Halvet

Halvet: Kapalı bir yerde yalnız kalma, tenhaya çekilme, tenhalık, yalnızlık, kimsenin bulunmadığı yer anlamlarına gelir. Zahid ve muta-savvıfların en belirgin özelliklerinden birisi, yalnız yaşamayı tercih et-meleri ve Hakk'la olmak için halktan ayrı kalmaya önem vermeleridir.

 

Mutasavvıflar halvetin dini hayat açısından önemini göstermek için Hz. Peygamberimizin halvetten ve yalnızlıktan hoşlandığını, zaman za-man Mekke yakınındaki Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşadığını ve itikâfa girdiğini ifade ederler.

 

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) henüz risâletle vazife-lendirilmezden önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak is-terdi. Bu maksatla da Hira mağarasına çekilir, Hira dağını kaplayan ses-sizlik ve huzur içinde maddi hayatın bütün kaygılarından, gürültülerin-den uzak kalır, derin düşüncelere dalardı. Böylece içi açılır, hissiyatı in-celir, kalbi sükünete erer ve artık her şeyi olduğu gibi görürdü. Rû’ya-ları bile hakiki vakıaları ifade ederdi. Onun bu hâlini gören araplar "Mu-hammed Rabbine aşık oldu" diyorlardı. *(1)

 

Hz. Peygamberimiz yaşının kırka varmasına kadar bu tarzda hare-ket etmiş; onun senelerce süren bu derin tefekkür ve riyâzatı kendisini en son peygamberlik görevini yüklenmeye hazırlamış, rûhunu ilâhi hita-bı duyabilecek dereceye ulaştırmıştı. Hz. Peygamberimizin mübarek ha-yatlarının bu önemli kısmı Halvet ve Halvetiliğe bakışa önemli bir ışık tutar.

 

Başlangıçta toplum hayatını terk edip evinin bir köşesinde inzivaya çekilen veya ıssız yerlerde yaşamayı tercih eden zahidler, daha sonraki dönemlerde de bu adetlerini sürdürmüşler; bazı mutasavvıf ve hakikat mensupları bu yolda onları takip ederek "halvet"i, tasavvufî hayatın gerekli bir unsuru hâline getirmişlerdir.

 

Kahire'de “Mukattam Dağı”,

Suriye'de “Lukam Dağı”,

Beyrut'ta “Lübnan Dağları”,

Filistinde   “Beytül makdis Dağları”,

Sina Çölünde “Tûr Dağı” süfilerin inzivaya çekilip halvet yaşadıkları meşhur yerlerdir. *(2)

 

 

 

*(1) Gazzali. “El Munkizu min ed-dalal” S. 65

*(2) “İbnül Cevzi IV”: 344-345

 

Halvetten murad, gönül evini Allah'ın gayrından temizlemek, Hakk'ın sayısız nimetlerini düşünmek ve O'na şükretmektir (tefekkür, tezekkür ve şükür). Halvet, uzletten daha hususidir. Sûret ve şekil bakımından itikâfa benzer, ancak itikâf gibi mescitte yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir kulu Allah'a yaklaştırır.

 

Mutasavvıflar Kûr’ân-ı Keriym’de Müzzemmil (73)/8

›6 ¦5î©n¤j m ¡é¤î Ûa¡ ¤3  £n j m ë  Ù¡£2 ‰  á¤a¡Š¢×¤‡a ë ›X

“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiyla”

 

"rabbinin adını an (ibadetlerinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na yönel" *(3) âyetini ve benzerlerini halvete delil olarak gösterirler.

 

Hz. Mûsâ'nın Tûr-i Sina'daki kırk günlük çile içerikli yaşantısı da hal-vete örnek gösterilebilir. Mutasavvıflar halvette kalma süresini ortalama kırk gün (en az) olarak belirtmişlerdir. Ancak günümüzün şartları göz önünde bulundurulduğunda bu süreyi kısaltmak mümkün olabilmek-tedir.

Halvet mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etme de-ğildir. Bu yaşantıyı benimsemiş bir sâlik bedeniyle toplum içinde, gön-lüyle de Hakk'la birlikte olmalıdır. Yani zahirde halk ile bâtında Hakk ile olmalıdır. Üstadımız (Terzi Babam) bizlere öğüt verirken "El işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk'la olun,” ifadelerini kullanırdı.

 

Kıymetli okuyucum, bu satırların kağıda döküldüğü anlarda gön-lümde şöyle bir tecelli vuku buldu. Yukarıda halvetin şekil ve sûret ola-rak itikâfa benzediğini belirtmiştik. Üstadımız Terzi Babamın yıllar önce bir halvetinde kendisinde vuku bulan tecelli ve müşahedeleri de bu bö-lüme almayı düşünmüştüm; ancak konunun hacmini genişleteceğinden daha sonra gelecek olan ilgili yerde tamamını vermeyi uygun bulduk.

 

Halvetiyye ise, evliyanın büyüklerinden Siraceddin Ömer bin Ekme-leddin Lâhici'nin tasavvufta takip ettiği yoldur. Kendisine kısaca Pir Ömer Halvetî de denilir. Zamanının büyük bir kısmını halvette geçir-diği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine "Halvetî" lâkabı verilmiştir.

Lemazat'ta Ömer Halvetî'den bahsedilirken, onun yedi kere hacca gittiğini, sahrada dolaşırken, bir gün çok büyük bir çınar ağacı görüp halvete niyetle 40 erbaîni (40x40) birbiri ardınca burada tamamla-dı-ğını, tesis ettiği yolun adına "Halvetiyye" denilmesinin sebebinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. *(4)

 

 

*(3) “Müzemmil” 73/8

*(4) “Lemazat” S. 155

 

Pir Ömer Halvetî gündüzleri boş vakitlerini mürşidine hizmette geçi-rir; gece yarısından sonra dağa çıkarak, teheccüt namazını, zikir ve te-fekkürünü burada ifa ettikten sonra tekrar dergâhına dönerdi. Halve-tiyye yolunda sâlikin her gün okuduğu zikirleri, duaları ve virdleri var-dır.

 

Ayrıca haftanın veya ayın belli günlerinde de dergâh ve tekkelerde sohbet, cehri zikir ve devranlar yapılırdı. Halvetiyyede nefsin kötülük-lerden ve günahlardan arındırılması esastır.

 

Tasavvufta önem verilen "az yeme, az konuşma, az uyuma, in-ziva, fikir, zikir, mürşide gönülden bağlanma" ilkelerine halvetilik-te hassasiyetle uyulur.

 

Müşahede mertebesine ulaşmak için mücahede şarttır. Abdül Ka-dir Geylani Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyesinde, Cenâb-ı Hak "Ya Gavs, kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur," buyurmuştur.

 

Halvetiyye yolunun özünde Tevhid görüşü ve anlayışı hakim oldu-ğundan kendisinden doğan kolların birçoğu Muhyiddin-i İbn'ül Arabî'nin "Vahdet-i Vücud" görüşünü benimsemişlerdir.

 

HALVETİYYE Hz. Pir Ömer Halvetî'nin vefatından (1397) sonra bir-çok kola ve şubeye ayrılmış olup Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır.

 

Sarı Abdullah Bosnevi "Semaratül Fuad" adlı eserinde;

“Halvetiyyeh” kelimesinin;

  (hı) sının sivadan kalb kuvvetine,

Ü       (lâm) ının zikir lezzetine,

ë     (vav) ının zahir ve bâtını korumak ile ahde vefaya,

n   (te) sinin temkine 

ï   (ye) sinin usre/zorluklardan sonra yesir/kolaylığa 

é   (he) sinin ise, müşahedeye delâlet ettiğini zikreder.

 

Halvetiyye yolunun ve fikrinin önemli kollarından birisi de Uşşâki-liktir. Âşıklar yolu anlamına gelen Uşşâkilik yolunun kurucusu ise, evliyanın büyüklerinden Hz. Pir Hasan Hüsameddin'dir.

 

1475 yılında Buhara'da doğan Pir Hasan Hüsameddin Hazretlerinin soyu Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin'e kadar ulaşır.

 

Hüsameddin Uşşâki ilk tahsilini babasının himayesinde tamamladı. Babasının vefatıyla birlikte ticaretle uğraşmaya başladı. Rivâyete göre bir gece rû’yasında kendisine şöyle denilir; "Boş yere ticaretin zah-metini çekmek, hakikat ehli için zarar ve ziyandır. Arzun ahiret ticareti yani Allahu Tealâ'ya kavuşmak olsun. Sonsuz sermayeyi elde etmek için dünya mallarından yüz çevirip Anadolu şehirle-rinden Erzincan’da oturan Seyyid Ahmed Semerkandi hazretle-rine teslim ol."

 

Bu manevi işaretten sonra babasından kalan bütün mallarını ve tica-ret hayatını kardeşlerine devredip Anadolu'ya gelir, ilk olarak Erzincan'a gelen Hüsameddin Uşşâki o sırada bu şehirde bulunan Seyyid Ahmed Semerkandi'ye bağlanarak dersler almaya başlar. Kısa sürede tasavvu-fun yüksek derecelerine ulaşarak kemâle erer. Yine hocasının emri üze-rine Uşak şehrine yerleşti. Kendisine "Uşşâki" denilmesinin sebeple-rinden biri de budur.

 

Hasan Hüsameddin Uşşâki hocasının vefatından sonra talebe yetiş-tirmeye başladı. Sultan III. Murat Han'ın davet ve ricaları üzerine İstanbul'a gelip Kasımpaşa'da yaptırılan dergâha yerleşti. Bu arada İs-tanbul'da bulunan evliyanın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle de görüşür. Bu zât ona halvetîlik yolundan hilâfet verir. Hocası ise ona Kübreviyye ve Nûr-i Bahriyye yolunun hilâfetini vermiştir. Hüsameddin Uşşâki de bu iki yolu birleştirerek Uşşâkilik yolunu kurmuştur.

 

Hasan Hüsameddin Uşşâki hac farizasını eda edip dönerken Konya' da vefat etmiştir. Vasiyeti gereği İstanbul'a getirilerek Kasımpaşa'daki dergâha defnedilmiştir.

Kasımpaşa'daki bu dergâh çeşitli onarım ve tadilatlar neticesinde bu günkü konumuyla Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşâki'nin türbesini de içinde bulundurarak hizmet vermeye devam etmektedir.

 

Söz buraya gelmişken, daha evvelce bir müddet kapalı ve bakımsız kalan dergâhın bu günkü hâle gelmesinde, kendini oraya adamış olan, türbedar Nihat Öşün beyin büyük emeği olmuş, 25 yıl boyunca binanın tamiratını ve tezyinatını sağlamış ve 25 yıl boyunca dergâhta ezanlar okumuştur. Ne yazık ki kendisi 25 yılını verdiği bu yerden, fuzûli işgal gerekçesiyle, uzaklaştırılmıştır. Bu uzaklaştırılma neticesinde birçok sür-tüşme ve dedikodu olmuş. Daha sonra mülki amirlikler tarafından Tür-benin hizmet bölümündeki üst katlar yıktırılmış, Türbe son haliyle böy-lece kalmıştır.

 

Bir rivâyette şöyle anlatılır; Kasımpaşa'da Uşşâki Hazretlerinin der-gâhının yakınında Ali Efendi isminde bir zât vardır.

 

Ali Efendi misk satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Ali Efendi hac farizasını eda etmek için Mekke'ye gider. Hacı olduktan sonra Medine'ye geçip Hz. Peygamberimizi de ziyaret etmek ister. Ancak, ayaklarında meydana gelen rahatsızlık gitmesini engeller. Bu duruma çok üzülür. Bir gece rû’yasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz Ali Efendiye, "üzülme sakın! Kasımpaşadaki evlâdım Hüsameddin'in kabrini ziyaret et; O’nu ziyaret beni ziyaret gibidir," buyururlar. Sonra istanbul'a dönen Ali Efendi her gün işe gidip gelirken Uşşâki Haz-retlerinin kabrini ziyaret etmeyi kendine vazife edinir. Ölürken de bunu çocuklanna vasiyet etmiştir.

 

Uşşâki yolunun kurucusu ve ilk Piri olan bu mübarek zâta karşı üsta-dımızın (Terzi Babamın) derin bir muhabbeti vardır. Fırsat buldukça onun Kasımpaşa'daki kabrini ziyarete gider; orada zikir, sohbet ve mu-habbet meclisleri oluştururdu.

 

Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin bir başka önemli şahsi-yeti ise, Hz. Pir Abdullah Selâhaddin Uşşâki'dir. Anadolu'da yetişen büyük velilerimizden birisidir.

 

1705 yılında Rumeli'deki Kesiyre kasabasında doğdu. 20 yaşına ka-dar Kesiyre'de kalıp ilim öğrendi. Zekâ ve çalışkanlığı ile çevresinde hep ilgi uyandıran Selâhaddin Uşşâki, Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü kazanarak onun mektup işleriyle vazifelendirildi. Hekimoğlu Ali Paşa ile birlikte Mısır'a gitti.

Burada özellikle Arapçasını çok ilerletti. Allah-u Tealâ'nın bir ihsanı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı bir rağbet ve alâka uyandı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar, bulur ve görüşürdü.

 

Bir müddet sonra Ali Paşa ile tekrar İstanbul'a geri döndü. Rumeli'ye görevi gereği giden Ali Paşa beraberinde Selâhaddin Uşşâki'yi de götür-müştür. Edirne'ye vardıklarında kendisi Cemâleddin Uşşâki Efendiyi zi-yaret etmiştir.

 

Selâhaddin Uşşâki aradığı manevi sırların burada olduğuna inanıp Cemâleddin Uşşâki'ye talebe olmuştur. Selâhaddin Uşşâki artık kendini tamamen tasavvufa adayıp Ali Paşanın yanındaki “mektup görevlisi” görevinden ayrılmıştır.

 

Uzun yılları mücahede ve riyâzatla geçmiştir. Sonra hocası Cemâ-leddin Uşşâki kızını Selâhaddin Uşşâki'ye vermiştir.

 

Bir müddet sonra Selâhaddin Uşşâki İstanbul Tahir Ağa dergâhına "şeyh" olarak vazifelendirilir ve uzun yıllar burada kalıp görev yapar-ken dergâhın bir yangın sonucu yanmasıyla, ailesiyle birlikte tekrar ho-cası ve kayınpederinin yanına döner. Kısa bir müddet sonra da vefat et-miştir.

 

Rivâyetlerde onun için şöyle denilir; "Selâhaddin Uşşâki hoca-sından icazet aldıktan bir müddet sonra onun giydirdiği hırkayı çıkardı ve sakladı. Ben o hırkayı giyecek gücü ve kuvveti ken-dimde göremiyorum, dedi. "

 

Daima gizlilik üzere yürüdü. Zamanında pek kıymeti bilinmedi. Bir gece rû’yasında Muhyiddini Arabî Selâhaddin Uşşâki'ye dört satırlık bir yazı okuttu. Bu yazılar; Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Mârifete dairdi. Uyandığında kendisinin bütün ilâhi sırlara kavuştuğunu idrak etti. Selâhaddin Uşşâki'nin 200'e yakın eseri mevcut olup bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle yazılmıştır. Kabri ise uzun yıllar görev yaptığı Tahir Ağa dergâhının bahçesindedir.