Dü-şünceli ve durgun adımlar bizi Vahid otele getiriyordu.  Kısa bir koş-turmacadan sonra eşyaları arabaya yüklüyoruz. 

 

Vedalaşma anında “birlikte olanın ayrılığı olmaz, sen daima Rabbınla olduktan sonra gerisi kolay,” sözleriyle de bize teselli ikram ederek onları Türkiye’ye doğru uğurlarken bizim de rû’yamız böy-lece tabir edilmiş  oldu. 

 

Bizler Medineye geçtiğimizde ise, zaman zaman yaklaşık 4-5 defa değişik yerlerde ve zamanda  O kişiyi tekrar gördüm.  Terzi Babama o kadar çok benziyordu, ki ilk görüşünde hemen “aa... Terzi Baba” di-yeceğim esnada..., benzediğini düşünüyorum.  Özellikle fiziki görünümü o kadar benziyor, ki sadece sakalları biraz daha ak... hatta benzemek sözü bile bu gerçeği ifade edemiyor.  

 

Medinedeki günlerimiz sağlık ve sıhhat içerisinde sona erip Türkiye’ ye döndüğümüzde ertesi gün Terzi Babamı ziyarete gittim.  Kendileriyle bir müddet sohbet yaptıktan sonra şöyle dediler: 

“Mekkede mahfilin altında ayrıldığımız son sabahı hatırladın mı?” 

Ben de “evet” dedim. 

“Orada bana benzeyen biriyle namazdan sonra görüşmüştük ya, o Hızır (a.s.) idi,” dediler.  “Bizi ve umremizi tebrik  ve takdir etti,” dediler. 

 

Daha sonra bu olayı tekrar tekrar düşünmeye çalıştım. Hızır (a.s.) ın öyle bir fizik yapısı vardı ki, daha çok lâtif gözüken, ama letâfetle kesa-fetin iç içe olduğu bir sûreti vardı. 

Hazretimizdeki ilmi düşünce ve ahlâkı çıkarıp, bir sûret oluştur-sanız, bu yani Hızır (a.s.) aynısı ortaya çıkar.  Dolayısıyla görmüş ol-duğum o sûret de, Terzi Babamdan başkası değildi.

 

Harem-i Şerif’te mahfilin altında benim de tanık olduğum Hızır (a.s.) ile görüşmelerinin haricinde bu tarihten 2 yıl sonra da ikinci umre ziya-retleri esnasında ihvandan olan F. D. adlı bir hanım kardeşimiz de  Ha-rem-i Şerif’te bir namaz esnasında yakaza hâlinde Terzi Babam ile Hızır (a.s.) ı müşahâde etmişlerdir. (*)

 

Efendi Babamlar Türkiyeye geldiklerinde evlerine girince de bir süp-rizle de karşılaşıyorlar.  Şöyleki kendileri Umrede iken oğulları evin halı-larını değiştirip yeni halılar almak sûretiyle onları karşılamak isterler.  Aldıkları halılar da evin ilgili bölümlerine serilmiştir. 

 

 

(*) Not : Bu tecellinin beyanı “Ne Dediler” bölümünde gelecektir. Böylece bir zahir bir batın olarak iki defa Hızır (a.s.) a mülâki ol-muşladır.

 

Kendileri evin içine girdikleri esnada ise, gördüğü halılar karşısında  hayretini gizleyemez. Çünkü halıların üzerindeki dekor ve işaretler  Efendi Babamızın Umrede iken Kâ’be-i Şerif ile ilgili olarak yaptığı, çiz-diği şekil ve çalışmayı gösteriyordu.

 

Buradan da şunu anlamamız gerekiyor, ki bu hadise de Cenâb-ı Hakk’ın bir lütûf ve tecellisidir. Adeta Haremdeki çalışmalarının bir tasti-kidir. Haremi Şerif ondan ayrılmayı istememiş olsa gerek ki,  gelip evinde misafir edilmiş.

 

Sonuç olarak Umre ziyaretimle ilgili şunu diyebilirim. Çok açık olarak şunu anladım ki, kişi oralara gitmekle hacı olmuyor. Daha önce seyri sülûkunda Allah’ın beytini KÂ’BE’yi tavafı öğreniyor ve yaşıyor. O öğ-rendiklerine ise, burada haremde mühür vurduruyor. Ayrıca irfaniyetin değerini vahdet ve tasavvuf eğitiminin ve bunları bize bahşeden pirimi-zin büyük bir nimet olduğunu  idrak ettim. Orada o zaman diliminde  kendisinin yanında bulunmamın onun himmetiyle olduğuna da hiç şüp-he etmedim.  Bu hâlime de şükür ettim.

 

                                                                                    29.11.1999

                                                                                          Mekke

                                                                                          Ç. H. U.            

 

Bu son sabah halini bir şiiriyle de belirtmiştir.

 

Berat Günü

23/11/2000

S O N  S A B A H

 

                        Dolmuş süre, namaz sondu,

                        Son sabah, son secdeydi.

                        Mahfel altında o sabah,

                        Yerimiz ön sıradaydı.

 

                                             Biraz buruk, biraz hoşluk,

                                             Son defa bakıp Kâ’be’ye,

                                             Etrafında nasıl koştuk

                                             Bu ilâhi abideye.

 

                        Yavaşça kalktım yerimden,

                        Geriye doğru çıkarak,

                        Üzgündüm kederimden,

                        Tekrar Beyte bakarak.

 

                                             Aklımdan geçti günler,

                                             Misafir etti bizleri,

                                             Gönlüme doldu hüzünler,

                                             Varlığımda hep izleri.

 

                        Bu hislerle ayrılırken,

                        Yavaşça geriye doğru.

                        Muhabbetle savrulurken ben,

                        Herkes yoluna doğru.

 

                                             Döndüm ben de arkaya,

                                             Otele gitmek için.

                                             Baktım biraz ilerde,

                                             Beklemekte bir kişi.

 

                        Önüne geldiğimde,

                        Uzattı elin bana.

                        Elini sıktığımda

                        Öptüm yanağından da.

 

                                             Bana benzettim onu,

                                             Sakalları biraz ak.

                                             Çok uygundu hem boyu,

                                             Ne iştir şu işe bak.

 

                        Yavaşça kulağıma,

                        Fısıldadı bir şeyler.

                        Gitti acayibime,

                        Nasıl olur bu işler.

 

                                             Medine günlerinde

                                             İleri muhabbetten,

                                             Mekke günlerinde

                                             İleri mârifetten.

 

                        Yorulmuştum bir hayli,

                        Bana ondan bahsetti.

                        Nasıl bildi bu hâli,

                        İspati bana yetti.

 

                                             Teşekkür edip kendine,

                                             Razı olsun dedim Allah.

                                             Ben dönerken kendime,

                                             Neler lûtfetti Allah.

 

                        Kısa görüşmeden sonra,

                        Devam ettim yoluma.

                        Tecelliler vardı orda,

                        Bakmadım sağ soluma.

 

                                             Anladım gördüğüm kimse,

                                             Orada hazırdı, Hızır’dı.

                                             Buldu beni nasılsa,

                                             Son günün ikramıydı.

 

                                Devam ederken yoluma,

                        Düşünürken hadiseyi.

                        Hak oyun yaptı kuluna.

                        Doldurdu tüm kâseyi.

 

                                             Anladım ki o zaman,

                                             O aynı anda ben idim.

                                             Böyle gösterdi Mevlâ,

                                             Tecelli oldu tamam.

 

                        Dördüncü ziyaretim,

                        Mârifetullah mertebesi.

                        Birçok sırlar hallettim,

                        Hakk’ın lûtfu ilâhisi

 

                                             Hep velilik nişanesi,

                                             Oldu Hak’tan çok lütûf.

                                             Mamur oldu hanesi,

                                             Günlerimiz geçti lâtif

 

Kendileri 2001 yılında bir kez daha Umreye gittiler.  Bir ay süren Umre günlerinde ise,  “Kelime-i Tevhid” adlı eserlerinin önemli bir bö-lümünü “Harameyn”de yazdılar.  (Mekke ve Medine)

 

Yine 2001 yılının bahar aylarında kendilerine yapılan davetler üzeri-ne batıya, Almanya ve Fransaya gittiler. Burada çok merak ettikleri Ey-fel ve Şanzelizeyi de görme imkânı buldular.

 

  17/09 – 14/10/2004 tarihleri arasında “Haremeyn-i” altıncı ve üçüncü Umre ziyaretlerinde birçok husûsi hallerin oluşumundan sonra da, daha evvelce görmüş oldukları bir zuhuratın Umre boyunca gerçek mânâda yaşandığını ifade etmişlerdir.

(Bu zuhurat kitap içinde anlatılmıştır.)

 

Hazretimizin bu ziyaretlerinde yanında dostlarından ve ihvan kar-deşlerimizden bir gurup da vardı. Otellerin bulunduğu yön, “Bab-ı Umre” ile “Bab-ı  Fetih” arasında imiş ve o istikametten yani 53 üncü kapıdan ve çevresinden devamlı olarak girip, çıkmışlar. Bu ziyaretin bir özelliği de iki oğullarıyla da birlikte orada olmalarıydı.

Zahir ve batın, lâtif ve kesif irfaniyet ve muhabetin hep birlikte bu umrede de yaşandığını ifade etmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu bölümde sizlere Terzi Babam’ın kısa dörtlükler halinde 1998 yı-lında yazmış olduğu Suriye ve Irak gezi notlarını sunmak istiyorum. 

 

 

24/06/1998 yolda

 

M E Y D Â N E   G E L

 

 

                   Bir yolculuğa çıktık da baştan,

                   İsterse gönlün olsun taştan,

                   Geri kalmasın gözün yaştan,

                   Haydi yürü meydâne gel.

 

                                         Gariptir erlik sanma kolay,

                                         İlim oku dolay dolay,

                                         Gönlünü parlat kalay kalay,

                                         Haydi yürü çalışmaya gel.

 

                   Seyrandasin eyle sefer,

                   Gönlüne koymayasın keder,

                   Ömrün sonu olmasın heder,

                   Haydi yürü seyrâne gel.

 

                                         İnce işler eylemiş eller,

                                         Yerlerinde esiyor yeller,

                                         Gönlünde hep açsın güller,

                                         Haydi yürü nakkaşe gel.

 

                   Uzaklarda kaldın neden,

                   Yakında elden gider bu ten,

                   Yok olursun bilmeden sen,

                   Haydi yürü kendine gel.

 

                                         Pak eyle gönlünü bir dem,

                                         Olmayasın nefsine yem,

                                         Çalış gayret eyle de hem,

                                         Haydi yürü gönlüne gel.

 

                        “Levlâke levlâk” dedi Hakk,

                   Bu hitaba çok iyi bak,

                   Başına kerramnâyı tak,

                   Haydi yürü kendine gel.

 

                                         Zahirle olma kayıtlı,

                                         Bu günlerin hep sayılı,

                                         İçine dön, budur hayırlı

                                         Haydi yürü bâtına gel.

 

                   Özden alınca haberi,

                   Kalmaz gönlünün kederi,

                   Edersin seyr-ü seferi,

                   Haydi yürü “ilm-ü ledün”e gel.

 

                                                   “İkra” dedi baştan Hakk,

                                         Gönlünde muhabbeti yak,

                                         Gaflet uykusundan hemen kalk,

                                         Haydi yürü Kûr’ân’a gel.

 

                   Esmâdan da olur zuhuru,

                   Anlarsan bulursun huzuru,

                        Men arafe nefsehu,

                   Haydi yürü Rabbına gel.

 

                                                   “Allah” dedirtti zâtına.

                                         Baksan ne olur bâtına.

                                         Lûtfeyle nûrdan canına,

                                         Haydi yürü Allah’a gel.

 

                   Nefsinle cenk eyleyiver,

                   Arzularını yere ser,

                   Yayını kuvvetlice ger,

                   Haydi yürü savaşa gel.

 

                                         Tanımaya bak özünden,

                                         Hakk kapısıdır, gir gözümden,

                                         Anla biraz sözümden,

                                         Haydi yürü Necdet’e gel.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muhyiddin-i Arabi’de, sonsuz ilim tecellisi,

Gavs’ül A’zam’da, azamet tecellisi;

Biri ilimde; biri yaşantıda ihata sahibi.

 

25/06/1998

U R F A   I B R A H İ M

 

                           U : Umuttur insânlara,

                           R : Rahmettir hep canlara,

                           F : Fakr anlayanlara,

                           Düştü İbrahim yollara.

 

                                           Bir gece çıktı mağaradan,

                                           İbret aldı yıldızdan, aydan,

                                           Güneşi gördü sonradan,

                                           Rabb’i zannetti gariban.

 

                      O da kaybolunca bir vakit,

                      Bozuldu yaptığı akit,

                      Anladı Rabb’ını o vakit,

                      Batanlardan Rabb olmaz diye.

 

                                                      “Halil” dedi Rabbım, candan,

                                           Tevhidi bildi her yandan,

                                                      Hullet giydi hemen baştan,

                                           Canan oldum bugün diye.

 

                      İbrahim atıldı ateşe,

                      İlâhi, bak sen şu işe,

                      Hiç bakmadılar geçmişe,

                      Sevindiler hep yandı diye.

 

                                           Çıktı hüzünle yerinden,

                                           Yaralanmıştı derinden,

                                           Çok üzüldü kederinden,

                                           Babası kafir kaldı diye.

 

                      Düştü yollara belirsiz,

                      Garip, yürüdü sessiz sessiz,

                      Mısır’da oturdu belirsiz,

                      Verdiler Hacer’i gülsün diye.

 

                                           Oradan da ayrıldı birgün,

                                           Sanki bunlar olmuş gibi dün,

                                           İbrahim gerçekten yaptı ün,

                                           Çok sıkıntılar çekti diye.

 

                      Bir gün yolu düştü Urfa’ya,

                      Makam kurdu o buraya,

                      Gelenler girdi hep sıraya,

                      Ziyaretler edilsin diye.

 

                                           Yola çıktı Kâ’be yönüne,

                                           Ne gelirse geçti önüne,

                                           Tamir etti Hacc gününe,

                                           Çağrılanlar gelsin diye.

 

                      Büyümüşler İsmail, İshak,

                      Aç gönlünü hakikate bak,

                      Bu oyunu oynayandır Hakk,

                           Kullarım beni anlasın diye.

 

                                           Nihâyet ömrü oldu tamam,

                                           Ne çileler çekti hep yaman,

                                           Derviş olamaz tanımayan,

                                           Açıldı sırrı bilinsin diye.

 

                      Müşahâde et İbrahim’i,

                      Bırakıp da gayriyi,

                      Boydan boya giy hulleyi.

                           İbrahim’e uy diye.

 

                                           Gönül Kâ’be’ni eyle mamur,

                                           Kır nefsini olsun hamur,

                                           Geç kalma amir ol amir,

                                           Saltanatını kurasın diye.

 

                      İbrahim’den kaldı miras,

                      Göçtü diye eyleme yas,

                      Bu makam sana, bana has,

                      Biz de ona erelim diye.

 

                                           Afak enfüs oldu bir,

                                           Sende o mertebeye gir,

                                           Yavaş yavaş olursun pir,

                                           Hullet sahibi olursun diye.

                                     

                      İşte bu gun Urfa’da,

                      Sıra Halil-ür Rahmân’da,

                      Ziyaret ediyoruz burada,

                      Onu daha iyi bilelim diye