Terzi Baba kimdir?

"Terzi Baba kimdir?" sorusuna cevap aramak, onu daha iyi ve çok yönlü tanıyıp bilmek, hayat akışını ve felsefesini öğrenebilmemiz için sizleri yaşadığımız zamanın biraz gerilerine doğru götürmek istiyorum.

 

Tarih: 15 Aralık 1938

Yer: Tekirdağ

Tekirdağ'ın yerli ailelerinden olup da geçimini çiftçilik ve bağcılık ya-parak sürdürmeye çalışan Sadık Ardıç Efendi ve Melek (Meliha) Hanım' ın ortanca (ikinci) çocukları dünyaya gelir. Orta hâlli ve mütevazi bir ha-yat sürdüren bu aile yeni doğan çocuklanna baba Sadık Efendi ile Melek Hanım’ın ortak kararıyla "yiğitlik, kahramanlık ve efelik" anlamına gelen "NECDET" ismini verirler.

 

Böylece Necdet, ağabeyi Ahmet ve sonraki yıllarda doğacak olan kardeşi Cevdet ile birlikte Ardıç ailesinin içindeki yerini alır.

 

Yıllar yavaş yavaş geçmeye başlar. Çocukluk dönemini yaşayan "Necdet" artık yedi yaşına gelmiş ve okula gitmeye başlamıştır. Okul dönemiyle birlikte onun doğuştan sahip olduğu; asalet, güzellik, akıl ve zeka üstünlüğü gibi kemâl olgunluk hâlleri de kendisinde belirmeye ve görülmeye başlamış, gerek okulda gerek çevresinde zeki, çalışkan ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgi ve alâka çekmeye başlamıştır. Hatta ondaki bu olgunluk hâllerini gören başöğretmeni ve matematik öğretmeni onu okul arkadaşlarına örnek ve rehber öğrenci diye takdim ederken, birlik-te oyun oynadıkları çocukluk arkadaşları ise, "yahu sen nasıl bir ço-cuksun? Bize hiç benzemiyorsun, biz o kadar küfür ettiğimiz hâl-de senin ağzından hiç küfür duymadık," diyorlardı.

 

O çocuk iken diğer çocuklardan farklı idi. Gençliğinde de döneminin gençlerine benzemedi. Küçüklüğünde arkadaşları hep büyükler, yetiş-kinliğinde ise, hep gençler olmuştur.

 

İlkokul yıllarının sonlarına doğru ise, kendi iç âleminde dini duygular ve fikirler, Allah ve Peygamber sevgisi oluşmaya başladı. Özellikle de Hz. Ali Efendimizin menkıbelerini ve kahramanlıklarını anlatan kitapları okuyarak, onlara karşı ilgisi ve muhabbeti artmaya başladı.

 

Yaşı on ikiye gelip ilkokul dönemi bittiğinde Necdet'in arzusu oku-mak ve yüksek tahsilli birisi olabilmekti. Ancak ailesinin o günkü şart-larda (1950 Yılı) imkânları yeterli olmadığından onu okutamadılar.

 

Geçimini toprağa bağlı olarak sürdüren babası Sadık Efendi ise oğullannın kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemez, oğulları bir sanat ve meslek sahibi olsunlar düşüncesindeydi.

Bunun üzerine amcası Mehmet Efendi de boşta gezmesin ve bir meslek sahibi olsun düşüncesiyle o dönemlerde gözde bir meslek sayı-lan “terziliği" öğrenmesi için Tekirdağ'da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında bir terzinin yanına Necdet'i çırak olarak verir. Artık o-nun en önemli hedeflerinden birisi iğne ile iplik arasında geçecek olan terzilik mesleğini çok iyi öğrenip iyi bir terzi olabilmektir.

 

Daha ilkokul yıllarında kendisinde başlayan din sevgisi ve muhabbeti de iyice belirmeye başlamış; daha çocuk yaşlarında olmasına rağmen beş vakit namazını düzenli ve cemaatle kılmaya özen gösterirken bir yandan da dini eğitim ve öğretim almak için Tekirdağ'ın tanınmış imam-larından olan ve o dönemde merkez Çiftlikönü Câmii imam hatipliğini yapan Ahmet Elitaş Hoca Efendiden Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler dersleri almaya başlamıştır.

 

Kalbi çok rikkatli idi. Çocukluğunun bu dönemlerinde, bir gün sa-bah namazına kalkamadığı için peş peşe üç gün oruç tutmak su-retiyle nefsini terbiye etmeye yönelmiştir.

 

O, sabahları çok erken saatlerde kalkar, abdestini alır, Kûr’ân-ı Ke-riym ve ilgili ders kitaplarını eline alıp, evlerine yaklaşık iki kilometre uzaklıkta olan Çiftlikönü Câmiine fecrin karanlığında yürüyerek gider, burada sabah namazını cemaatle birlikte eda ettikten sonra hocasıyla o günkü Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini çalışırlar ve günün ilk saatlerinde başlayan mesâi için çarşıda bulunan terzihane dükkânına geri dönerdi.

 

İşini ve mesleğini severek yapıyordu. Çok çalışkan ve mârifetli oldu-ğundan kısa sürede terzilik mesleğini ve inceliklerini öğrenmeye başla-dı. Terzilik mesleğinde ilk ustası olan Hüseyin Kuymu onda gördüğü ka-biliyet, çalışkanlık ve güzel ahlâk için sık sık çevresine "Bu çocuk bir cevher ve çok mârifetli" derdi.

 

Üç yıl çalıştığı çıraklık ve kalfalık dönemini tamamladığı bu terzihane dükkânında ustasının da müşterilerinin de sevgi ve muhabbetini kazan-mıştı. Terzihane dükkânının bir köşesinde asılmış olan üzerinde şu mıs-ralann yazılı olduğu tablo onu çok etkilemişti;

 

“Her seherde besmele ile açılır dükkânımız,

  Hazreti İdris aleyhisselâmdır pirimiz üstadımız.”

 

Her okuyuşunda derunî hisleriyle etkilendiği bu mısralann sırrını ve hakikatini yıllar sonra idrak edecektir.

 

Necdet'in bu hâli ailesini de mutlu ediyordu. Özellikle çocukları için iradeli ve şefkatli bir mürebbiye olan annesi Melek Hanım ise, oğlu Nec-det'in mütedeyyin ve çalışkan hâli karşısındaki sevincini eşi Sadık Efen-diye, "Bu çocuk bizi de adam edecek" sözleriyle ifade ediyordu.

 

Aldığı Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini epey ilerletince bu defa da yine Tekirdağ'ın o dönemdeki meşhur kıraat imamlarından olan merhum Behçet Toy Hoca Efendiden kıraat, huruf ve tecvit dersleri al-maya başladı. Bu çalışmalarını askere kadar sürdürdü. Kıraat ve huruf derslerine devam ettiği dönemdeki birkaç hatıratı ise şöyledir:

 

[“Özel ve talim üzere bir çalışma gerektiren bu dersleri için, bir gece evinin bir odasına kapanan Necdet, sürekli olarak

 ¡áî©uª £ŠÛa ¡æb À¤îª £'Ûa  å¡ß ¡é¨Ü¨£Ûb¡2 ¢‡ì¢Ç a  

 áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤Ž¡2

“euzü billâhi mineş şeytanir raciym

bismillâhir ahmânir rahiym”

sözünü boğaz talimi yaparak defalarca tekrar ediyordu. Misafirlikten dönerken kapının önüne geldiğinde, onun sesini duyan annesi, oğlum Kûr’ân okuyacak onu sessizce dinleyeyim diye dış kapının önünde bek-lemeye başlar.

Ancak hep aynı cümleyi tekrar ettiğini duyunca da bir müddet sonra dayanamayıp kapıdan içeriye girer ve oğluna da; “Kûr’ân okuyacak-sın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu bunun?” der.]

 

Gerek terzihane dükkânındaki çalışmaları gerekse dini bilgi ve ilimler üzerindeki çalışmaları küçük yaştaki bedenine ağır gelmeye başlamıştı. Nitekim o yaşlarda iken işinden evine gelip gece saat 12 civarında yatsı namazını eda ederken aşırı yorgunluktan secde hâlinde iken uyuyup kalmış, dışarıdan evine gelen babası Sadık Efendi onun bu hâlini görün-ce heyecanlı ve telaşlı bir biçimde acaba oğluma bir şey mi oldu endi-şesine kapılmış, yanına gelip seslendiğinde kendisinden cevap alınca, onun namaz esnasında yorgunluktan uyuya kaldığını anlayıp rahatla-mıştır.

 

Merhum Behçet Toy Hoca Efendiden huruf ve talim dersleri aldığı dönemlerde gerekli zaman ve mekânın olmayışından dolayı, sesli olarak da çalışılması gereken bu dersleri için, o zamanki Orta Câmi müezzini olan ve Necdet'i çok seven Ali Efendi ona şöyle yardımcı oluyordu. Her akşam yatsı namazı kılındıktan sonra müezzin Ali Efendi câmi kapısını kilitleyip anahtarı câminin dışında özel bir yere bırakıyordu. Gece 12 civarlannda iş mesâisini bitiren Necdet anahtarı bırakılan yerden alıp câmiyi açıyor ve derslerini ancak böyle çalışma imkânı bulabiliyordu. Bazen de gecenin bu saatinde câmiyi açmak kendisine zor geliyor ve biraz aşağıdaki Paşa Câmiinin dışındaki son cemaat bölümünde ders ya-pıyordu.

Nitekim bir gece onun Paşa Câmiinden gelen seslerini duyan gece bekçisi, acaba câmide bir vukuat mı var endişesiyle sessizce câmiye gelip bir süre Necdet'in başında durup tekrar oradan ayrılıp gitmiştir.

 

Yıllar yavaş yavaş ilerleyip 1953 yılına gelindiğinde Necdet'in yaşı 15 olmuştur. 3 yıl boyunca çalıştığı, çıraklık ve kalfalık yaptığı ustasının yanında terzilik mesleği adına öğreneceği başka bir şey kalmayınca, bu defa öğrendiği bu sanatı daha da ilerletip geliştirmek için ailesinin de iz-nini alarak İstanbul'a gitmeye karar verdi.

 

İstanbul'a gittiğinde Beyoğlu'ndaki bir terzihane atölyesinde çalışır-ken, babasının ablası olan ve Bebek semtinde ikâmet eden halası Rah-miye Hanımların evinde geceleri misafir olarak kalıyordu.

Artık mücadelesi, gayesi ve gittikçe artan maneviyat ve dindarlığı olan hayat çizgisi kendisinde oluşmaya başlamıştı. O günlerde (19 – 53) sayı değerlerinin hayatını ne kadar derinden etkileyeceğini bilemi-yordu.

 

İstanbul'da çalıştığı yaklaşık 1 yıl zarfinda evinde geceleri misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi olan ve tasavvufi bir yaşamı olan M. Nûsret Tûra'nın da çok dikkat ve nazarını çekmekte; eniştesi, onunla konuşurken sürekli olarak "pehlivan" diye övgülü hitapta bulu-nuyordu. Onun hakkında söylenen bu "pehlivan" sözünün anlamı daha sonraki yıllarda çok iyi anlaşılacaktır. Bir müddet sonra da, iş yerinin bulunduğu caddeye “Hüseyin Pehlivan Caddesi” ismi verilmiştir.

 

Annesi Melek Hanımın da rızasıyla İstanbul'da 1 yıl kadar kaldıktan sonra tekrar Tekirdağ'a geri döndüğünde ise, bu defa bayan terziliğine yöneldi. Zamanının değerini ve kıymetini çok iyi bildiğinden işinden son-raki boş zamanlannda ise, daha önceki yıllarda Kûr’ân-ı Keriym dersleri aldığı hocasından bu defa Arapça dersleri de almaya başladı. Yine aynı dönemlerde Tekirdağ'da hafızlık çalışmalarına başladı, ancak zamanının yetersizliği dolayısıyla bu çalışmaları bırakmak zorunda kaldı.

 

Bayan terziliğini epey ilerletip kendi terzihane dükkânını açtığında yaşı henüz 18'dir. Bu yıllarda babası Sadık Efendinin ani ölümü onu ve ailesini epey sarsmıştır.

 

İstanbul'da bulunduğu dönemlerde evlerinde misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi M. Nûsret Tûra Bey, ondaki özellikleri ve muhabbeti keşfedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı ola-bilmek düşüncesiyle, kendi mürşidi olan ve aynı zamanda Fatih der-siâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan, Uşşâki şeyhlerinden Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye gönderir. Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin huzuruna, elindeki tanıtım kağıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç Bey böylece tasavvufi hayata, yani gönül yolculuğuna da başlamış oluyordu.

 

Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye intisabından sonra mücadelesi, çilesi, fedakarlığı, riyâzatı olan tasavvufi çalışmalarına başladı. Fırsat buldukça istanbul Fatih'te Keçeciler Caddesindeki Bedrettin Dergâhında ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor, onun sohbetlerine iştirak ediyor-du.

Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi yine bir ziyaret esnasında Necdet Bey'e şu sözlerle taltifte bulunuyor:

"Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (taç giyme ve Ihlas okuma v.b.) zuhuratlarındır.”

 

Alîm ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri haftanın cu-martesi günleri ikindi namazını müteakiben de Beyazıt Câmiinde Mes-nevi Şerif okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi günleri Tekirdağ'dan Beyazıt Câmiine gidiyordu.

 

1958 Yılına gelindiğinde yaşı 20 olan Necdet Ardıç Bey askerlik va-zifesi için Ankara'nın yolunu tutar. Şimdiki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafiz Alayı Karargah Bölüğünde 24 ay süren askerliğini ifa eder.

Askerliği süresince mesleği olan bayan terziliğini epey geliştirmiştir. Özellikle de Ankara'da bu dönemde tanıştığı Paris Terzilik Akademi-sini bitiren, terzi Bekir Ceyhan'la birlikte uzun süre çalışmalar yap-mıştır.

Askerlik süresinin bitmesiyle birlikte geleceğiyle ilgili olarak da karar vermesi gerekiyordu.

 

Ankara'da kalıp mesleğini sürdürmesi için kendisine cazip teklifler sunulurken, onun hedefi ya İstanbul'da kalmak ya da modanın ve giyi-min merkezi olan Paris'e gidip mesleğini burada sürdürmek ve dünya çapında bir terzi olabilmekti. Bir müddet Fransızca lisânını öğrenme ça-lışmaları da yaptı.

 

O dönemlerde bir karar vermesi gerekiyordu. Düşündü ve tasavvuf yönünün daha ağır basmasıyla Hak yolunu tercih edip terhisiyle birlikte Tekirdağ'a tekrar geri döndü. Hemen burada bir dükkân açıp bayan ter-ziliği çalışmalanna devam etti. Zamanına göre çok iyi ve ileri derecede giyim ürettiğinden, kısa sürede tanındı. Çevre illerden gelen müşterileri kendisine "Tekirdağ'ın Dior'u" lâkabını da takmışlardı. Bu arada as-kerlik dönüşü ile birlikte tasavvuf çalışmalarının yanında Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh derslerini de devam ettiriyordu.

 

Necdet Ardıç Bey bir gün terzihane dükkânında dikiş makinesinin başında çalışırken bir hâl ile karşılaşıyor. Şöyle ki; çalıştığı dikiş makine-sinde yüzü duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Haz-retlerinin silueti beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdu-ruyor.

 

Mürşidi kendisine sürekli "haydi oğlum, gayret oğlum... lâ ilâhe illâllah... haydi gayret" şeklinde görünüp bir mesaj veriyordu.

 

Bu hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı.

Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan,  

Ê (ayn),  ô  (ye)  ve  …  (dal) harflerinin olduğunu görür.

 

O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar.

 

Aradan kısa bir müddet geçince mürşidi Hazmi Tûra Efendiyi ziyaret için İstanbul Fatih'teki, dergâh olarak da kullanılan evine gider.

Kapıyı çaldığında Hanımı “Mürşide Anne” kapıyı açar.

 

İçeriye girip 5-10 dakika oturduktan sonra Necdet Bey Mürşide Ha-nıma, "Efendi Babam evde yok mu?" diye sorar.

 

Mürşide Hanım da ona, "Babanız sizindir yavrum" der. Necdet Bey bundan bir şey anlamaz.

 

Bir müddet sonra Mürşide Annesine "Efendi Babam daha gelmedi mi?" diye tekrar sorduğunda,

yine "Efendi Babanız artık sizindir oğlum" cevabını alır.

 

Bu ifadedeki maksat ve mânâyı anlayan Necdet Bey, mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefat ettiğini, yani bâtın tecellisine dönüştü-ğünü anlar.

 

O anda kısa bir tefekküre dalan Necdet Bey Hz. Peygamberimiz bâ-tın âleme giderken Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in söylediği sözler hatırına gelir.

O anda çok üzgün ve değişik duygular yaşayan Necdet Bey, çalışır-ken dükkânda yaşadığı hâlet-i rûhiyenin, mürşidinin rûhunu teslim et-meden evvel kendisini son bir kez gayrete geçirmek için ziyarete geldi-ğini idrak eder.

 

Bir müddet sonra "şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?" diye sorduğunda,

Mürşide Hanım da, "Efendi Babanız yerine M. Nûsret Tûra'yı bı-raktı. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona gide-ceksiniz," cevabını verir.

 

Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiye'nin önemli şahsiyetlerin-den biri olan; alîm, ârif ve fazıl kişiliğiyle tanınan Hazmi Tûra Uşşâki, Necdet Bey'in tasavvuftaki seyr-i sülûkunda önemli bir yer tutar.

 

Mürşidinin vefatından sonra o günki hisler içinde kaleme aldığı ve mürşidine olan sevgi ve muhabbetini anlattığı,

"Hazmi Tûra'nın Huzurunda" adlı şiirini sizlere sunuyorum.

 

 
H A Z M İ   T Û R A’ N I N   H U Z U R U N D A

 

                Gitmiştim bir gün Nûsret Tûra'ya,

                    Gönderdi beni Hazmi Tûra'ya.

                    Yazdı verdi elime bir kağıt,

                    Sanki içinde bin türlü ağıt.

                      

                       Gidip Fatih'e girdim dergâhına,

                       Alıp içeri oturttu yanına.

                       Okudu elimdeki kağıdı,

                       Çözülen ayağımın bağıydı.

                                  Oğlum dedi, her gün şunları yap,

                   

                    Gittiğin dünyadan hemen sap.

                    Görünce o muhterem Hak dostu,

                    O günüm bilsen ne hoştu.

                    Hadi oğlum Allah selâmet versin,

                                 

                           Yoluna güle güle gidersin.

                                  Çıkarma bizi sakın gönülden,

                                  Gaflette kalırsan ne gelir elden.

                                  Hazmi Tûra ilk mürşidim oldu,

                   

                    İhsanları fakire çok boldu.

                    Bir gün yine gittim dergâhına,

                    Oturttu beni hemen karşısına.

                    Anlat bakalım gördüklerini,

                                 

                                  Değerlendirelim hâllerini.

                                  Anlattım tüm gördüklerimi,

                                  Başımdan geçirdiklerimi.

                                  İki şeye sevindim dedi bana,

                   

                    Bunları anlatayım sana.

                    Biri unutmamışsın bizleri,

                    Diğeri gitmişsin hayli ileri.

                    Okuturdu Mesnevi Bayezit'te

                                 

                                  Bir gün nasip oldu orda ziyarette.

                                  Anlatıyordu hakikat-i Nuh'dan,

                                  Nasıl kurtulunur o tufandan.

                                  Sanki şu anda görür gibiyim,

                                  Rûhaniyetini sezmiş gibiyim.

                   

                Bakıyor sanki yazdıklarıma,

                    Tebessüm ediyor anlattıklarıma.

                    Tekrar yine gittiğimde dergâha,

                    Ulaşamadan o padişaha.

                                  Hacdan gelince pek hastalanmış,

                                  Hemen rahmet-i Rahmânâ dalmış.

                                  O anda sanki Sıddık'ın sözü

                                  Muhammed öldü ise Allah baki.

                                  Şimdi ne yapacağız? Dedim,

                   

                    Nûsret Bey'e gideceksiniz dediler.

                    Daha evvel dükkânda çalışıyorken,

                    Sanki geldi karşıma duvar içinden.

                    Coşturdu beni Tevhid ile,

                                 

                                  Ben de şaştım o zaman bu işe.

                           Sonra baktım yere lyd yazılmış,

                                  Sanki bir el hat kazımış.

                                  Anladım ki o an bayrammış,

                                  Fakire lûtfen vedaya gelmiş.

 

 

Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattı-ğında, “oğlum üç harften †îa (IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.