M. Nûsret Tûra Hazretlerine intisab

Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefatıyla birlikte yerine halife olarak bıraktığı M. Nûsret Tûra Hazretlerine diğer sâliklerle beraber intisab eden Necdet Ardıç Bey için seyr-i sülûkunun ikinci dönemi de böylece başlamış oldu.

 

İstanbul Boğaziçi Bebek Semtinde ikâmet eden ve Devlet Deniz Yol-larında memur olarak çalışan M. Nûsret Tûra'ya iltihak ettikten sonra ise çok sıkı bir şekilde hem dünyaya hem de ahirete yönelik olarak ça-lışmaya başlamıştır. Sohbet günleri ve kandil gecelerinde Tekirdağ'dan kalkıp İstanbul'a giderdi. Mürşidinin hanımı halası olması dolayısıyla da daha sık ziyaret edip görüşüyor ve sohbetlerine katılma imkânı bulu-yordu.

 

Necdet Bey seyrinin bu bölümünde mürşidi ile çok yakın olmaya başlar. Seyri ilerledikçe ufku ve idraki de açılıp genişliyordu. Arapça ve Tefsir derslerine çalışmaları devam ederken riyâzat ve diğer nafile ibadetlerini de arttırarak sürdürüyordu. Daha küçük yaşlarda tutmaya başladığı ve uzun yıllar devam ettirdiği nafile oruçlar onun yaşamında önemli bir yer tutar.

Haftanın günlerinin çoğunluğunu, senenin günlerinin yarısından faz-lasını oruçlu geçirirdi. Tasavvufta dervişin kemâle ermesinde önemli olan ve adına da “Erbaiyn” (Kırk gün orucu peş peşe tutmak) denilen riyâzat oruçlarını hayvani gıdalardan arınmış olarak uzun yıllar tutar-ken, bir defasında da üç erbaiyni peş peşe tutmuş ve üçüncü erbaiynin son beş gününü de “iftarsız oruç” şeklinde tutabilen nadir insânlardan biri olmuştur.

 

1964 yılında ise Necdet Ardıç Bey mürşidinin de işaretiyle akrabalık bağlarının da bulunduğu İstanbul'dan Nüket Hanımefendi ile evlenir. Bu evliliklerinden İzzet ve Cemâl Cem adında iki oğlu olmuştur. İki çocuğu-nun olacağı kendisine rû’yada gösterilmiştir.

 

Mürşidi Nûsret Tûra'nın Bebek'teki evi aynı zamanda dergâh olarak da kullanılmaktaydı. Sık sık ziyaretine gidip onun sohbetlerine katılan Necdet Bey, bazı günler onun evinde kaldığında yaşadığı duygu ve hislerini şöyle ifade ediyordu:

 

"Ziyarete gidip dergâhta kaldığım gecelerde Nûsret Babamın okuduğu sabah ezanıyla uyanır, abdestimi alıp yanına giderdim. Beraberce namazı eda ederdik. Biz zikir ve sohbetimizi yaparken ev halkı da kalkar, birlikte kahvaltılar yapılır, sonra herkes kendi işine giderdi. Bahar sabahları Bebek sırtlarında Aşiyan korulu-ğunda öten bülbüllerin sesiyle zikirlerimiz birbirine karışırdı. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”

 

Onun bu ifadeleri hayat ve hakikat ile dolu olduğundan hayali bile cihana değerdir.

 

Kemalât sahibi, mârifetli ârif bir zât olan M. Nûsret Tûra Efendi Necdet Ardıç Bey'de gördüğü cevheri ortaya çıkarmak için çok gayret göstermiştir. Bazen bir gurup cemaate kendisini tanıtırken "En çok sevdiklerimizdendir," demesi ve "habib" mazharıyla ona yaklaşması gösterdiği gayretin bir ifadesi olsa gerektir.

 

Onun yetişmesinde büyük emeği ve faydası görülen kimselerden bi-risi de mürşidinin hanımı olan halası “Rahmiye Anne”dir.

 

Esasen onun hayatında üç kadın büyük yer tutar. Bunlardan birincisi dünyaya gelmesine vesile olan bedeninin annesi Melek Hanım, ikincisi manevi terbiye alıp Hakikat-i Muhammediyyenin kendisinde açılmasında emeği olan Rahmiye Annesi, üçüncüsü ise eşi Nüket Hanımdır.

 

Çok uzun yıllar mürşidinden feyz ve ilham almak için Tekirdağ İs-tanbul arasında adeta mekik dokuyan Necdet Bey bu çalışmalarının kar-şılığını da artık görmeye başlamıştır. 1972 yılında seyr-i sülûkundaki derslerini tekmil tarik bitirmişti. "Tacı Şerif” mürşidi tarafindan 1979 yılında kendisine giydirilmiştir.

 

Seyr-i sülûkunda kemâle erip, eminlik ve güvenilirlik vasıflarını kazanan Necdet Ardıç Bey "îlâhi emaneti" de yüklenecek duruma gel-miştir. Mürşidi M. Nûsret Tûra kendisine "Oğlum, sebeb-i vücudum (varlık nedenim) senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim" demiştir.

 

Birçok dervişi, muhibbi ve 4 halifesi olan Nûsret Tûra Hazretleri öm-rünün son dönemlerinde, kendisindeki maddi ve manevi emanet-leri Necdet Ardıç Bey'e vermek sûretiyle onu yerine halife olarak bıraktığını açıklamıştır.

 

Kendisinin dört halifesi vardır;

Bakırköylü Ahmet ÖÇAL

Arnavutköylü Hüseyin ANGI

Kadıköylü Sabri NEBİOĞLU

Tekirdağlı Necdet ARDIÇ

 

1979 yılında bu dünyadaki ömrünü tamamlayıp, gönüllerde derin izler bırakarak Hakk'a yürüdü.

Onunla uzun yıllar manevi yolculuk yapan halifesi Necdet Ardıç Bey kendisiyle birlikte geçirdiği son kadir gecesinde yaşadığı hislerini şu şiirinde dile getirmiştir:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ş E Y H İ M L E   S O N   K A D İ R   G E C E S İ

 

          Bir Kadir gecesiydi o akşam,

            Cümle yaran toplanmıştı o akşam.

            Ne âlemdi, ne âlemdi o akşam,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                                 Canlar toplanmış sanki semada,

                                 Dergâha gökten nûrlar dolmada.

                                 Bütün dervişler hep yol almada,

                                 Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

            Pek konuşmuyordu, çünkü yorgun,

            Konuşturuyordu canları dalgın,

            Gecenin feyzi herkese yaygın,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                                 Bir vuslat ve gariplik hâli idi,

                                 Ey canlar kadrinizi bilin dedi,

                                 Hepimize tek tek gülümsedi,

                                 Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

          Yemeğe oturduk hep birlikte,

            Sofra-i maideden yedikte,

            Allah bize lûtfetti dedikte,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                                   Başladı zikri tevhid şevk ile,

                                   Name name döküldüler dile,

                                   Verdik canları coşkun sele,

                                   Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

            Aşık Hüseyin başladı söze,

            Ayan oldu sırlar kapalı göze,

            Nasıl geçilmez bu hâlde öze,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                             Görmedi bir daha Kadir gecesi,

                                    Amma kadrin bilenlerin yücesi,

                                    Düşmedi ağzından aşkın hecesi,

                                    Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

M. Nûsret Tûra'nın vefatıyla birlikte Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyede yeni bir döneme geçiliyordu. Tevhid ve irfaniyetin zirveye yerleştiği, muhabbet rüzgârlarının estiği bu döneme "TERZİ BABA dö-nemi" adını veriyoruz.

 

Necdet Ardıç Bey'in bu seyr-i sülûku aynı zamanda kendisinin olgun-laşma devresidir. Bundan sonra ise onun yüksek maksadı İslâm dininin özüne uygun olarak yaşamak ve yaşatmak, insânları cehâlet, taassub ve tutsaklıktan kurtarıp insânlık, medeniyet, hürriyet nûrlarıyla yücelt-mekti. Zaman içersinde bu hasletlerle hayatını sürdürdü.

 

Bu arada sizlere terzi babamın anlattıklarından Hazmi ve Nûsret ba-bamlar hakkında da kısaca bilgi sunmağa çalışacağım.

Hazmi babamız aslen Malatya’nın Arapkir ilçesinden imiş, gençliğin-de Erzuruma ilim tahsili için gitmiş orada bir efendiye derviş olmuş, sonra tahsilini ilerletmek için İstanbula gelmiş, bir müddet sonra Kasım-paşadaki Uşşâki dergâhına giderek Mustafa Sâfî efendiye intisab etmiş, güzel bir seyr-i sülûk neticesinde derslerini bitirmiş ve Mustafa Sâfî ba-bamız kendisinde gördüğü kemalât üzerine hayatta tek kızı olan Mürşi-de hanımla evlendirmiş ve kendisine onu da halife yapmış. Bir de Cemâl Efendi isminde oğlu varmış.

 

Hazmi efendimin bir çok şiir ve makaleleri olduğu halde Terzi Baba-ma ulaşan sadece Hz. Peygamber Efendimize yazmış olduğu bir şiiri kalmış, ben de onu kendisinden buraya ilâve etmek için müsaade iste-dim, bu şiiri daha evvelce Terzi Babam Divanında da yayınlamış idi. “Yetiş” diye başlayan, buram buram muhabbet kokan şiiri şöyledir.

 

Kendileri hakkında daha geniş bilginin Hüseyin Vassaf Efendi’nin “Sefine-i Evliya” kitabında bulunabileceğini de ifade etmiştir.

 

                                             Y E T İ Ş

                           

Ey goncai bağ'ı safa, ey virdi handanım yetiş.

Lütfün senin derde deva, ey derde dermanım yetiş.

 

Dolmuş gözüm göynüm senin aşkınla, ey nazlı güzel.
            Sensiz cihanı neylerim, ey munisi canım yetiş.

 

İçtim gözünden bir kadeh, aşkın şarabın mest olup.
            Ayılmazam ta haşre dek, ey mesti çeşmanım yetiş.,

 

Ey tuti'i sükker deher, nutkun verir bu cisme can.
            Kurb'an yolunda başı can, ey mah'ı tabanım yetiş.

 

Nûr'ı Cemâlin şem'ine pervane veş yandı gönül,
            Aşkından ayırma beni, ey şem'i tabanım yetiş.

 

Dil bülbülü feryad eder, ağlar durur şamu seher.
            Bekler ol canandan haber, ey can'u cananım yetiş.

 

Ey goncai bağı emel, ey hüsnü anı bi bedel.
            Ey Hâzminin leylâsı gel, sultanı habanım yetiş.

 

Kitabımızın “Görülen Kerametler” bölümünde daha başka bilgiler vardır. Hazmi Babamın kabri, Mustafa Sâfî efendi ile birlikte Kasımpaşa Feriköy Helvacı bacı kabristanındadır. 1882 - 1960 yılları arasında ya-şamış. Mustafa Sâfî Hazret ise, 1925 yılında vefat etmiştir. Hazmi Ba-bamın ve mürşide annemin hiç çocukları olmamış.

 

Nûsret Babamın, babası kol ağası İsmail efendi, annesi ise Şahinde hanım imiş. Terzi Babam anlatmaya devam ederek, Rahmiye Annemin bildirdiğine göre, kol ağası İsmail efendi küçük çocuk yaşlarında Bulga-ristanın Kızanlık bölgesinden ailesi ile birlikte oradaki düzenlerinin bo-zulmasıyla yola çıkarlar hava soğuk ve karlıdır, küçük kafile yerlerinden acele olarak büyük bir telâşla ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu zorlu yolculuğun bir yerinde küçük İsmaili kaybederler ve bir daha bulamaz-lar.

 

Bu arada küçük İsmail de o kargaşa arasında yolda yalnız başına karlar içinde kaybolmuş ne yapacağını bilmez korku içerisinde ve ümit-siz bir halde iken, arkadan gelen Türkiye’ye doğru yola çıkmış olan baş-ka bir küçük kafile, karlar içerisinde korkudan ne yapacağını bilmez ağl-ar bir durumda olan küçük İsmaili yolda bulurlar ve onu da yanlarına alarak hızla yollarına devam ederler, ancak bir daha İsmailin ailesini bu-lamazlar. Böylece küçük İsmail o ailenin bir çocuğu olmuş olarak yan-larında kalır.

 

Bu aile Türkiye ye gelince evvelâ belirli bir müddet Tekirdağında is-kân olurlar daha sonra da İstanbula gidip Kasımpaşaya yerleşirler. Te-kirdağında oturdukları sırada bir çok ailelerle tanışırlar, bunlardan biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında oturan “Küçük Ahmet” lâ-kab-ı ile tanınan ve hanımı Emine hanım olan ailenin de büyükleri ile ta-nışırlar.

 

Daha sonraları küçük İsmaili Kasımpaşada Nalıncı yokuşunda Şa-hinde hanımla evlenmiş kol ağası İsmail efendi olarak görüyoruz. Onla-rın bu evliliklerinden 1903 senesinde Nûsret isminde bir erkek evlâtları ve (1917) senesinde Fatma Nafize isminde bir de kız çocukları dünyaya gelir.

Nûsret (18) yaşlarında iken annesi Şahinde hanım onun hakkında güzel bir rû'ya görür.

(Bu rû'ya kitabımızın ileriki, ilgili sayfalarında belirtilmiştir.)

 

Bunun üzerine İsmail efendi genç Nûsret-i yanına alarak yine Ka-sımpaşadaki, Uşşâki dergâhına giderler ve orada Postnişin olarak oturan Mustafa Sâfî efendiye derviş olarak, “size bir Uşşâki gülü getirdim,” diyerek teslim eder genç Nûsretin böylece bâtın yolculuğu başlamıştır.

Daha sonra kol ağası İsmail efendi ailesi ile birlikte, yine Kasımpa-şada, Hacı Ferhat Mahallesi Karanlık Çeşme çıkmazında aldıkları eve ta-şınırlar.

 

Bu arada genç Nûsret, deniz yollarında göreve başlayarak denizci olmuş ve gemilerle seferlere çıkarak hayatını böylece sürdürür hale gel-miştir.

 

Devir savaş yılları olduğu için herkesler gibi onlar da oldukça sıkıntı içindedirler. Nûsret efendi (25) yaşlarına geldiğinde ailesi onu evlen-dirmek ister ve daha evvelce Tekirdağında ikâmet ederek tanışmış ol-dukları Küçük Ahmet efendinin de (4) çocuğundan ikincisi Rahmiye ha-nım isimli kız çocuklarıdır. İsmail efendinin ailesi Küçük Ahmet efendi-den kızları Rahmiye hanımı, oğullan Nûsret efendiye eş olarak isterler ve talepleri kabul edilir. Böylece Rahmiye hanımın hayatında da yeni bir sayfa açılmış olur.

 

Bu mütevazi aileye gelin olarak giden Rahmiye hanımla Nûsret efendi çok uyumlu ve saadetli bir hayat sürmeğe başlarlar, bu bera-berliklerinden (1928) senesinde Nûriye isimli bir kız çocuğu ve (1930) yılında da Recai isimli bir erkek evlâtları dünyaya gelir.

 

Nûriye hanım (1950) senesinde Ali bey ile evlenir. Recai bey ise (1962) senesinde Nimet Hanım ile evlenirler. Nuriye hanımın Betûl ve Gönül isminde iki kızları, Recai beyin ise, Armağan ve Murat isimlerinde iki oğulları olmuştur.

 

Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde (1986) yı-lında birlikte vefat etmişler, Recai bey ise (2001) yılında rahatsızlanarak vefat etmiştir. Şu anda her ikisininde evlâtları ve torunları hayattadırlar.         

 

Bu arada Nûsret efendinin kız kardeşi Fatma Nafize hanım (ki Terzi Baba’nın halası olacaktır) ise, Kasımpaşada komşularından olan mühen-dis Muammer beyle evlenmişler, mühendis Muammer efendi bir kalp krizi neticesinde (1977) senesinde vefat etmiştir.

 

Nafize hanım ise ondan sonra epey bir zaman daha yaşayarak (2000) yılında vefat etmiştir, kendilerinin Nilüfer isminde bir kızları var-dır.

 

Biz yine özet olarak Nûsret efendiye dönelim. Dünya ve ahiret işle-rini birlikte götürmeğe çalışan Nûsret efendi bu arada Hakk'a yürüyen Mustafa Sâfî efendi, hilâfetini ve emanetlerini damadı olan Hazmi efen-diye devretmiş, tekke ve zaviyelerin kapanması ile Uşşâki dergâhı da faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır.

 

Hazmi efendi zamanında dergâh, bilindiği gibi Fatih Keçeciler Cad-desinde bulunan Mahmud Bedrettin dergâhına nakledilmiştir.

Hazmi efendi Babam çok alim, fadıl ve arif bir zat idi.

 

Böylece Nûsret efendinin istikameti de diğer dervişler gibi, Fatih Ke-çeciler Caddesi olmağa başlamıştır.

 

Seneler geçmekte Nûsret efendi de her gün biraz daha olgunlaş-maktadır, nihayet derslerini bitiren Nûsret efendi, bunun sevinci ile, “Erler demine destur alalım” diye başlayan ilâhisini yazmıştır. Bu ilâ-hi Televizyon ve Radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmakta-dır, aslı ise şöyledir.

 

 

 

E R L E R    D E M İ N E

 

                            Erler demine destur alalım.
                           
Pervaneye bak ibret alalım.

                            Aşkın ateşine gelbir yanalım.

        

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.
 

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 

                            Günler geceler durmaz geçiyor.

                            Sermayen olan ömrün bitiyor.

                            Bülbüllere bak feryad ediyor.

                     Ey gonca açıl mevsim bitiyor.
 

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.
 

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 

                            Aşıksan eğer gel birleşelim.

                            Şeyhin izine yüzler sürelim.

                            Ta fecre kadar zikreyleyelim.

                            Feryad edelim efgan edelim.

 

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.
 

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 

                     Ey yolcu biraz gel dinle beni.

                     Kervan yürüyor sen kalma geri.

                            Nûsret denilen derya gezeri.

                            Hatmetti bu gün seyru seferi.

 

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.

 

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       ilâhe illâllah, la ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Diyerek bu ilâhi son bulmaktadır.

 

Nihayet dünyadaki günlerini Hacc dönüşünden kısa bir süre sonra sona erdirerek tamamlayan Hazmi Tûra efendi Hz. (1960) senesinde Hakk'a yürüyerek yerini ve emanetlerini Nûsret Efendiye bırakmıştır.

Kendisi hakkında kitabımızın görülen kerametler bölümünde ayrıca izahat ve bilgiler gelecektir.

Böylece Nûsret Efendinin Halifelik dönemi başlamıştır.

 

Rahmiye hanımın guatr rahatsızlığı olduğu için, doktorların deniz ha-vası olan bir yerde yaşamaları gerektiğini bildirmeleri üzerine, (1950) senesinde Nûsret Efendi ailesi ile birlikte, boğazda Küçük Bebek semti, İbriktar sokak No 4’te aldıkları eve Kasımpaşadan nakli mekân ederek oraya yerleşmişlerdir.

 

Böylece Nûsret Efendi Hilâfet görevini bu Dergâh evde (1979) yılına kadar sürdürmüştür.

Bu tarihte Hakk'a yürümesiyle Hilâfetini ve emanetlerini Necdet Efendiye devretmiştir.

 

Böylece göreve başlayan Necdet Efendi, Rahmiye annemin vefatına, (1981) yılına kadar sohbetlerine burada devam etmiş, daha sonra soh-betlere Fındıkzade semtindeki Mesrure hanımın evinde devam edilmiş-tir. Bu hususta kitabımızın sohbetleri ve yerleri bölülümünde daha fazla izahat olacaktır.

 

Nûsret Babam ve Rahmiye annem, vasiyetleri gereği, Pendik, Soğanlık, Dolayoba, Yayalar köyü kabristanlığına defnedilmişlerdir.

 

Nûsret Babamın kitapları:

1. Divan.

2. Vecizeler.

3. Tasvvufta aşk ve gönül.

4. Esmaül Hüsna.

5. Rah-ı aşk.

6. Mektuplar, ve diğer yazıları.

7. Ayrıca yayınlanmamış bir çok şiirleri de vardır.

Terzi Babam, Nûsret Babamın, büyük Arif ve sonsuz Hakk muhab-betlisi zarif, kâmil bir zat olduğunu bizlere her zaman ifade eder, onu ve Rahmiye annemi rahmetle yadeder idi.

 

Rahmiye annemin ailesinin Tekirdağlı (4) çocuk sahibi Küçük Ahmet ailesi olduğunu belirtmiştik.

Bu ailenin en büyük çocuğu Emin Efendi, onun küçüğü Rahmiye Ha-nım, onun küçüğü Sadık Efendi, ve en küçükleri ise, Mehmet Efendi idi, diye devam eden Efendi Babam;

Emin Efendinin (yani büyük amcamın) 2 erkek, 1 kız;

Rahmiye hanımın (yani halamın, yani annemin) 1 kız, 1 erkek;

Sadık Efendinin (yani Babamın) 3 erkek;

Mehmet Efendinin (yani küçük amcamın) ise, 1 kız, 2 erkek evlâtları olmuştur.

Onların da torunları vardır, diye ilâve ederek bizlere bildirmiştir.

 

Küçük Ahmet ailesinin (3) üncü çocuğu olan Sadık Efendinin Ahmet, Necdet, Cevdet, isimli üç çocuğundan (ortancası) olan kendisini (Necdet beyi) Nûsret Efendi, yerine bırakarak Hilâfetini ve emanetlerini, (ki “Tac-ı şerif, Cübbe, Kemer, bazı evraklar ve duvar halısı Yasin-i Şerif”tir,) ona tevdi etmiştir.

 

Bu vesile ile de o kanaldan gelen Hilâfet Tekirdağına gelmiştir. Bu hususlarda daha geniş bilgiler ileriki sayfalarda gelecektir. Böylece Terzi Babam Nûsret Babam ile hem zahir hem de batın bağı olduğunu biz-lere bildirmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

U L U  D E R G Â H I N A   G E L D İ M

 

                             Gönüllere muhabbet veren

                                    Ab-ı hayattan içiren

                                    Kulları padişah eden

                                    Ulu dergâhına geldim

 

                                    Bakan gözlere nûr saçan

                                    Minaremin kandillerini yakan

                                    Gizli hazinenin sırlarını açan

                                    Ulu dergâhına geldim...

 

                                    Kûr’ânda adı olan...

                                    Kâ’bede kapısı bulunan...

                                    Girenlere ikram olunan...

                                    Ulu dergâhına geldim...

 

                                                            13.03.1999

                                                                      Ç. H. U.

 

 

                              B U  Y O L  K İ M İ N ?

 

Bu yol; Onsekizbin âlemi seyrân edenlerindir.

Bu yol; Hak yolunda canını verenlerindir.

Bu yol; Cümle varlığı sinesine gömenlerindir.

Bu yol; Uşşâki gülüne söz verenlerindir.

 

Bu yol; Rabbimin dön hitabını duyanlarındır.

Bu yol; Nefsini götürüp üç kuruşa satanlarındır.

Bu yol; Gafletten uyanıp sırra ulaşanlarındır.

Bu yol; Terzi Babaya gönül verip de, gönülde dolaşanlarındır.

 

Bu yol; Kızıldenizi geçip Firavunu boğanlarındır.

Bu yol; Vatanından uzaklaşıp da sıla hasreti çekenlerindir.

Bu yol; Dikeni seven, derdi bilen, tuzakları görenlerindir.

Bu yol; Varlık bendini geçip, yokluğa erenlerindir.

 

Bu yol; Toprak gibi çiğnenipte hayat verenlerindir.

Bu yol; Erenlerin dergahında Edep Ya Hû diyenlerindir.

Bu yol; İhrâma girip te tavâf edenlerindir.

Bu yol; Necdet'in Özünü Bilipte,  Hakk’a Secde Edenlerindir.

 

                                                       30/03/1999

                                                                                       Ç. H. U.