MİŞKÂTÜ’L ENVÂR NÛRLAR HAZİNESİ 101 KUDSÎ HADİS

Manâsı Allah'a, ifadesi Hazreti Peygambere aid olan hadis.

Hazreti Peygamber'in Allah Teâlâ'dan rivayetle ifade buyurduğu hadislere "Kudsi Hadis" denir. Hz. Peygamber'in istediği ibare ile ifade etmek üzere bazen Cibril (a.s) vasıtasıyla ve bazen de vahiy, ilham ve rüya suretiyle Allah Teâlâ'dan rivâyet ettiği hadistir. "Kudsi hadislerin, bir taraftan ilk kaynak olarak Allah Teâlâ'ya izafe edilmesi, diğer taraftan Hz. Peygamber'in hadisleri arasında ve hadis lafzıyla zikredilmesi, bunların bazı yönlerinden Hz. Peygamber'in hadislerine benzerliğini ortaya koymaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerim Allah kelâmı olup Hz. Peygambere vahyolunmuştur; kudsî hadislerin de ilk kaynağı Allah Teâlâ olduğuna ve Hz. Peygamber tarafından ondan rivayet edildiğine göre, bunlar da vahiydir. Binaenaleyh, vahiy olmak bakımından Kur'ân-ı Kerim'le hadis-i kudsî arasında herhangi bir fark mevcut değildir. Bununla beraber Kudsî hadisler Kur'an'dan sayılmazlar; "her ikisinin de kendilerine has özellikleri vardır ve bu özellikler ikisinin aynı şey olmalarına engel teşkil ederler" Talat Koçyiğit, Hadis Istılahlarla Ankara 1980, s. 123-124).

Kudsî hadislerle Kur'an-ı Kerîm arasındaki fark konusunda İslâm âlimleri iki görüş beyan etmişlerdir:

A- Kudsî hadislerin manâsı ve sözleri Allah'tandır.

1. Bu hadisler Allah'a nisbet edilmiş ve "Kudsî", "ilâhî" ve "Rabbani" diye tavsif edilmiştir.

2. "Ey kullarım" gibi Allah'ı ifade eden birinci şahıs zamirleri kullanılmıştır.

3. Kudsî hadislerin ilk kaynağı Allah Teâlâ'dır., hitap O'nundur, Hz. Peygamber râvî durumundadır. Nitekim bu tür hadislerin başında genellikle şu ibareler görülür: "Rasûlüllah Rabbinden rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurdu..." veya "Rasûlüllah'ın rivayet ettiği hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu... "

Bununla beraber Kur'an-ı Kerîm'in özelliklerine sahip değillerdir. Zira; manâ ve lafız yönünden Kur'an-ı Kerîm'deki i'caz kudsî hadislerde yoktur. Kur'an tevâtür yoluyla, kudsî hadisler âhâd yolla nakledilmişlerdir. Kur'an âyetlerinin manâ ile rivayeti câiz değildir. Kur'an âyetleri namazda okunur, cünüp iken okunmaz ve abdestsiz dokunulmaz. Kudsî hadisler böyle değildir (bk. Muhammed Accâc el-Hatîb, es-Sünnetu Kable't-Tedvîn, Kâhire 1383/1963, s.22).

B- Âlimlerin çoğuna göre kudsî hadislerin manâsı Allah'a, lafzı Hz. Peygambere aittir. Allah'ın, vahiy, ilham ve rüyâ yoluyla kendisine bildirdiği ilâhî mesajları manâlarına uygun ifadelerle nakletmiştir.

Kudsî hadisler, Allah'ın kudret ve azametinden, rahmetinin genişliğinden, ihsanının bolluğundan söz ederler. Helâl, haram şeklinde ahkâma taalluk etmezler. Bu hadisler yüz adedi bulur. Bazı âlimler kudsî hadisleri ayrı eserlerde toplamışlardır. Bunlardan Abdurraûf el-Münâvî (1031/1622) "el-İthâfâtü's-Seniyye bi'l-Ehâdîsi'l Kudsiyye" isimli eserinde alfabetik sırayla tasnif etmiştir (Kettânî, er-Risâletü'l-Müstatrafe, İstanbul 1986, s.81).

Bazı kudsî hadisler: Ebû Hureyre Rasûlüllah'ın (s.a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Teâlâ buyurdu ki; Adem oğlunun her ameli kendisi içindir, ancak oruç" böyle değildir. Çünkü o, sırf benim rızam için yapılan bir ibadettir. Onun mükâfatını bizzat ben vereceğim" (Müslim, Sıyâm, 161,163). Yine Ebû Hureyre'nin Rasûl-ü Ekrem'den rivayetine göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kulum bir iyilik yapmaya azmeder takat bir engelden dolayı onu yapamazsa, onun için bir hasene sevabı yazarım. Azmettiği iyiliği yaparsa on haseneden yediyüz misline kadar sevap yazarım. Bir kötülük yapmaya teşebbüs eder de vazgeçerse, ona hiçbir günah yazmam. Eğer niyetlendiği kötü işi yaparsa yalnız bu günah yazarım." (Müslim, İmân, 204). "Sâlih kullarım için Cennet'te, hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın düşünemediği birtakım nimetler hazırladım" (Müslim, Kitâbü'l Cenne, 2,3,4).

Nuri TOPALOĞLU

Müellifin Giriş ve Sonuç bölümlerinde bildirdiğine göre Mişkâtü’l Envâr’ın kaleme alınması, Mekke’de Harem-i Şerîf’te 599/1202 yılında, Cumâde’l-âhir ayının son pazar günü tamamlandı.
Kitabını, kim olursa olsun, kırk hadîs ezberlemek sûretiyle Muhammed Ümmetine hizmet edenlere vaad edilen ilâhî lûtuftan faydalanmak için telif ettiğini belirtir.

Gerçekten yüz bir hadîs ihtivâ eden Mişkâtü’l Envâr’ın üç kısma ayrıldığı ve hadîslerin şöyle taksim edildiği görülür :
Birinci bölümde 40
İkinci bölümde 40
Üçüncü bölümde 21 hadîs

Birinci bölüm, kendi isnad silsilesine sâhip hadîsleri ihtivâ eder.
Bu silsilelerde, İbn Arabî’den Hz. Muhammed (sav)’e kadar, hadîs nakleden bütün şahıslar yer alır.
Yine bu silsileler Şeyh’in sık görüştüğü ve hepsi değilse bile hemen çoğu Tasavvuf’a mensub olan râvîler hakkında da geniş bilgi sâhibi olma imkânı veriyor.
İşte, onun ifâdesiyle, hadîs rivâyetine has lûtuflara iştirâklerini sağlamak için zikrettiği bu şahısların listesi :
- İbn Kasım et-Temîmî : 1, 6, 28, 36 ve 37. hadîslerde.
- Yûnus b. Yahyâ el-Hâşimî : 2, 3, 4, 5, 7, 8, 9, 11, 12, 13, 15, 17, 19, 20, 22, 27 ve 38. hadîslerde.
- El-Mes’ûd Abdullah ibn Bedr el-Habeşî ki, bu zât Ebü’l Ganâim ibn Ebi’l-Fütûh el-Harrânî’nin âzadlısıdır (Bunu üçüncü hadîsin sened bölümünden öğreniyoruz) : 3, 10, 21, 25, 33, 35, 37, 39 ve 40. hadîsler.
- Ebû Abdullah Muhammed ibn Hâlid es-Sadefî et-Tilimsânî : 5, 8, 9, 12, 15, 19 ve 22. hadîsler.
- Ebu’l-Hasen (veya Hüseyin) Ali İbn Abdillâh ibn Abdirrahmân el-Faryâbî el-Lahmî : 7, 13, 20 ve 26. hadîsler.
- Ebu Velîd ibn Ahmed el-Maâfirî : 14. hadîs.
- Ahmed ibn Muhammed ibn Ahmed ibn İbrâhîm : 18, 24 ve 29. hadîsler.
- Ebû Tâhir es-Selefî : 23, 24 ve 40. hadîsler.
- Ebû Bekr Muhammed ibn Abdillah ibnü’l-Arabî : 27 ve 32. hadîsler.
- Ez-Zekî ibn Ebî Bekr el-Irâkî : 30. hadîs.
- Şerîh ibn Muhammed ez-Za’bî :31. hadîs.

Şeyh-i Ekber’in naklettiği hadîslerin çoğu, başlıca muhaddislerin eserlerinde yer almaktadır.
Fakat o her zaman metinlerin bütününü vermez ; ve hattâ ortasını çıkardıktan sonra bir hadîsin iki ayrı parçasını ard arda koyduğu olur (16. hadîste durum böyledir).

İkinci bölüm kırk Haber ihtivâ eder.
Burada, rivâyet zinciri artık zikredilmez.
Yazar sâdece hadîsin alındığı kitabın ismini verir.
Yalnız, Yûnus b. Yahyâ tarafından nakledilen 33. hadîs istisnâ teşkîl eder.

İkinci bölümdeki hadîsler, Mişkât’ın öteki iki bölümündekilerden umûmiyetle daha kısadırlar.
Bunlardan on kadarı eski Mukaddes kitaplardandır.
Suhuf-i Münezzeleden gelen 7. hadîs böyledir ; ve Vehb b. Münebbih tarafından nakledilmiştir.
Aynı şekilde 8, 10, 12, 18, 19, 25, 27 ve 28. ve muhtemelen 14. hadîsler çoğu Kâ’b el-Ahbâr tarafından olmak üzere, Tevrat’tan nakledilmiştir. 1, 2, 3, 4, 35, 36 ve 37 numaralı haberler ise İsmail b. İbrâhîm el-Herevî el Ansârî (481/1088)’nin “Derecâtü’t-Tâibîn ve Makâmâtü’l-Kâsıdîn : Tevbe Edenlerin Dereceleri Ve Hakîkat Peşinde Olanların Makamları” adlı eserinden alınmadır.
Hemen belirtelim ki bu derecelerin ilk üçü , özellikle peygamberlerden birini ele alıp işler.
Onlar şu peygamberlerdir :
İbrâhîm, Mûsâ ve Dâvud. El-Fütûhâtü’l-Mekkiye (64 ve 65. bölümler)’de İbn Arabî Hasan en-Nakkaş (Ali b. Ebî Talib’ten) ’dan “Hadîsü Mevâkıfi’l-Kıyâme : Kıyâmetin Durakları Hadîsi” ismi ile tanınan uzun bir hadîs nakleder.
Bu hadîs 9, 13, 15, 20, 26, 29 ve 38. sıralardaki haberlerde parçalar halinde karşımıza çıkar.
Son bölümü ise 101 numara ile Mişkât’ın son hadîsi olarak tekrarlanır.
Tam bir isnadla nakledilmiş olan bu sonuncunun dışında eserin üçüncü bölümünde yer alan hadîsler sadece Şeyh-i Ekber’in atıfta bulunduğu kaynaklar tarafından zikredilen rivâyet zincirlerine sahiptirler.
İbn Arabî, 100 ilâhî hadîsi bir bütün halinde toplamayı arzu ettiğini açıklayarak bu eseri meydana getirir.
Fakat:
“Allahü vitrun yuhibbü’l-vitra : Allah tektir ve tek olanı sever” (Buhârî, Daavât, 69 ; Müslim, Zikr, 5) şeklindeki Hz. Peygamber (sav)’ in sözünü göz önünde bulundurarak onlara bir hadîs daha ilâve eder.

Mişkâtü’l Envâr’ın Fransızca tercümesi, onun iki neşrinden istifade ile yapıldı :
Biri Halep (1346/1927) baskısı ki yer yer hataları vardır.
Diğeri Kahire (1369/1951) baskısı olup harekeli bir metin de vermiştir. Kelime varyantı ortaya çıkınca, ilgili hadîsin bulunduğu tenkitli ve izahlı yayınlara başvurduk.
Son olarak Fransızca tercümede isnad zincirinin tamamının verilmediğine işaret edelim.

Mişkât: İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil.

Envâr : (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.

el-Kibrîtü’l-Ahmer : Bu mertebeye sahip kimsenin (İbn Arabî’nin de bu mertebeye ulaştığı düşünülmektedir.) Simya ilmi (kimya ilmi değil) vasıtasıyla harfler ve sayılar üzerinde bazı değişimler meydana getirerek kozmik planda bunlara tekabül eden eşya ve varlıklar üzerinde tasarrufta bulunabileceği söylenmektedir. Ama aslında “el-İnsanü’l-Kâmil” in kasdedildiği bir gerçektir.

Kütüb-i Sitte : 6 hadis imamının sahîhlerinin toplamı. Bu imamlar: Buhârî (194/810) , Müslim (261/875) , Tirmizî (279/892) , İbn Mâce (273/886) , Ebû Dâvud (275/889) ve Nesâî (303/915).

Michel Vâlsan : Mişkâtü’l Envâr’ı Fransızcaya tercüme eden Muhammed Valsân’ın babasıdır ki Müslüman adı Mustafa’dır. Şâzelî şeyhi olup, İbn Arabî’den Fransızcaya tercümeleriyle tanınmıştır. 1974’te vefat etmiştir.

Zâhid : (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.

Râvî : Rivayet eden. İnsanlara haberleri nakleden. * Hadis nakleden. * Söyleyen, anlatan.

Mütâlâa : Bir işi etraflıca düşünmek, okumak, tetkik etmek.

Sünen : Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet)

Menzil : İnilen yer. Konulacak yer. * Yer. Dünya. Ev. * Mesafe.

İhtisârât : İcmâl etmek. Sözün kısaltılması. Kısaltmak. * Mat: Sadeleştirme, basitleştirme. Hesapta bir tenasübü en küçük haddine indirme.

Telif : Eser yazmak.

Muhaddis : Hadis ilminin bir çok usul ve füruunu bilen zât. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) hâl ve sözlerini bize nakleden ve hadis ilminin mütehassısı.

Mâruz : Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.

İsnad : Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek. * Bir nesneye, bir şeye dayanmak

Silsile : Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.

İhtivâ : İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak. Bir şeyi toplamak ve korumak.


Rahmân ve Râhim olan Allah’ın adıyla.

Allah’ın salât ve selâmı Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve ashâbı üzerine olsun.
Allah’a muhtac durumda olan Muhammed b. Ali b. Muhammed ibnü’l-Arabî et-Tâî el-Hâtimî el-Endelûsî -Allah kendisine hüsn-i hâtime nasîb etsin, şöyle diyor :

Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
Müttakîlerin âkıbetleri hayırlı olur.
Kudret ve kuvvet yüce Allah’ındır.
Salât ve selâm âlemlerin efendisi Muhammed, onun temiz âilesi, ashab ve tâbiîn ve bütün mü’minler içindir.

İbn Abbas’tan nakledilen bir hadîs vardır :
“Ümmetim için benim sünnetimden kırk hadis hıfzedenin kıyâmet gününde ben şefâatçisi olacağım” buyurulur.
.
Aynı meâlde Enes b. Mâlik’ten şu rivâyet vardır :
.
Resûlullah (sav) buyurdu : “Kim ki ümmetim için, ihtiyaç duydukları hususlarda kırk hadîs hıfzederse Allah onu fakih ve âlim olarak kaydeder”
( Aclûnî , Keşfü’l-hafâ, II, 340; Süyûtî , el-Câmiu’s-Sağîr, II, 170.)

İnsanın, dönüş yeri olan âhirete dünyâsından daha muhtaç olduğunu düşünerek, 599 senesinde Mekke’de – Allah orayı himâye etsin – bulunduğum aylarda bu kırk hadîsi topladım.
Burada özellikle Allah’a isnâd edilen (kudsî) hadisleri alma şartı üzerinde durdum.

Bunlara, rivâyet hakkına sâhip olup da, kaydettiğim hadîslerden merfû olarak Allah’a isnâd edilen, fakat Resûlullah (sav)’e isnâd edilmemiş olan 40 hadîs ilâve ettim.

Daha sonra 21 hadîs daha ekledim.
Böylece 101 ilâhî (kudsî) hadîse ulaşmış oldu.
Allah bizi ve sizi ilimden faydalandırsın.
İhsan ve bereketiyle bizleri ilim ehlinden kılsın.
O her şeye Kadîr’dir.

Muhtac: İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.

Hüsn-i hâtime : Neticeyi iyi bir halde bitirme. * İman ile âhirete gitmek. Kelime-i şehadet söyleyerek ölmek.

Tâbiîn : Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab)
.
Hıfz : Saklama. Koruma. Siyanet. Muhafaza. * Ezber etmek. Hatırda tutmak. Kur'an'ı ezberde tutmak.

Merfû : Yükseltilmiş. Yüksekte. Terfi ettirilmiş. Ref' olunmuş.

1. HADÎS :

عَنْ أَبِي ذَرْ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ فِيمَا رَوَى عَنْ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى إنَّهُ قَالَ : يا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّمَ عَلَى نَفْسِي وَ جَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرّماً فَلَا تَظَالُمُوأ . يَا عِبَادِي كُلُّكُمْ ضَالٌّ إِلَّا مَنْ هَدَيْتُهُ فَاَسْتَهْدُونِي أَهْدِكُمْ . يَا عِبَادِي كُلُّكُمْ جَاءِعٌ إِلَّا مَنْ أَطْعَمْتُهُ فَاَسْتَطْعِمُونِي أُطْعِمْكُمْ . يَا عِبَادِي كُلُّكُمْ عَارٍ إِلَّا مَنْ كَسَوْتُهُ فَاَسْتَكْسُونِي اَكْسُكُمْ . يَا عِبَادِي إِنَّكُمْ تُخْطِءُونَ بِالَّيْلِ وَ النَّهَارِ وَ أَنَا اَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً فَاَسْتَغْفِرُونِي أَغْفِرْ لَكُمْ . يَا عِبَادِي إِنَّكُمْ لَنْ تَبْلِغُوا ضَرِّي فَتَضُرُّونِي وَ لَنْ تَبْلِغُوا نَفْعِي فَتَنْفَعُونِي . يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَ آخِرَكُمْ وَ إِنْسَكُمْ وَ جِنَّكُمْ كَانُوا عَلَى أَتْقَى ٌضلْبِ رَجُلٍ وَاحِدٍ مِنْكُمْ مَا زَادَ ذَالِكَ فِي مُلْكِي شَيْءاً

Ebû Zer nakleder, Allah Teâlâ'dan rivâyet ederek Peygam­ber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ey Kullarım! Ben kendi zâtıma zulmü haram ettim, onu si­zin aranızda haram kıldım.
O hâlde birbirinize aslâ zulmetme­yin.
Ey kullarım! Benim hidâyete erdirdiğim müstesnâ hepiniz dalâlettesiniz!
O hâlde Ben'den hidâyete erdirilmenizi isteyiniz ki sizi hidâyete erdireyim.
Ey kullarım! Benim yedirdiklerim müstesnâ hepiniz açsınız; o hâlde benden yiyecek isteyiniz ki size yiyecek vereyim.
Ey kullarım! Benim giydirdiklerim müstesnâ hepiniz çıplaksınız.
Benden giyecek isteyiniz ki sizi giydi­reyim.
Ey kullarım! Siz gece gündüz günah işlersiniz, Ben bü­tün günahları bağışlarım.
Benden mağfiret dileyin ki sizi ba­ğışlayayım.
Ey kullarım! Siz Bana hiçbir zarar veremeyeceği­niz gibi, Bana bir faydanız da olamaz.
Ey kullarım! Sizin önceki ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, en müttakî kalbe sâhip kimseler olsaydınız bile, Benim mülkümde herhangi bir fazlalık olmazdı.
Ey kullarım! Sizin önceki ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz en kötü kalbe sâhib kimseler olsaydınız bile Benim mülkümde herhangi bir noksanlık olmazdı.
Ey kullarım! Sizin önceki ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz bir yerde hep birlikte ayağa kalkıp Ben'den istekte bulunsanız, herkesin istediği şeyi veririm de, bu Benim nezdimde ancak iğnenin de­nize daldırıldığı zaman eksilttiği şey kadar bir noksanlığa yol açar.
Ey kullarım! Bu saydıklarım sizlerin amelleriniz ve Be­nim onlara verdiğim karşılıklar.
Kim bir iyilik bulursa, Allah'a hamdetsin!
Kim bunun dışında bir şey bulursa, ancak kendini kötülesin!”
(Müslim, Birr, 55)

Rivâyet : Hikâye edilen hâdise veya söz. * Bir hâdisenin başkalarına anlatılması. * Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması.

Haram : Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.

Hidâyet : Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

Müstesnâ : İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan.

Dalâlet : İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık

Mağfiret : (Magfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.

Nezd : f. Yan. Yakın. Karib. * Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)

2. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهِ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ :

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : اَنَا اَغْنَا اَلشُّرَكَاِْ عَنْ الشِّرْكِ فَمَنْ عَمِلَ عَمَلاً اَشْرَكَ فِيهِ غَيْرِي فَاَنَا مِنْهُ بَرِيءٌ وَهُوَ لِلَّذِي أَشْرَكَ

Ebû Hureyre (radiyallahu anhu)'den:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyuruyor:
“Ben ortakların, ortaklıktan (şirk) en çok müstağnî olanıyım.
Kim bir amel işler de o konuda Ben'den başkasını ortak ederse,
Benim o işle bir il­gim olmaz; o iş ortak kıldığı şeye âit olur.”
(Müslim, Zühd, 46)

Müstağnî : (Gani. den) Kimseden bir menfaat beklemeyen, bir şey istemeyen, istiğna eden, kimseye ihtiyacı olmayan. Gönlü tok, tok gözlü. Çekingen, nazlı. * Gerekli ve lüzumlu bulmayan.

3. HADÎS:

عَنْ أبِي أُمَامَة عَنْ النَّبِيِّ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ:

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: إِنَّ أَغْبَطَ أَوْلِيَاءِي عِنْدِي الْمُؤْمِنُ خَفِيفُ الْحَاذِذُو حَظًّ مِنْ صَلَاةٍ أَحْسَنَ عَبَادَةَ رَبِّهِ وَ اَطَاعَهُ فِي السِّرِّ وَ الْعَلَانِيَةِ وَ كَانَ غَامِضاً فِي النَّاسِ لَا يُشَارُ إِلَيْهِ بِالْأَصَبِعِ وَ كَانَ رِزْقُهُ كَفَافاً فَصَبَرَ عَلَى ذَالِكَ ثُمَّ نَقَرَ بِيَدِهِ ثُمَّ قَالَ عُجِّلَتْ مَنِيَّتُهُ وَ قَلَّتْ بَوَاكِيهِ وَ قَلَّ تُرَاثُهُ

Ebû Ümâme, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakleder:
Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyuruyor:
“Benim nazarım­da velîlerimin en imrenilecek durumda olanı, şu vasıflara sâhib olan mü'mindir:
Malı azdır, namazdan lezzet alır, Rabbine en güzel şekilde kullukta bulunur, gizli ve açık her durumda O'na itâat eder.
İnsanların içinde âdetâ kaybolmuştur, parmakla gösterilemez.
Rızkı kendine yetecek kadar olup, buna sabre­der.”
Sonra (Hz. Peygamber) eliyle vurarak şöyle devâm etti:
“Onun ölümü çabuk, ağlayanları ve mîrâsı az olur.”
(Tirmizî, Zühd, 35; İbn Mâce, Zühd, 4; Ahmed b. Hanbel, V, 252.)
.
“İbn Arabî, Fütûhât'ın 73. bâbında, burada sözü edilen şahısların Melâmetiyye olduğunu açıklar.
Istılâhât'ında onları şöyle târif eder:
“Bunlar bâtınlarında olan şeyden zâhirlerinde hiçbir iz görünmeyen kimselerdir: bunlar en yüksek mânevî topluluktur.”

Azîz : İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.

Celîl : Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek.

Nazar : İtibar. Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar.

Velî : Sahib, mâlik. * Evliya. * Muin. Muhafaza eden. * Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse. * Sıddık.

Rızk : Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet. Allah'ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekaya sebeb olan nimet.

4. HADÎS :
عَنْ أَنَسْ بِنْ مَالِكْ قَالَ :

بَيْنَمَا رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ جَالِساً إذْ رَأَيْنَاهُ يَضْحَكُ حَتَّى بَدَتْ ثَنَايَاهُ فَقَالَ عُمَرُ مَا أَضْحَكَكَ يَا رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهِ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ بِأَبِي أَنْتَ وَ أُمِّي قَالَ : رَجُلَانِ مِنْ ااُمَّتِي جَثَيَا بَيْنَ يَدَيْ رَبِّ الْعِزَّةِ تَعَالَى فَقَالَ أَحَدُهُمَا يَا رَبِّ خُذْلِي بِمَظْلَمَتِي مِنْ أَخِي فَقَالَ اَعْطِ اَخَاكَ مَظْلَمَتَهُ قَالَ يَا رَبِّ لَمْ يَبْقَ مِنْ حَسَنَاتِي سَيْءٌ قَالَ يَا رَبِّ فَلْيَحْمِلْ عَنِّي مِنْ أَوْزَارِي وَ فَاضَتْ عَيْنَا رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ بِالْبُكَاءِ ثُمَّ قَالَ إِنَّ ذَالِكَ لَيَوْمٌ عَظِيمٌ يَوْمٌ يَحْتَاجُ النَّاسُ فِيهِ اَنْ يُحْمَلَ مِنْ اَوْزَارِهِمْ قَالَ فَيَقُولُ اللّهِ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لِالطَّالِبِ إِرَفَعْ رَأْْسَكَ وَ انْظُرْ إِلَى الِجِنَانِ فَرَفَعَ رَاْسَهُ فَقَالَ يَا رَبِّ أَرَى مَدَايِنَ مِنْ فِضَّةٍ وَ قُصُوراً مِنْ ذَهَبٍ مُكَلَّلَةً بِاللُّؤْلُؤِ لِاَيِّ نَبِيٍّ هَذَا لِاَيِّ شَهِيدٍ هَذَا قَالَ هَذَا لِمَنْ اَعْطَانِي الثَّمَنَ قَالَ يَا رَبِّ وَمَنْ يَمْلِكُ ذَالِكَ قَالَ أَنْتَ تَمْلِكُهُ قَالَ بِمَاذَا يَا رَبِّ قَالَ بِعَفْوِكَ عَنْ أَخِيكَ قَالَ يَا رَبِّ قَدْ عَفَوْتُ عَنْهُ قَالَ اللّهُ تَعَالَى خُذْ بِيَدِ اَخِيكَ فَاَدْخِلْهُ الْجَنَّةَ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ عِنْدَ ذَالِكَ إِتَّقُوا اللّهُ وَ أَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ فَإِنَّ اللّه يُصْلِحَ بِيْنَ الْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ

Enes b. Mâlik nakleder: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oturmakta iken, birden bire dişleri görünecek kadar güldüğünü gördük.
Ömer sordu:
“Anam babam hakkı için söyle Yâ Resûlullah, seni gül­düren şey nedir?”
Hz. Peygamber cevap verdi:
“Ümmetimden iki kişi, izzet sahibi olan Rabb Teâlâ'nın huzûrunda diz çökmüşler, birisi şöyle diyor:
“Yâ Rabbî, karde­şimden benim hakkımı alıver!”
Allah (suçlanana):
“Kardeşinin hakkını ver!” buyurdu.
“ Yâ Rabbî! İyiliklerimden (ona verecek) hiçbir şey kal­madı!” dedi,
“ Yâ Rabbî, öyleyse günahlarımdan bir kısmını yüklensin!”
dedi (şikâyet eden).
Bu sırada Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gözleri yaşla doldu.
Sonra şöyle buyurdu:
“Bu gerçekten korkunç bir gündür.
Öyle bir gün ki, in­sanlar günahlarından bir kısmının (başkası tarafından) yükle­nilmesine ihtiyaç duyacaklardır.”
Sonra şöyle devâm etti:
“Azîz ve Celîl olan Allah şikâyet sahibine şöyle diyecek:
“Başını kal­dır ve Cennet bahçelerine bak!”
O başını kaldıracak ve haykıra­cak:
“Yâ Rabbî, gümüşten şehirler ve incilerle süslenmiş altın­dan köşkler görüyorum. Bu hangi peygambere, hangi şehide âittir?”
“Bana bedelini verenindir!” diyecek (Allah).
“Peki buna kim sâhib olabilir Yâ Rabbî?”
“Ona sen sâhib olabilirsin!”
“Nasıl Yâ Rabbî?”
“Kardeşini affederek!”
“Affettim gitti Yâ Rabbî!”
Bunun üzerine Yüce Allah buyuracak ki:
“Kardeşinin elin­den tut ve onu cennete koy!”
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) devâmla şöyle buyurdu:
“Allah'tan korkun, aranızdaki münâsebetleri düzeltin”. Şüphesiz Allah kıyâmet gününde mü'minlerin arasını düzeltir.”
(Hâkim ve Beyhaki)

İzzet : Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük. * Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak. * Bulunmaz derecede az olan şey.

Münâsebet : İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بِيْنِكُمْ وَأَطِيعُوا اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

“Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.” (Enfal 871)

5. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ :

لَمَّا خَلَقَ اللّهُ الْجَنَّةَ وَالنَّارَ أَرْسَلَ جِبْرَاءِيلَ إِلَى الْجَنَّةِ قَالَ : إِنْظُرْ إِلَيْهَا وَ إِلَى مَا أَعْدَدْتُ لأِاَهْلِهَا فِيهَا فَجَاءَهَا فَنَظَرَ إِلَيْهَا وَ إِلَى مَا أَعَدَّ اللّهُ لِاَهْلِهَا فِيهَا فَرَجَعَ إِلَيْهِ فَقَالَ وَ عِزَّتِكَ لَا يَسْمَعُ بِهَا أَحَدٌ إِلَّا دَخَلَهَا فَاَمَرَ بِهَا فَحُجِبَتْ بِالْمَكَارِهِ قَالَ إِرْجِعْ إِلَيْهَا فَانْظُرْ إِلَيْهَا وَإِلَى مَا أَعْدَدْتُ لِاَهْلِهَا فِيهَا قَالَ فَرَجَعَ إِلَيْهِ فَقَالَ وَ عِزَّتِكَ لَقَدْ خَشِيتُ أَنْ لَا يَدْخُلَهَا أَحَدٌ فَقَالَ إِذْهَبْ إِلَى النَّارِ فَانْظُرْ إِلَيْهَا وَإِلَى مَا أَعْدَدْتُ لِاَهْلِهَا فِيهَا فَإِذَا هِيَ يَرْكَبُ بَعْضُهَا بَعْصاً فَرَجَعَ إِلَيْهِ فَقَالَ وَ عِزَّتِكَ لَا يَسْمَعُ بِهَا أَحَدٌ فَيَدْخُلَهَا فَأَمَرَ بِهَا فَحُفَّتْ بِالشَّهَوَاتِ قَالَ إِرْجِعْ إِلَيْهَا فَانْظُرْ إِلَيْهَا وَإِلَى مَا أَعْدَدْتُ لِاَهْلِهَا فِهَا قَالَ فَرَجَعَ إِلَيْهَا فَإِذَا هِيَ قَدْ حُفَّتْ بِالشَّهَوَاتِ فَرَجَعَ إِلَيْهِ فَقَالَ وَ عِزَّتِكَ لَقَدْ خَشِيتُ اَنْ لَا يَنْجُوَ مِنْهَا أَحَدٌ إِلَّا دَخَلَهَا

Ebû Hureyre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakleder:
“Allah, cennet ve cehennemi yarattığı vakit Cebrâil'i cenne­te gönderdi ve şöyle buyurdu:
“Cenneti ve cennet ehli için hazır­ladıklarımı gözden geçir!” Cebrâil, cenneti ve cennet ehli için hazırlanan şeyleri gözden geçirdi; geri dönünce şöyle dedi:
“İz­zetine yemîn ederim ki, cenneti işitip de oraya girmek isteme­yecek kimse tasavvur edemiyorum!”
Bunun üzerine Allah em­retti de cennet hoşa gitmeyecek şeylerle örtüldü. Allah Cebrâil'e:
“Dön oraya! Cenneti ve cennet ehli için hazırla­dığım şeyleri gözden geçir.” buyurdu,
Cebrâil dönünce:
“İzzetine yemîn ederim ki, oraya hiç kimsenin girememesinden korktum!” de­di.
Allah Cebrâil'e buyurdu:
“Cehenneme git, orayı ve cehen­nem ehli için hazırladığım şeyleri gözden geçir!”
Cebrâil bir de ne görsün, birbirinin sırtına binmişler!
Dönüp Allah'a dedi ki:
“İzzetine yemîn ederim, cehennemi işitip de oraya girmek iste­yecek kimse tasavvur edemiyorum.”
Bunun üzerine Allah em­retti ve cehennem nefsin arzu duyacağı şeylerle örtüldü.
Allah Cebrâil'e:
“Dön oraya! Cehennem ve cehennem ehli için hazırladığım şeyleri gözden geçir!” dedi.
Cebrâil cehenneme döndü, bir de ne görsün, orası nefsin arzu duyacağı şeylerle donatıl­mış!
Dönüp Allah'a dedi ki:
“İzzetine yemîn ederim, hiç kimse­nin cehennemden kurtulamayıp muhakkak oraya gireceğin­den korktum.”
(Tirmizî, Cennet, 20; Ebû Dâvûd, Sünnet, 25; Ahmed b. Hanbel, II 233,373)

Cebrâil : (Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.) bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek (A.S).

6. HADÎS:

...عَنْ أَبِي بَكْرِ الصِّدِّيقْ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ وَ قَالَ بِاللّهِ الْعَظِيمُ لَقَدْ حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ الْ مًُْصْطَفَا صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ وَقَالَ بِاللّهِ الْعَظِيمُ لَقَدْ حَدَّثَنِي جَبْرَاءِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ سَلَّمُ وَقَالَ بِاللّهِ الْعَظِيمُ لَقَدْ حَدَّثَنِي بِهِ مِيكَاءِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ سَلَّمُ وَقَالَ بِاللّهِ الْعَظِيمُ لَقَدْ حَدَّثَنِي إِسْرَافِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ وَ قَالَ

قَالَ اللّهُ تَعَالَى: يَا إِسْرَافِيلُ بِعِزَّتِي وَ جَلَالِي وَ جُودِي وَ كَرَمِي مَنْ قَرَاَ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ مُتَّصِلَةً بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ مَرَّةً وَاحِدَةً أَشْهَدُوا عَلَيَّ أَنِّي قَدْ غَفَرْتُ لَهُ وَ قَبِلْتُ مِنْهُ الْحَسَنَاتِ وَ تَجَاوَزْتُ عَنْهُ السَّيِّءَاتِ وَلَا أُحْرِقُ لِسَانَهُ فِي النَّارِ وَ أُجِيرُهُ مِنْ عَذَابِ النَّار ِوَ عَذَابِ الْقِيَامَةِ وَ الْفَزَعِ الْاَكْبَرِ وَ يَلْقَانِي قَبْلَ الْأَنْبِيَاءِ وَ الْأَوْلِيَاءِ أَجْمَعِينَز

Ebû Bekr es-Sıddîk (radiyallahu anhu) dedi ki :
Azîm olan Allah için, Muhammed Mustafâ (sallallahu aleyhi ve sellem) bana nakletti ki:
“Azîm olan Allah için, bana Cebrîl aleyhisselâm nakletti,
Azîm olan Allah için, bana Mikâîl aleyhisselâm nakletti,
Azîm olan Allah için, bana İsrâfîl aleyhisselâm nakletti,
Yüce Allah şöyle buyurdu:
“Ey İsrâfil, izzetim, celâlim, cömertliğim ve keremim üzeri­ne yemîn ederim ki,
Kim Bismillâhirrahmânirrahîm'le bir­likte arkasından Fâtiha sûresini bir kere okursa,
Şâhid olunuz ki Ben muhakkak o kimseye mağfirette bulunurum; Onun iyi­liklerini kabul ederim ve kötülüklerini affederim.
Onun dilini ateşte yakmam;
Kendisini cehennem azâbı, kıyâmet azâbı ve “büyük korku” dan kurtarırım.
Ve o, Bana bütün peygamberler ve velîlerden önce kavuşur.”

Azîm : Büyük. Yüce. Çok ileri.

Mikâîl : Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike)

İsrâfîl : Dört büyük melekten biri olup Kıyamet günü cesedlere nefh-i ruh etmeğe ve Sur'u üfürmeğe vazifelidir. (Bak: Melâike)

Melâike : Büyük meleklerin büyükleri: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil (A.S.).

Azrâil : Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir.

Mağfiret : (Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.

Azâb : Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.

7. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ اللّهُ تَعَالَى: شَتَمَنِي أَبنُ آدَمَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَشْتِمَنِي. وَيُكَذِّبُنِي وَمَا يَنْبَغِي لَهُ أَمَّا شَتْمُهُ فَقَوْلُهُ إِنَّ لِي وَلَداً وَ أَمَّا تَكْذِيبُهُ فَقَوْلُهُ لَيْسَ يُعِيدُنِي كَمَا بَدَأَنِي. عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: كَذَّبَنِي أَبنُ آدَمَ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ ذَالِكَ وَ شَتَمَنِي وَلَمْ يَكُنْ لَهُ ذَالِكَ فَأَمَّا تَكْذِيبُهُ إِيَّيَ فَقَوْلُهُ لَنْ يُعِيدَنِي كَمَا بَدَأَنِي وَ لَيْسَ أَوَّلُ الْخَلْقِ بِأَهْوَنَ عَلَيَّ مِنْ إِعَادَتِهِ وَ أَمَّا شَتْمُهُ إِيَّيَ فَقَوْلُهُ أَتَّخَذَ اللّهُ وَلَداً وَ أَنَا الْأَحَدُ الصَّمَدُ لَمْ أَلِدْ وَلَمْ اُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لِي كُفُواً أَحَدٌ

Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakleder:
“Allah Teâlâ buyurdu:
“Âdem oğlu Bana noksan sıfat isnâd eder.
Hâlbuki ona, Beni noksan sıfatla tavsif etmek gerekmez­di.
Âdem oğlu beni yalanlamak da ister ki, bu da ona yakışmaz­dı.
Onun bana noksan sıfat isnâdı, (güyâ İsâ) benim oğlum oldu­ğudur.
Beni yalanlaması da:
“Allah beni ilk yarattığı gibi iâde sûretiyle yaratacak değildir!” demesidir.

Ebû Hureyre, aynı isnâdla Hz. Peygamber'den şu hadîsi nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah buyurdu:
“Âdem oğlu Beni ya­lanlar, oysa durum onun yalanladığı gibi değildir.
O Bana nok­san sıfat isnâd eder, durum onun zannı gibi değildir.
Onun beni yalanlaması:
“Allah beni ilk yarattığı gibi iâde sûretiyle yaratacak değildir! şeklindeki ifâdesidir.
Hâlbuki Benim için ilk defa yaratış, ikinci defa yaratmaktan daha kolay değildir.
Onun be­ni noksan sıfatla tavsîfi ise:
“Allah bir oğul edindi!” sözüdür.
Oysa Ben Ehad ve Samed'im (Tek ve herşeyden müstağnîyim).
Do­ğurmam ve doğmam.
Hiçbir şey Benim dengim olamaz.”
(Buhârî, Tefsîru sûre: 112; Tecrîd-i Sârih terc. IX, 8.)

Tavsif : Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak. * Bilgi, ilim.

Âdem : İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)

8. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

يَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: أَبنُ آدَمَ إِذَا ذَكَرْتَنِي شَكَرْتَنِ وَ إِذَا نَسِيتَنِي كَفَرْتَنِي

Ebû Hureyre Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
Allah şöyle buyurur:
“Âdem oğlu! Beni andığın zaman Bana şükretmiş olursun,
Beni unuttuğun zaman Bana nankörlük et­miş olursun!”
(Tabarânî)

9. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

يَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: أَنْفِقْ أُنْفِقْ عَلَيْكَ. وَقَالَ يَدُ اللّهِ مَلْأَى لَا تُغِيضُهَا نَفَقَةٌ سَحَّاءُ الَّيْلُ وَ النَّهَارُ وَقَالَ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْفَقَ مُنْذُ خَلَقَ السَّمَاءَ وَ الْأَرْصُ فَ إِنَّهُ لَمْ يَغِضْ مَا فِي يَدِهِ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ وَ بِيَدِهِ الْمِيزَانُ يَخْفِضُ وَ يَرْفَعُ

Ebû Hureyre Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:
“Malını hayır yolun­da sarfet ki, Ben de sana vereyim.”
Resûlüllah şöyle devâm eder:
“Allah'ın eli doludur, gece gündüz devâm edecek hiçbir harcama ondan bir şey eksiltmez.”
O devâmla:
“Gördünüz mü, O göğü ve yeri yarattığından beri sarfettiği hâlde, elindeki ek­silmedi.
O'nun Arş’ı su üzerindedir, elinde de inip kalkan terâzi vardır.”
(Buhârî, Tefsîru sûre; Tecrîd-i Sârih terc. XI, 112)

10. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

إِنَّ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ يَقُولُ: أَنَا مَعَ عَبْدِي إِذَا ذَكَرَنِي وَ تَحَرَّكَتْ بِي شَفَتَاهُ

Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Kulum Beni zikret­tiği ve dudakları Benim (ismim) ile hareket ettiği vakit Ben onunla birlikteyimdir.”
(Buhârî, Tevhîd, 43; Ahmed b. Hanbel, II, 540)

11. HADÎS:

عَنْ عَبْدِ اللّه إِبْنِ عُمَر عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ رَبُّكُمْ عَزَّ وَ جَلَّ : لَا أَجْمَعُ عَلَى عَبْدٍ خَوْفَيْنِ وَلَا أَجْمَعُ لَهُ أَمْنَيْنِ إِنْ خَافَنِي فِي الدُّنْيَا لَمْ يَخَفْ فِي الْآخِرَةِ وَ إنْ أمِنَنِي فِي الدُّنْيَا لَمْ يَأْمَنْ فِي الْآخِرَةِ

Abdullah b. Ömer Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)' den nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Rabbimiz şöyle buyurdu:
“Bir kul üzerin­de iki korku ve iki emniyeti birlikte bulundurmam.
Kul dünyâ­da Benden korkarsa, âhirette korkusu olmaz.
Eğer dünyâda Benden emîn olursa, âhirette emîn olmaz!”
(İbn Asâkir, Enes’ten)

12. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَة عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَال

يَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ : أَيْنَ الْمُتَحَابُّنَ لِجَلَالِي الْيَوْمَ أُظِلُّهُمْ فِي ظِلِّي يَوْمَ لَا ظِلَّ إلَّا ظِلِّي

Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah kıyâmet gününde şöyle buyuracak:
“Benim celâlim için birbirini sevenler bugün neredeler?
Be­nimkinden başka hiçbir gölgenin olmadığı bu günde onları gölgelendireyim!”
( Müslim, Birr, 37)

13. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي وَأَنَا مَعَ عَبْدِي إِذَا دَعَانِي

Ebû Hureyre (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den
nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:
“Ben kulumun Beni zannı yanındayım (Kulum Beni nasıl düşünürse öyleyim) ve Bana duâ ettiği vakit onunla birlikte olurum.”
(Müslim, Zikr, 18; Buhârî, Tevhîd, 15; Tecrîd terc. Xll, 420.)

14. HADÎS :

أَنَسْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

إِنَّ اللّهَ يَقُولُ لِأَهْوَنِ أَهْلِ النَّارِ عَذَاباً : لَوْ أَنَّ لَكَ مَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَيْءٍ كُنْتَ تَفْتَدِي بِهِ قَالَ نَعَمْ. قَالَ فَقَدْ سَاَلْتُكَ مَا هُوَ أَهْوَنُ مِنْ هَذَا وَ أَنْتَ فِي صُلْبِ آدَمَ اَلَّا تُشْرِكَ بِي فَأَبَيْتَ إِلَّا الشِّرْكَ

Enes, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
“Allah Teâlâ (kıyâmet gününde) cehennemliklerin azâb ba­kımından en hafifi olan birisine:
“Farzedelim ki, yer yüzünde mal olarak ne varsa hep senin olsa (şu azâbtan kurtulmak için) onları fedâ eder miydin?” diye soracaktır.
O da:
“ Evet!” diyecek.
Bunun üzerine Allah:
“Fakat sen Âdem'in sulbünde iken Ben senden (şimdikin­den) daha kolay bir şey istemiştim; bu, Bana şirk koşmaman idi.
Ne var ki sen (dünyâya gelince) yüz çevirip şirke yöneldin!”
(Buhârî, Enbiyâ, 1 ve Rikak, 51; Tecrîd terc.lX, 82)

Şirk : En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm).

l5. HADÎS :

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : اَلْكؤبْرِيَاءُ رِدَاءِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِداً مِنْهُمَا أَدْخَلْتُهُ النَّارَ

Ebû Hureyre Resûlullah'm şöyle dediğini nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah buyurdu:
“Kibriyâ (büyüklük) be­nim ridâm, Azamet (ululuk) ise izârımdır.* (Yânî bunlar Bana mahsus sıfatlardır).
Kim bunlardan birisi hakkında benimle tartışmaya girerse (yânî bu sıfatları takınmaya kalkarsa) onu ateşe atarım.”
(İbn Mâce, Zühd, 16; Ebû Dâvûd, Libâs, 25; Müslim, Birr, 136)

Ridâ ve İzâr: Mü'minlerin Mekke'de hac esnasındaki nizâmî elbisesidir. Ridâ omuzlar üzerine örtülür, İzâr ise bele kuşanılır.

Kibriyâ : Azamet. Cenab-ı Allah'ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.

Azamet : Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. Kibirlilik.

Ridâ : Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal. Akıl. İlim. Seha. Zinet. Parlaklık veren şey. * Hırka.

İzâr : Peştemal. Futa. Göğüsten aşağı örtülen elbiseler.

16. HADÎS :

عَنْ أَبِي سَعَِيدْ الْخُدْرِي قَالَ :قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ

يَقُولُ اللّهُ تَعَالَى يَوْمَ الْقِيَمَةِ : شَفَعَتِ الْمَلَاءِكَةُ وَشَفَعَ النَّبِيُّونَ وَ شَفَعَ الْمُؤْمِنُونَ وَلَمْ يَبْقَ إِلَّا أَرحَمُ الرَّاحِمِينَ فَيَقْبِضُ قَبْضَةً مِنَ النَّارِ فَيُخْرِجُ مِنْهَا قَوْماً لَمْ يَعْمَلُوا خَيْراً قَطُّ قَدْ عَادُوا حُمَماً فَيُلْقِيهِمْ فِي نَهْرٍ في أَفْوَاهِ الْجَنَّةِ يُقَالُ لَهُ نَهْرُ الْحَيَاةِ الْحَدِيثُ. وَ مِنْهُ ثُمَّ يَقُولُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى إدْخُلُوا الْجَنَّةَ فَمَا رَأَيْتُمُوهُ فَهُوَ لَكُمْ فَيَقُولُونَ رَبَّنَا أَعْطَيْتَنَا مَا لَمْ تُعْطِ أَحَداً مِنَ الْعَالَمِينَ فَيَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي أَفْضَلُ مِنْ هَاذَا فَيَقُولُونَ يَا رَبَّنَا أَيُّ شَيْءٍ أَفْضَلُ مِنْ هَاذَا فَيَقُولُ رِضَاءِي فَلَا أَسْخَطُ عَلَيْكُمْ بَعْدَهُ أَبَداً

Ebû Saîd el-Hudrî Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakle­der:
“Allah şöyle buyuracaktır:
“Melekler şefâat etti, mü’minler de şefâat etti.
Geriye en çok merhamet sahibi olan Allah kaldı.”
Bundan sonra bir grup insanı ateşten alarak, içlerinden dünyâ­da iken hiçbir hayır işlemeyip de cehennemde kömüre dönmüş bir çok kimseleri çıkaracak ve cennetin önünde Hayat Nehri denen bir nehre onları bırakacak (...)
Sonra Yüce Allah şöyle bu­yuracak:
“Cennete giriniz, gözünüzün görebildiği ne varsa si­zindir.”
Onlar:
“Ey Rabbimiz! Sen âlemlerden hiç kimseye ver­mediğini bize ihsân ettin” diyecekler.
Allah:
“Benim indimde size vereceğim bundan daha değerli bir şey vardır” buyuracak.
“Bundan daha değerli ne olabilir?” diyecekler.
Allah cevap verecek:
“Benim rızam! Artık bundan sonra size ebediyyen gazâb etmem!”
(Hadîsin tamamı için bkz. Müslim, Îman, 302)

Şefâat : Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.

17. HADÎS :
عَنْ جَابِر إبْن عَبْدِ اللّه رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ عَنْ جِبْرَاءِيلَ

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : إِنَّ هَاذَا دِينٌ إِرْتَضَيْتَهُ لِنَفْسِي لَنْ يُصْلِحَهُ إلَّا السَّخَاءُ وَحُسْنُ الْخُلُقِ فَأَكْرِمُوهُ بِهِمَا مَا صَحِبْتُمُوهُ

Câbir b. Abdillah Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediğini nakle­der:
“Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:
“Bu, benim zâtım için râzı olduğum bir dîndir.
Buna yaraşan da ancak cömertlik ve güzel huydur.
Bu dîne uyduğunuz müddetçe, onu bu iki has­letle yüceltiniz.”
(İbn Asâkir)
.
Has­let : Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.

I8. HADÎS :

عَنْ صُحَيْبُ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الجَْنَّةَ قَالَ يَقَولُ اللّهُ تَعَالَى : تُرِدُنَ شَيْءاً أَزِيدُكُمْ فَيَقَولُونَ أَلَمْ تُبَيِّضْ وَجُوهَنَا أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مِنَ النَّارِ قَالَ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ فَمَا أُعْطُوا شَيْءاً أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ ثُمَّ تَلَا هَاذِهِ الْآيَةَ :
لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ

Suhayb (radiyallahu anhu) Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
“Cennet ehli cennete girdiği vakit Allah Teâlâ şöyle buyu­rur:
“İlâve etmemi istediğiniz bir şey var mı?”
Onlar:
“Yüzleri­mizi beyazlaştırmadın mı?
Bizi cennete koyup cehennemden kurtarmadın mı?” derler.
Bunun üzerine Allah perdeyi kaldırı­verir.
Artık kendilerine verilen en değerli şey Azîz ve Celîl olan Rabb’lerine bakmalarıdır.
Sonra (Hz. Peygamber) şu âyeti oku­du:
“İyilik edenlere dâimâ daha iyisi ve üstünü verilir.”
(13 Müslim, Îman, 297-298)

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus, 10/26)

19. HADÎS :
عَنْ أَبِي سَعَِيدْ الْخُدْرِي قَالَ :قَالَ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ

يَقُولُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ : يَا آدَمُ يَقَولُو لَبَّيْكَ رَبَّنَا وَ سَعْدَيْكَ فَيُنَادِي بِصَوْتٍ إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكَ أَنْ تُخْرِجَ مِنْ ذُرِّيَّيِكَ بَعْثاً إِلَى النَّارِ قَالَ يَا رَبِّ وَمَا بَعْثُ النَّارِ قَالَ مِنْ كُلِّ أَلْفٍ أُرَاهُ قَالَ يَا رَبِّ قَالَ تِسْعَمِِءَةٍ وَ تِسْعَةً وَ تِسْعِينَ فَحِينَءِذٍ تَضَعُ الْحَامِلُ حَمْلَهَا وَيَشِيبُ الْوَلِيدُ وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا بِسُكَارَى وَلَاكِنَّ عَذَابَ اللّهِ شَدِيدٌ فَشَقَّ ذَلِكَ عَلَى النَّاسِ حَتَّى تَغَيَّرَتْ وَجُوهُهُمْ. فَقَالَ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ مِنْ يَأْجُوجَ وَ مَأْجُوجَ تِسْعَمِِءَةٍ وَ تِسْعَةً وَ تِسْعِينَ وَ مِنْكُمْ وَاحِدٌ ثُمَّ أَنْتُمْ فِي النَّاسِ كَالشَّعْرَةِ السَّوْدَاءِ فِي جَنْبِ الثَّوْرِ الْأَبْيَضِ أَوْ كَالشَّعْرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي جَنْبِ الثَّوْرِالْأَسْوَدِ وَإِنِّ لَاَرْجُو أَنْ تَكُونُو رُبْعَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَكَبَّرْنَا ثُمَّ قَالَ ثُلُثَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَكَبَّرْنَا ثُمَّ قَالَ شَطْرَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَكَبَّرْنَا

Ebû Saîd el-Hudrî Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan nakleder:
“Allah kıyâmet günü:
“Ey Âdem!” buyurur.
Hz. Âdem:
“Bu­yur Yâ Rabbî!” der.
Bir ses kendisine şöyle seslenir:
“Allah sana, soyundan cehenneme girecekleri seçip çıkarmanı emrediyor”
Âdem:
“Yâ Rabbî, cehenneme gideceklerin mikdarı ne kadar­dır?” diye sorar.
Allah:
“Her bin kişiden -sanırım öyle buyur­muştu- 999'u” diye cevap verir.
“O sırada (bunun verdiği şiddetle korkudan) gebe kadın çocuğunu düşürür, çocuk saçları ağarıp ihtiyârlar; ve o anda insanları (korkudan) sarhoş sanırsın.
Hâlbuki onlar hiç de sarhoş değildir. Fakat Allah'ın azâbı çok şiddetlidir.”
Bu durum oradaki insanlara pek ağır geldi, öyle ki yüzlerinin rengi değişti.
Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:
“O cehennemlik­lerin 999'u Ye'cûc ve Me'cûc'den, biri de sizdendir.
Sonra in­sanlar içinde sizler, beyaz öküzün üzerindeki siyah tüy veya si­yah öküzün üzerindeki beyaz tüy durumundasınız.
Ben sizin, cennet ehlinin dörtte biri kadar olacağınızı kuvvetle ümid edi­yorum.”
Bunun üzerine biz tekbir getirdik.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Cennet ehlinin üçte biri olacaksınız” dedi.
Biz tekrar tekbir ge­tirdik.
Sonra o:
“Cennet ehlinin yarısı” dedi.
Biz tekrar tekbir getirdik.
(Buhârî, Enbiyâ, 7; Tecrîd terc. lX, 102; Müslim, Îman, 379)

Ye'cûc ve Me'cûc: Kısa boylu olacakları söylenen ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen ve ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin ismi.

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُم بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ

“Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı çok dehşetlidir!” (Hacc 21/2)

20. HADÎS
عَنْ إِبْنِ عَبَّاسْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُمَا عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

أَوْحَى اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ إِلَى مُوسَى : إِنَّكَ لَنْ تَتَقَرَّبَ بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِنَ الرِّضَا بِقَضَاءِي وَلَننْ تَعْمَلَ عَمَلاً أَحْفَظَ لِحَسَبَاتِكَ مِنَ النَّظَرِ فِي أُمُورِكَ يَا مُوسَى لَا تَتَضَرَّعْ إِلَى أَهْلِ الدُّنْيَا فَاَسْخَطَ عَلَيْكَ وَلَا تَجُدْ بِدِينِكَ لِدُنْيَا فَاُغْلِقَ عَلَيْكَ أَبْوَابَ رَحْمَتِي. يَا مُوسَى قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ التَّاءِبِينَ أَبْشِرُوا وَ قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ الْمُخْبِتِينَ اجْتَنِبُوا أَوْ أَحْسِنُو

İbn Abbas (radiyallahu anhu) Resûlullah'ın şöyle dediğini nakleder:
“Azîz ve Celîl olan Allah Mûsâ'ya şunu vahyetti:
“Sen bana, kazama râzı olmaktan daha iyi bir şeyle yaklaşamazsın.
İyilik­lerini muhafaza konusunda yapacağın en doğru şey, işlerinde kontrol sahibi olmandır.
Ey Mûsâ! Dünyâ adamlarına yalvarıp yakarma, yoksa benim gazâbıma uğrarsın.
Dünyâ uğruna dîni­ni elden çıkarma, yoksa rahmet kapılarımı sana kapatırım.
Ey Mûsâ! Tevbe eden mü'minlere sevinmelerini söyle!
Alçak gönül­lü mü'minlere de sakınmalarını ve iyilik etmelerini söyle!”

(İbn Arabî, (son iki cümlenin ilâve edilmiş olmasından) şüp­he ettiğini söyler).

Kaza : Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi.

Muhafaza : Zarar ve ziyandan sakınıp korumak. * Himâye ve hıfzetmek. Gözetlemek. * Bir şeye devamlı olmak.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَاَتْ وَلَا اُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ

Ebû Hureyre Resûlullah'tan nakleder:
Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:
“Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve insan aklı­nın ulaşamayacağı şeyler hazırladım.”
(Buhârî, Tefsîru sûre: 32; Tecrîd, terc. XI, 149; Müslim. Îman, 312 Tirmizî, Cennet, 15; İbn Mâce, Zühd, 39; Dârimî, Rikak, 97)

Sâlih : (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.

22. HADÎS

عَنْ عَلِي بِنْ أَبِي طَالِبْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ :قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ

قَالَ اللّهُ تَعَالَى : مَنْ رَجَا غَيْرِي لَمْ يَعْرِفْنِي وَمَنْ لَمْ يَعْرِفْنِي لَمْ يَعْبُدْنِي وَ مَنْ لَمْ يَعْبُدْنِي فَقَدْ إِسْتَوْجَبَ سَخَطِي وَمَنْ خَافَ غَيْرِي حَلَّتْ بِهِ نِقْمَتِي

Ali b. Ebî Tâlib (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Benden başkasına ümit bağla­yan Beni tanımıyor demektir.
Beni tanımayan Bana kulluk et­mez.
Bana kulluk etmeyen Benim gazâbıma mâruz kalır.
Ben­den başkasından korkan Benim azâbımla karşılaşır.”

Mâruz : Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.

23. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

وَ يَبْقَى رَجُلٌ مقبل بِوُجُهُهُ عَلَى النَّارِ وَهُوَ آخِرِ أَهْل الِجَنَّةِ دَخُولا الْجَنَّةِ. فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ أَصْرِفْ وَجْهِي عَنِ النَّارِ فَإِنَّهُ قَدْ قَشَبَنِي رِيحُهَا وَ أَحْؤقَنِي ذَكَاؤُهَا فَيَدْعُو اللّهَ مَاشَاءَ اللّهُ أَنْ يَدْعُوهُ ثُمَّ يَقُولُ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى هَلْ عَسَيْتَ إِنْ فَعَلْتُ ذَالِكَ بِكَ أَنْ تَسْأَلَ غَيْرَهُ فَيَقُولُ لَا أَسْأَلُكَ غَيْرَهُ وَ يُعْطِي رَبَّهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ عُهُودٍ وَمَوَاثِيقَ مَاشَاءَ اللّهُ فَيَصْرِفُ اللّهُ وَجْهَهُ عَنِ النَّارِ فَإِذَل أَقْبَلَ عَلَى الْجَنَّةِ وَ رَآهَا سَكَتَ مَاشَاءَ اللّهُ أَنْ يَسْكُتَ ثُمَّ يَقُولُ أَيْ رَبِّ قَدِّمْنِي إِلَى بَابِ الْجَنَّةِ فَيَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لَهُ أَلَيْسَ قَدْ أَعْظَيْتَ عُهُودَكَ وَمَوَاثِيقَكَ لَا تَسْأَلُنِي غَيْرَ الَّذِي أَعْظَيْتُكَ وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ فَيَدْعُو اللّهَ عَزَّ وَ جَلَّ حَتَّى يَقُولُ لَهُ فَهَلْ عَسَيْتَ إِنْ أَعْطَيْتُكَ ذٰلِكَ أَنْ تَسْأَلَ غَيْرَهُ فَيَقُولُ لَا وَ عِزَّتِكَ فَيُعْطِي رَبَّهُ مَاشَاءَ اللّهُ مِنْ عُهُودٍ وَ مَوَاثِيقَ فَيُقَدِّمُهُ إِلَى بَابَ الْجَنَّةِ فَإِذَا قَامَ عَلَى بَابَ الْجَنَّةِ أنْفَهَقَتْ لَهُ الْجَنَّةُ فَرَأَى مَا فِيهَا مِنَ الْخَيُْ وَ السُّرُورِ. فَيَسْكُتُ مَاشَاءَ اللّهُ أَنْ يَسْكُتَ ثُمَّ يَقُولُ أَيْ رَبِّ أَدءخِلْنِي الْجَنَّةَ فَيَقُولُ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى لَهُ أَلَيْسَ قَدْ أَعْطَيْتَ عُهُودَكَ وَمَوَاثِؤيقَكَ أَنْ لَا تَسْأَلَ غَيْرَ مَا أُعْطِيتَ وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ لَا أَكُونُ أَشْقَى خَلْقِكَ فَلَا يَزَالُ يَدْعُو اللّهَ عَزَّ وَ جَلَّ حَتَّى يَضْحَكَ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى مِنْهُ فَإِذَا ضَحِكَ اللّهُ مِنْهُ قَالَ أُدْخُلِ الْجَنَّةَ فَإِذَا دَخَلَهَا قَالَ اللّهُ تَعَالَى لََهُ تَمَنَّهْ فَيَسْأَلْ رَبَّهُ وَ يَتَمَنَّى حَتَّى إِنَّ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لَيُذَكِّرُهُ مِنء كَذَا وَ كَذَا حَتَّى إِذَا أنْقَطَعَتْ بِهِ الْأَمَانِيُّ قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ ذٰلِكَ لَكَ وَ مِسْلُهُ مَعَهُ

Ebû Hureyre nakleder:
Kıyâmet gününde Allah'ın kullar arasındaki hükmü ile ilgili bir hadîste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle bu­yurdu:
“... Ve yüzü ateşe dönük bir adam kalır.
O cennete girecek­ler arasında en sonuncusudur.
Şöyle der:
“Ey Rabbim!
Yüzümü ateşten uzaklaştır.
Zîrâ onun kokusu bana acı veriyor ve alevi beni yakıyor!”
Allah'ın dilediği kadar böyle yalvarır.
Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Bunu yaparsam, başka bir şey ister misin?”
O kul: “Hayır! Başka bir şey istemem!” der.
Azîz ve Celîl olan Rabb’ine Allah'ın istediği kadar vaad ve yemînlerde bulu­nur.
Nihâyet Allah onun yüzünü ateşten çevirir.
Cennete yak­laşıp da onu görünce, Allah'ın dilediği kadar sustuktan sonra şöyle der:
“Ey Rabbim!
Beni cennetin kapısına yaklaştır!”
Bunun üzerine Allah ona:
“Evvelce, sana verdiğimden başka bir şey istemeyeceğine söz vermiş değil miydin?
Yazıklar olsun ey Âdem oğlu!
Ne kadar gadredicisin!” buyurur.
O kul: “Ey Rabbim!” der, Azîz ve Celîl olan Allah'a duâ eder.
Nihâyet Allah ona sorar:
“Bu­nu sana versem başka şey ister misin?”
Kul:
“İzzetine yemîn ede­rim ki hayır!” der.
Rabbine, Allah'ın dilediği kadar söz ve yemîn­lerde bulunur.
Sonunda Rabbi, onu cennetin kapısına yaklaştı­rır.
Cennetin kapısında durduğu, cennet ona açıldığı, içindeki hayırları ve sevinci gördüğü vakit, Allah'ın dilediği kadar susar.
Sonra şöyle der: “Ey Rabbim!
“Beni cennete koy!”
Allah Tebâreke ve Teâlâ ona:
“Verdiğimden başka bir şey istemeyeceğine söz vermiş değil miydin?
Yazıklar olsun ey Âdem oğlu! sen ne sözünde durmaz kimse imişsin!” der.
Kul: “Ey Rabbim!
Mahlûkatının en bedbahtı ben olmayayım!” der ve Allah'a devâmlı duâ eder.
Nihâyet Allah Tebâreke ve Teâlâ onun bu hâline güler.
Allah ona gülünce:
“Cennete gir!” der.
Kul cennete girince Allah şöyle buyurur:
“Temennide bulun!”
O da Rabbinden istekte ve temennide bulunur.
Nihâyet Azîz ve Celîl olan Allah ona:
“Şunu da iste, bunu da iste!” diye hatırlatmada bulunur.
Nihâyet istekleri son bulunca, Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Bunların hepsi ve daha bir o kadarı senindir!”
(Müslim. Îman, 299)

24. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَة عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

لَمَّا خَلَقَ اللّهُ آدَمَ وَنَفَخَ فِيهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُلِلّهِ فَحَمِدَ اللّهَ بِإِذْنِهِ فَقَالَ لَهُ رَبُّهُ رَحِمَكَ اللّهُ يَا آدَمَ إِذْهَبْ إِلَى أُولَاْؤكَ الْمَلَاءِكَةَ إِلَى مَلَإٍ مِنْهُمْ جُلُوسٍ فَقُلْ السَّلَامُ عَلَيْكُمْ قَالُوا وَ عَلَيْكُمْ السَّلَامُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ ثُمَّ رَجَعَ إِلَى رَبِّهِ فَقَالَ إِنَّ هَاذِهِ تَحِيَّتُكَ وَ تَحِيَّةُ بَنِيكَ بَيْنَهُمْ فَقَالَ اللّهُ لَهُ وَيَدَاهُ مَقْبُوضَانِ إِخْتَرْ أَيَّهُمَا شِءْتَ قَالَ إِخْتَرْتُ يَمِينَ رَبِّي يَمِينٌ مُبَارَكَةٌ ثُمَّ بَسَطَهَا فَإِذَا فِيهَا آدَمُ وَ ذُرِّيَّتُهُ فَقَالَ أَيْ رَبِّ مَا هَاؤُلَاءِ قَالَ هَاؤُلَاءِ ذُرِّيَّتُكَ فَإِذَا كُلُّ إِنْسَانٍ مَكْتُبٌ عُمُرُهُ بَيْنَ عَيْنَيْهِ فَإِذَا فِيهِمْ رَجُلٌ أَضْوَأُهُمْ لأَوْ مِنْ أَضْوَءِهِمْ قَالَ يَا رَبِّ مَنْ هَاذَا قَالَ هَاذَا ابْنُكَ دَاوُودُ قَدْكَتَبْتُ لَهُ قَالَ أَيْ رَبِّ فَإِنِّي قَدْ جَعَلْتُ لَهُ مِنْ عُمُرِي سِتَّينَ سَنَةً قَالَ أَنْتَ وَ ذَلِكَ قَالَ ثُمَّ أُسْكِنَ الْجَنَّةَ مَا شَاءَ اللّهُ ثُمَّ أُهْبِطَ مِنْهُمَا فَكَانَ آدَمُ يَعُدُّ لِنَفْسِهِ فَأَتَاهُ مَلَكُ الْمَوْتِ فَقَالَ آدَمُ قَدْ عَجَّلْتَ قَدْ كُتِبَلِي أَلْفُ سَنَةةٍ ٌَالَ بَلَى وَلضكِنَّكَ جَعَلْتَ لِابْبِكَ دَوُودَ سِتَّينَ سَنَةً . فَجَحَدَ فَجَحَدَتْ ذُرِّيَّتُهُ وَ نَسِييَ فَنَسِيَتْ ذُرِّيَّتُهُ قَالَ فَمِنْ يَوْمَءِذٍ أُمِرَ بِالْكِتَابِ وَ الشُّهُودِ

.
Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakleder:
“Allah Âdem'i yaratıp, ona rûhu üflediği zaman Âdem aksır­dı ve:
“El hamdülillah” diyerek, O'nun izniyle hamdetti.
Bunun üzerine Rabbi ona:
“Allah seni esirgesin ey Âdem; o meleklere, onlardan oturmakta olan bir topluluğa git ve “Esselâmü aley­küm” (Allah'ın selâmı üzerinize olsun) de!” buyurdu.
Onlar da: “Selâm ve Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun!” dediler.
Sonra Âdem Rabbine döndü.
Allah: “Senin selâmın ve oğulların ara­sındaki selâm işte budur!” buyurdu.
Allah, avuçları kapalı hâl­de Âdem'e:
“Bu ikisinden hangisini istersen seç!” dedi.
Âdem: “Rabbimin sağ elini seçtim; Rabbimin her iki eli de sağ ve mübârektir” dedi.
Sonra Allah elini açtı; bir de ne görsün, orada Âdem ve onun soyundan gelenler vardı!
Âdem: “Ey Rabbim bunlar nedir?” dedi.
Allah: “Bunlar senin soyundan gelen­lerdir” buyurdu.
Bir de baktı ki, her insanın iki gözü arasında ömrü yazılıdır.
İçlerinde pırıl pırıl biri veya pırıl pırıl parlayan­lardan biri vardı.
Âdem: “Yâ Rabbi bu kimdir?” dedi.
Allah: “Bu senin oğlun Dâvûd'dur; Ben kendisine 40 senelik ömür yazdım” buyurdu.
Âdem: “Yâ Rabbî, onun ömrünü arttır!” dedi.
Allah: “Ona takdir ettiğim ömür budur” buyurdu.
Âdem: “Ey Rabbim, ben kendi ömrümden ona altmış sene bağışladım” dedi.
Allah: “Sen bilirsin” buyurdu.
Sonra Âdem, Allah'ın dilediği kadar cennette sâkin kılındı; bilâhare cennetten indirildi.
Âdem ken­di günlerini saymakta idi.
Bir gün ölüm meleği çıka geldi.
Âdem ona: “Erken geldin, bana bin senelik ömür yazılmıştır” dedi.
Me­lek: “Evet ama, sen altmış seneyi oğlun Dâvûd'a vermiştin” de­di.
Âdem inkâr etti; bu yüzden soyundan gelenler de inkâr edi­yor.
Âdem unuttu; bu yüzden soyundan gelenler de unutuyor.
Ve o günden îtibâren yazı ve şâhidlik emredilmiştir.
(Tirmizî, Tefsîru sûre: 114)

(Bu hadîs hasen ve garîbdir)

25. HADÎS

عَنْ أَنَسْ بِنْ مَالِكْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

لَمَّا خَلَقَ اللّهُ الْأَرْضَ جَعَلَتْ تَمِيدَ فَخَلَقَ الْجِبَالَ فَعَدَ بِهَا عَلَيْهَا فَاسْتَقَرَّتْ فَعَجِبَتْ الْمَلَاءِكَةُ مِنْ شِدَّةِ الْجِبَالِ فَقَالُوا يَا رَبِّ هَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الْجِبَالِ قَالَ نَعَمْ الْحَدِيدُ قَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الْحَدِيدِ قَالَ نَعَمْ النَّارُ فَقَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ النَّارِ قَالَ نَعَمْ الْمَاءُ فَقَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الْمَاءِ قَالَ نَعَمْ الرِّيحُ قَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الرِّيحِ قَالَ نَعَمْ اابْنُ آدَمَ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ بِيَمِينِهِ يُخْفِيهَا مِنْ شِمَالِهِ

Enes b. Mâlik (radiyallahu anhu) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini nakleder:
“Allah arzı yarattığı vakit, arz sarsılmaya başladı.
Bunun üzerine Allah dağları yarattı ve onları arzın üzerine yerleştirdi.
Böylece arz sükunet buldu.
Melekler, dağların gücünden hay­rete düştüler ve şöyle sormaktan kendilerini alamadılar:
“Yâ Rabbî, yaratıkların içinde dağlardan daha güçlü bir şey var mıdır?”
“Evet, demir!” Buyurdu Allah.
“Yâ Rabbî, yaratıkların içinde demirden daha güçlü bir şey var mıdır?” diye sordular.
“Evet ateş!”
“ Yâ Rabbî, yaratıkların içinden ateşten daha güçlü bir şey var mıdır?”
“ Evet, su!”
“ Yâ Rabbî, yaratıkların içinden sudan daha güçlü bir şey var mıdır?”
“ Evet, rüzgâr!”
“ Yâ Rabbî, yaratıkların içinde rüzgârdan daha güçlü bir şey var mıdır?”
“ Evet, sağ eliyle bir yardımda bulunan ve onu sol elinden gizleyen insan oğlu!”
(Tirmizî, Tefsir, 113)

(Bu hadîs garîbdir)

26. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
وَتَبْقَى هَاذِهِ الْأُمَّةُ فِيهَا مُنَافِقُوهَافَيَاْتِيهِمُ اللّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي غَيْرَ الصُّورَةِ الَّتِي يَعْرِفُونَ فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ فَيَقُولُنَ نَعُوذُ بِاللّهِ مِنْكَ هَاذَا مَكَانُنَا حَتَّى يَأءتِينَا رَبُّنَا عَزَّ وَ جَلَّ فَإذَا أَتَانَا رَبُّنَا عَرَفْنَاهُ فَيَأْتِيهِمُ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَلَى فِي الصُّورَةِ الَّتي يَعْرِفُونَ فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ فَيَقُولُنَ أَنْتَ رَبُّنَا فَيَتَّبِعُونَهُ وَيَُْرَبُ جِسْرُ جَهَنَّمَ وَ فِيهِ يَقُولُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ شَيْءاً فَالْيَتَّبِعْهُ

Ebû Hureyre (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haşr günü hakkında şöyle buyurduğunu nakleder:
(Tamamı Müslim'de bulunan uzun hadîste şöyle bir tablo çizilir):
“... Aralarında münâfıklar da bulunduğu hâlde bu ümmet yerinde durup kalacak.
Allah Tebâreke ve Teâlâ onlara evvelce tanıdıklarından başka bir sûrette gelecek ve şöyle buyuracak:
“Ben sizin Rabbinizim!”
“Senden Allah'a sığınırız!” diyecekler.
“Azîz ve Celîl olan Rabbimiz bize gelinceye kadar yerimiz burasıdır.
O bize geldiği zaman biz O'nu tanırız!”
(Rabblerini o tecellî ile tanıyamadıkları için böyle davranacaklardır).
Yüce Allah bu defa onlara tanıdıkları sûrette gelecek ve şöyle buyuracak:
“Ben sizin Rabbinizim!”
“Sen bizim Rabbimizsin!” diyecekler ve O'na tâbî olacaklar.
Cehennemin de köprüsü kurulacak*.
(Hadîsin devâmında Al­lah'ın şöyle buyuracağı belirtilir):
“Kim (Benden başka bir şeye) ibâdet ederse, ona tâbî olsun!”
(Hadîsin tamamı için bkz. Müslim, Îman, 299)

Münâfık : İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr. * Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden. * Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.

Tecellî : Görünme. Bilinme. * Kader. * Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.

Cehennem köprüsü : Sırat Köprüsü

27. HADÎS
.
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ
أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي وَ أَنَا مَعَهُ حِينَ يَذْكُرُوبِي إِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي وَ إِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرِ مِنْهُمْ وَ إِنْ تَقَرَّبَ مِنَِّي شِبْراً تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعاً وَ إِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً

Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakle­der:
Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Ben, kulumun Beni zannı yanındayım
(Kulum Beni nasıl düşünürse öyleyim).
Ku­lum Beni zikr ettiği vakit onunla birlikteyimdir.
Eğer Beni ken­di başına (yalnızken) zikr ederse, Ben de onu kendim zikr eder anarım.
Şâyet Beni bir topluluk içinde anarsa, Ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.
Kulum Bana bir karış yakla­şırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım.
O Bana bir arşın yaklaşır­sa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım.
O Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak varırım.”

(Buhârî Tevhîd, 15, 35; Müslim Tevbe, 1; İbn Mâce, Edeb, 58; Tirmizî, Deavât, 131)

Zann : Şüphe. Zannetmek, samak. Sezme.

Zikr : (Zikir) Anmak, hatırlamak. Anılmak. * Allah'ı (C.C.) çok çok anıp azametini düşünmek ve esmâ-i hüsnâsını okuyup tefekkür etmek. * Kur'ân-ı Kerim'in bir ismi.

Arşın : f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. * Zirâ'.

28. HADÎS

عَنْ أَنَسْ بِنْ مَالِكْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يَا ابْنَا آدَمَ إِنَّكَ مَادَعَوْتَنِي وَرَجَوْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ عَلَى مَا كَانَ مِنْكَ وَلَاأُبَالِي يَا ابْنَا آدَمَ لَوْ بَلَغَتْ ذَنُوبُكَ عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ أسْتَغْفَرْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ يَا ابْنَا آدَمَ إِنَّكَ لَوْ أَتَيْتَنِي بِقُرَابِ الْلأَرْضِ خَطَايَا ثُمَّ لَقِيتَنِي لَا تُشْرِكُ بِي شَيْءاً لَأَتَيْتُكَ بِقُرَابِهَا مَغْفِرَةً

Enes b. Mâlik (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah şöyle buyurdu:
“Ey Âdem oğlu!
Sen Bana duâ ettiğin ve Benden ümit ettiğin müddetçe, nasıl olursan ol seni bağışla­rım ve aldırış etmem.
Ey Âdem oğlu!
Senin günahların gökyü­zünün bulutlarına kadar ulaşsa ve sonra sen Benden mağfiret dilesen seni bağışlarım.
Ey Âdem oğlu!
Sen Bana dünyâlar dolu­su hata ile gelsen ve fakat Bana hiçbir şeyi ortak (şirk) koşma­mış olduğun hâlde ulaşsan, şüphesiz sana dünyâlar dolusu mağfiretle muâmele ederim!”
(Tirmizî, Deavât, 99)

(Hadîs hasen ve sahîhdir)
.
Hasen : Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.

Sahîh : Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade.

29. HADÎS

عَنْ زَيْد بنخَالِدُ الْجُهَنِي رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: أَصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ فَأَمَّا مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللّهِ وَرَحْمَتِهِ فَذَالِكَ مُؤْمِنٌ بِي كَافِرٌ بِالْكَوْكَبِ وَأَمًّا مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِنَوْءِ كَذَا وَ كَذَا فَذَالِكَ كَافِرٌ بِي مُؤْمِنٌ بِالْكَوْكَبِ

Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (radiyallahu anhu) nakleder:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hu­deybiye'de geceleyin yağmış olan yağmurdan sonra bizlere sa­bah namazı kıldırdı.
Namazdan sonra yüzünü cemaate dön­dürdü ve:
“Bilir misiniz Rabbiniz ne buyurdu?” diye sordu.
“Al­lah ve Resûlu daha iyi bilendir” diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber Allah'ın şöyle buyurduğunu ifâde etti:
“Kullarımdan kimi Bana îman etmiş olarak, kimi de kâfir olarak sabaha çıktı.
Kim ki: “Allah'ın fazl ve rahmetiyle üzerimize yağmur yağdı!” dediyse o Bana îman etmiş, yıldızları inkâr etmiştir.
Her kim de: “Şu veya bu yıldızın batıp doğması ile üzerimize yağmur yağdı!” dediyse, işte o Beni inkâr etmiş, yıldız­lara îman etmiştir.”
(Buhârî, Ezân, 1560; Tecrîd terc. II, 919; Müslim, İmân, 125)

Hu­deybiye : Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay geçtiğinde Hz. Peygamber, maiyetindeki Muhacirîn ve Ensar'dan 1400 kişi bulunduğu halde umre niyetiyle Kâbe-i Şerife'yi ziyaret maksadıyla gidip bu yere vardıklarında Kureyş'in harp için karşı çıktıklarını haber alması üzerine, harp niyetiyle gelmeyip ancak sıla-i rahm ve Beytullah'ı ziyaret niyetiyle geldiklerini beyan buyurmuşlarsa da, Kureyş o sene Hz. Peygamber'le müslümanların Mekke'ye girmelerine razı olmayıp ertesi sene kabul edecekleri şartıyla ve diğer bazı şartlarla muahede akd etmişlerdir. Bunun üzerine mezkur sahabeler Hudeybiye'nin yakınında bulunan ağacın altında Hz. Peygamber Efendimize biat ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye dönmüşlerdir.

30. HADÎS

عَنْ أَبِي مُوسَى الْأَشَعَرِي رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
وَإِذَا قَالَ يَعْنِي الْإِمَامُ سَمِعَ اللّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ فَقثلُوا اللّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ يَسْمَعِ اللّهِ لَكُمْ فَإِنَّ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَلَى قَالَ عَلَى لِسَانِ نَبِيهِ سَمِعَ اللّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ

Ebû Mûsâ el-Eş'arî (radiyallahu anhu)'in naklettiği bir hadîste Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu ifâde edilir:
“İmam “Semiallahü limen hamideh” (Allah hamdedeni işi­tir) dediği zaman siz:
“Allahümme Rabbenâ leke'l-hamd” (Yâ Rabbî hamd sana mahsustur) deyiniz; Allah sizi işitir.
Çünkü Yüce Allah Peygamberinin diliyle “Semiallahü limen hamideh” buyurmuştur.”
(Müslim, Salât, 62)

31. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: قَسَمْتُ الصَّلَاةَ بَيْنِي وَ بَيْنَ عَبْدِي نِصْفَيْنِ وَ لِعَبْدِي مَا سَأَلَ فَإِذَا قَالَ الْ عَبْدُ أَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ حَمِدَنِي عَبْدِي وَإِذَا قَالَ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ أَثْنَى عَلَيَّ عَبْدِي وَإِذَا قَالَ مَالِكِ يَوْمِِ الدِّينِ قَالَ مَجَّدَنِي عَبْدِي وَ قَالَ مَرَّةً فَوَّضَ إِلَيَّ عَبْدِي فَإِذَا قَالَ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ إِيَّا كَنَسْتَعِينُ قَالَ هَاذَا بَيْنِي وَ بَيْنَ عَبْدِي وَ لِعَبْدِي مَا سَأَلَ وَإِذَا قَالَ إِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ قَالَ هَاذَا لِعَبْدِي وَ لِعَبْدِي مَا سَأَلَ

Ebû Hureyre, Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu işittim diyor:
“Yüce Allah şöyle buyurdu:
“Ben namaz (sûresi olan Fati­ha'yı) kendimle kulum arasında yarı yarıya taksim ettim.
Ku­lumun istediği onundur.
Kul, “Elhamdü lillahi Rabbi'l-âlemîn” dediği zaman,
Allah: “Kulum bana hamd etti!” der.
Kul: “Er­rahmânirrahîm” dediği zaman,
Allah: “Kulum Beni sena etti!” der.
Kul: “Mâliki yevmi'd-dîn” dediği zaman,
Allah: “Kulum beni övdü!” der.
(Bir keresinde de Resûllullah: Kulum işini bana havale (tefvîz) etti, der, buyurdu).
“Kul: “İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn” dediği zaman,
Allah: “Bu kulumla benim aramdadır; ve kulumun istediği hakkıdır” der.
Kul: “İhdine'ssırâta'l-müs­takîm sırâtellezîne en'amte aleyhim, gayri'l-mağdûbi aleyhim vele'd-dallîn” dediği zaman,
Allah: “İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır!” buyurdu.”
(Müslim, Salât, 37)
.
32. HADÎS

عَنْ حُذَيْفَة رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

سَأَلْتُ جِبْرَاءِيلَ قَالَ : سَأَلْتُ رَبَّ الْعِزَّةِ عَنِ الْإِخْلَاصِ مَا هُوَ قَالَ : سِرٌّ مِنْ سِرِّي اسْتَوْدَعْتُهُ قَلْبَ مَنْ أَحْبَبْتُ مِنْ عِبَادِي

İhlas hakkında kendisinden bilgi istenen Huzeyfe, Resûl­lullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakleder:
“Bunu ben Cebrâil'e sordum, şöyle dedi:
“İzzet sahibi olan Al­lah'a ihlâs nedir?” diye sordum.
Şöyle cevap verdi:
“O Benim sır­rımdan bir sırdır ki, kullarımdan sevdiklerimin kalbine emânet ederim.”
.
İhlâs: (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık. * Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve gaye edinmek. İnsanlara riyakârlıktan, gösterişten uzak olmak.

33. HADÎS

عَنْ مُعَاذُ بْنِ جَبَلْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : أَلْمُتَحَابُّونَ فِي جَلَالِي لَهُمْ مًنَابِرُ مِنْ نُورٍ يَغْبِطُهُمْ النَّبِيُّونَ وَالشُّهَدَاءُ

Muaz ibn Cebel, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakle­der:

“Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:
“Beni yüceltmek uğ­runda (Benim Celalimde) birbirlerini sevenler için peygamber ve şehitlerin bile imreneceği, nûrdan minberler olacaktır.”

(Tirmizî, Zühd, 53)
Minber : Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif'at mânasına olan nebr'den ism-i âlettir.)

34. HADÎS

عَنْ أَنَسْ بِنْ مَالِكْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

إِنًّ اللّهَ يَقُولُ : إِذَا أَخَذْتُ كَرِيمَتَيْ عَبْدِي فِي الدُّنْيَا لَمْ يَكُنْ لَهُ جَزَاءُ عِنْدِي إِلَّا الْجَنَّةُ

Enes b. Mâlik (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den şunu nakleder:
“Allah şöyle buyurur:
“Dünyâda kulumun iki gözünü alırsam, benim katımda bu­nun karşılığı ancak cennet olur.”
(Tirmizî, Zühd, 57)
.
Kerime : Kız evlâd. * Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli. * Güzide, seçkin, kıymetli şey. * Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.

35. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

يَخْرِجُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ رِجَالٌ يَخْنِلُونَ الدُّنْيَا بِالدِّينِ يَلْبَسُونَ لِالنَّاسِ جُلُودَ الضَّاْنِ مِنَ الِّينِ السِّنَتُهُمْ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَ قُلُوبُهُمْ قُلُوبُ الذِّءَابٍ يَقُولُ اللّهُ أَبِي يَغْتَرّوُنَ أَمء عَلَيَّ يَجْتَرِءُو نَ فَبِي حَلَقْتُ لَاَبْعَثَنذَ عَلَى أُولَاءِكَ فِتْنَةً تَدَعُ الْحَلِيمَ مِنْهُمْ حَيْرَانَ

Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den nakleder:
Âhir zamanda dîni dünyâya âlet eden bir takım kimseler çı­kacak ve insanlara hoş görünmek için yumuşacık kuzu postuna bürünecekler.
Dilleri baldan daha tatlı, fakat kalbleri canavar kalbi gibidir.
Allah şöyle buyurur:
“Benim hilmime mi aldanı­yor, yoksa bana karşı cür'etkârlık mı gösteriyorlar?
Kendi adı­ma yemîn ederim, onlara öyle bir fitne göndereceğim ki içlerinden hilim sahibi olanı bile şaşkına çevirecektir!”
(Tirmizî, Zühd, 5)
.
Canavar : f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.

Hilm : Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak. * Vakar. Sükûn.

Cür'etkâr : f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek.

Fitne : İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek.

.

أَنَسْ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

يُجَاءُ بِابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأَنَّهُ بَذَجٌ فَيُوقُفُ بَيْنَ يَدَيْ اللّهُ أَعْطَيْتُكَ وَ أَنْعَمْتُ عَلَيْكَ فَمَاذَا صَنَعْتُ يَقُولُ وَخَوَّلْتُكَ وَأَنْعَمْتُ عَلَيْكَ فَمَاذَا صَنَعْتَ فَيَقُولُ جَمَعْتُهُ وَثَمَّرءتُهُ وَتَرَكْتُهُ أَكْثَرَ مَا كَانَ فَارْجْعْنِي فَيَقُولُ أَرْنِي مَا قَدَّمْتَ فَيَقُولُ رَبِّ جَمَعْتُهُ وَتَرَكْتُهُ أَكْثَرَ مَا كَانَ فَارْجْعْنِي آتيك بِهِ فَإِذَا عَبْدٌ لَمْ يُقَدِّمْ خَيْراً فَيُمْضَى إِلَى النَّارِ

Enes Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakleder:
Kıyâmet günü Âdemoğlu âdetâ bir kuzu gibi getirilerek Allah'ın huzûrunda durdurulur.
Allah ona sorar:
“Sana bir çok şey verdim, mal mülk ihsân ettim, seni nîmetlerle donattım, sen ne yaptın?”
Kul şöyle cevap verir:
“Onları biriktirdim, ço­ğalttım ve olduğundan fazla şekilde bıraktım, beni geri gön­der!”
Allah buyurur:
“Bana takdîm edeceğini göster!”
Kul der ki:
“Yâ Rabbî, onları biriktirdim, çoğalttım ve olduklarından fazla şekilde bıraktım; beni geri gönder, onları sana getireyim.”
Kulun, hayır olarak herhangi bir şey getirmediği görülünce kendisi cehenneme götürülür.

(Tirmizî, Kıyâme, 6)

İhsân : İyilik, lütuf, bağışlamak. * Sahilik etmek, cömertlik yapmak. * Allah'ı görür gibi ibadet etmek. * Güzel bilmek. Güzel eylemek.

37. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُفِي سَان يَوْمَ الْقِيَامَةِ

فَأَقُولُ : أُمَّتِي يَا رَبِّ أُمَّتِي يَا رَبِّ أُمَّتِي يَا رَبِّ . فَيَقُولُ يَا مُحًمَّدُ أَدْخِلْ مِنْ أُمَّتِكَ مَنْ حِسَابَ عَلَيْهؤ مِنَ الْأَيْمَنٍ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ وَهُمْ شُرَكَاءُ النَّاسِ فِيمَا سِوَى ذَالِكَ مِنَ الْأَبْوَابِ

Ebû Hureyre (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Kıyâmet günü hakkın­daki bir hadîsinde şöyle buyurduğunu nakleder:
Ben:
“Ümmetim Yâ Rabbî! Ümmetim Yâ Rabbî! Ümmetim Yâ Rabbî!” diyeceğim.
Allah şöyle buyuracak:
“Ey Muhammed, ümmetinden hesap ve suâl gerektirme­yenleri cennet kapılarından olan sağ kapıdan içeri koy!
Onlar bunun dışında, cennetin öteki kapılarında da insanlara ortak­tırlar.”

(Tirmizî, Kıyâme, 10; Müslim, Îman, 327)
.
Suâl : Soru. Sorulan şey.

38. HADÎS

عَنْ عَبُْ الرَّحْمَانُ بْنِ ‘َوْفُ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ

دَخَلَ فَرَأَيْتُ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالله عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ خَارِجاً مِنَ الْمَسْجِدِ فَأَتَّبَعْتُهُ أَمْشِي وَرَاءَهُ وَلَا يَشْعُرُ بِي ثُمَّ دَخَلَ نَخْلاً فَاسْتَقْبَلَ الْقِبْلَةَ فَسَجَدَ فَأَطَالَ السُّجُودَ وَأَنَا وَرَاءَهُ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّ اللّهَ عَزَّ وَ جَلَّ تَوَفَّاهُ فَأَقْبَلْتُ أَمْشِي حَتَّى جِءْتُ فَطَأْطَأْتُ رَأْسِي أَنْظُرُ فِي وَجْهِهِ فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ مَالَكَ يَا عَبْدَ الرَّحْمَانِ فَقُلْتُ لَمَّا أَطَلْتَ السُّجُودَ يَا رَسُولَ اللّهِ خَشِيتُ أَنْ يَكُونَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ تَوَفَّى النَّفْسَكَ فَجِءْتُ أَنْظُرُ فَقَالَ إِنِّي لَمَّا رَأَيْتَنِي دَخَلْتُ النَّخْلَ لَقِيتُ جِبْرَاءِيلَ عَلَيْهِ السَّلَامُ فَقَالَ أُبَشِّرُكَ أَنَّ اللّهَ تَعَلَى يَقُولُ مَنْ سَلَّمَ عَلَيْكَ سَلَّمْتُ عَلَيْهِ وَمَنْ صَلَّى عَلَيْكَ صَلَّيْتُ عَلَيْهِ

Abdurrahmân b. Avf (radiyallahu anhu) nakleder:
Bir gün mescide vardığımda Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mescidden çıkmakta olduğunu gördüm.
Kendisini tâkip ederek arkasın­dan yürümeye başladım.
Onun benden haberi yoktu.
Sonra hur­malığa girdi, kıbleye yöneldi ve secdeye kapandı.
Ben arkasın­daydım.
Secdede uzun süre kaldı, o kadar ki, vefat ettiğini zannederek yürümeye başladım.
Yanına geldim, eğilip yüzüne baktım.
Başını kaldırdı:
“Ne var Ey Abdurrahmân?” buyurdu.
Dedim ki:
“Yâ Resûlullah! Siz secdeyi çok uzâtınca, vefat ettiğiniz korkusuyla bakmaya geldim!”
Buyurdu ki:
“Sen benim hur­malığa girdiğimi gördüğün sırada, Cebrâil (as)'la karşılaştım.
Bana şöyle dedi:
“Sana müjdeler olsun! Allah şöyle buyurdu:
“Kim seni selâmlarsa, Ben de onu selâmlarım.
Kim sana salât (duâ) ederse, Ben de ona salât (ikram) ederim.
(Kim sana selâm ve salât ederse, Ben de ona selâm ve salât ederim.)”

(Ahmed b. Hanbel, I, 191)

Vefat : Ölüm. Ahirete göçme.

39. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

إِنَّ اللّهَ تَعَلَى يَقُولُ : يَا أبْنَ آدَمَ تَفَرَّغْ لِعِبَادَتِي أَمْلَأُ صَدْرَكَ غَنِيً وَأَسُدُّ َفقْرَكَ وَإِلَّا تَفْعَلْ مَلَأْتُ يَدَيْكَ سُغْلاً وَلَمْ أَسُدُّ فَقْرَكَ

Ebû Hureyre Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini ifâde eder:
“Allah şöyle buyurur:
“Ey Âdem oğlu! kendini tamamen Be­nim kulluğuma ver ki, Ben senin kalbini zenginlikle doldura­yım ve seni yoksulluktan koruyayım.
Eğer böyle yapmazsan se­nin kalbini meşguliyetlerle doldururum ve yoksulluğuna mâni’ olmam.”

(Tirmizî, Kıyâme, 30; İbn Mâce, Zühd, 2)

Mâni’ : Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.

40. HADÎS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ

مَنْ قَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ وَاللّهُ أَكْبَرُ صَدَّقَهُ رَبُّهُ وَقَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا أَنَا وَ أَنَا أَكْبَرُ . وَإِذَا قَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ وَهْدَهُ . يَقُولُ اللّهُ لَا إِلَاهَ إِلَّا أَنَا وَهْدِي . وَإِذَا قَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ وَهْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ قَالَ اللّهُ لَا إِلَاهَ إِلَّا أَنَا وَهْدِي لَا شَرِيكَ لِي . وَإِذَا قَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ قَالَ اللّهُ لَا إِلَاهَ إِلَّا أَنَا لِي الْمُلْكُ وَلِي الْحَمْدُ . وَإِذَا قَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّهِ قَالَ اللّهُ لَا إِلَاهَ إِلَّا أَنَا وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِي . وَكَانَ يَقُولُ مَنْ قَالَهَا فِي مَرَضِهِ ثُمَّ مَاتَ لَمْ تَطْعَمْهُ النَّارُ

Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hureyre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu naklederler:
“Her kim: “Allah'tan başka ilâh yoktur ve Allah en uludur” derse
Rabbî onu tasdik eder ve:
“Benden başka ilâh yoktur, Ben en Uluyum” buyurur.
Kul: “Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir” dediği zaman,
Allah: “Benden başka ilâh yoktur, Ben Bir'im” buyurur.
Kul: “Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur” dediği zaman
Allah: “Benden başka ilâh yoktur, Birim, orta­ğım yoktur” buyurur.
Kul: “Allah'tan başka ilâh yoktur, mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur” dediği zaman,
Allah: “Benden başka ilâh yoktur, mülk Benimdir, hamd Bana mahsustur” buyurur.
Kul: “Allah'tan başka ilâh yoktur, kudret ve kuvvet ancak Allah iledir” dediği zaman,
Allah: “Benden başka ilâh yoktur, kudret ve kuvvet ancak Benimledir” buyurur.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Kim ki bu sözleri hastalı­ğında söyler ve sonra ölürse cehennem ateşi onu yakmazı!”
.
(Tirmizî, Deavât, 34)

Allah Teâlâ'ya muhtac olan, Rabb’inden kendisi, ana baba­sı, kardeşleri, arkadaşları ve bütün müslümanların bağışlan­masını dileyen Muhammed b. Ali b. Muhammed b. el-Arabî der ki:
“Başta ifâde ettiğim ölçülerdeki kırk hadîs burada sona eri­yor.
Allah onlarla amel etmeyi bize kolaylaştırsın ve bu konuda yardımcı olsun! Hatırlattığım üzere bunlar Allah'a isnâd etti­ğim (kudsî) hadîslerdir.
Bu hadîslerin çoğunu, isimlerini zikre­derek, bizzât şeyhinden rivâyet eden arkadaşlarımızdan al­dım.
Bununla maksadım, vahyin naklinde kendilerinden bir hatıra bırakmak ve onlara hadîs alimleri arasında yer vermek­tir.
Şimdi de isnâd zinciri olmaksızın, kırk kudsî hadîs daha zikrediyorum:

Kudsî : (Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez.

İKİNCİ BÖLÜM

Şimdi de isnâd zinciri olmaksızın, kırk kudsî hadîs daha zikrediyorum:

بِسْمْ اللّهِ الرَّحْمٰنِ الرّحِيمُ

رَبِّي يَسِّرْ بِبَرَكَةِ نَبِيِّكَ عَلَيْهِ السَّلَامُ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla!

Yâ Rabbî!
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in bereketiyle kolaylaştır!

1. HABER (41. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لِنَبِيِّهِ وَ خَلِيلِهِ إِبْرَاهِيمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ : مَا هَاذَا الْوَجَلُ الشَّدِيدُ قَالَ فَقَالَ ِ إِبْرَاهِيمُ يَا رَبِّي وَكَيْفَ لَا أَوْجَلُ وَلَا أَكُونُ عَلَى وَجَلَ وَ آدَمُ أَبِي صَلَّى اللّهَ عَلَيْهِ السَّلَامْ كَانَ مَخَلُّهُ فِي الْقُرْبِ مِنْكَ خَلَقْتَهث بِيَدِكَ وَنَفَخْتض فِيهِ مِنْ رُوحِكَ وَ أَمَرْتَ الْمَلَاءِكَةَ بِالسُّجُودِ لَهُ فَبِمَعْصِيَةِ وَاحِدَةٍ أَخْرَجْتَهُ مِنْ جِوَارِكَ فَأَوْحَى اللّهُ إِلَيْهِ يَا ِ إِبْرَاهِيمُ أَمَّا عَلِمْتَ أَنْ مَعْصِيَةَ الْحَبِيبِ شَدِيدَةٌ

Azîz ve Celîl olan Allah, peygamberi ve dostu İbrahîm'e şöy­le buyurdu:
“Bu şiddetli korku niçindir?”
İbrahîm cevap verdi:
“Yâ Rabbî!
Nasıl korkmayayım ve deh­şet içinde olmayayım:
Babam Âdem (aleyhisselâm) ki yeri Senin yakının­daydı.
Onu Kendi elinle yarattın.
Ona Kendi Ruhundan üfledin.
Meleklere ona secde etmelerini emrettin!
Ve bir tek günahtan dolayı onu yanından uzaklaştırdın!”
Bunun üzerine Allah şöyle vahyetti:
“Ey İbrahîm, bilmez misin ki sevenin sevgiliye karşı itâatsizliği çok zor gelir?”
(İbrahîm b. Abdullah'tan mevkûfen naklettiğim bu haber, İsmail b. el-Herevî'nin Derecâtü't-Tâibîn adlı kitabında­dır.)

2. HABER (42. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَالَى : يَا دَاوُودُ حَذِّرْ بَنِي إِسْرَءِيلَ أَكْلَ الشَّهَوَاتؤ فَإِنَّ الْقُلُوبَ الْمُعَلَّقَةُ بِالشَّهَوَاتِ عُقُولُهَا مَحْجُوبَةٌ عَنِّي

Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Ey Dâvûd!
İsrâil oğullarına aşırı istek ve arzulardan sakınmalarını söyle!
Zîrâ aşırı istek ve arzulara bağlı olan kalblerin akılları (idrakleri) bana karşı ör­tülüdür, aramızda perde bulunur.”
(Ebû Ca'fer el-Cezerî'den mevkûfen, Herevî’nin Derecâtü't-Tâibîn'inde yer alır.)

3. HABER (43. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَالَى : لِمُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ وَقَدْ قَالَ يَا رَبِّي أَبَعِيدٌ أَنْتَ فَأُنَادِيكَ أَمْ قَرِيبٌ فَاُنَاجِيكَ فَقَالَ اللّهُ تَعَالَى لَهُ أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي فَأَنَا مَعَهُ قَالَ فَأَيُّ الْعَمَلِ أَحَبُّ إِلَيْكَ يَا رَبِّي قَالَ تُكْثِرُ ذِكْرِي عَلَى كُلِّ حَالٍ

Mûsâ (aleyhisselâm) şöyle sordu:
“Yâ Rabbî
Sen uzak mısın ki Seni yüksek sesle çağırayım, yâhut yakın mısın ki alçak sesle Sana yalvarayım?”
Allah Teâlâ buyurdu:
“Ben, Beni zikredenin yakın dostu­yum ve onunla birlikteyim.”
Mûsâ sordu:
“Sana en sevimli gelen amel hangisidir Yâ Rabbî?”
Allah cevap verdi:
“Her hâl ve durumda Beni çok zik­retmendir!”
(Bunu Makburî'den adı geçen eserden mevkûf olarak rivâyet ettim.)

4. HABER (44. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَالَى : كَذَبَ مَنْ ادَّعَى مَحَبَّتِي ونَامَ عَنِّي أَلَيْسَ كَلُّ مُحِبٍّ يَطْلُبُ الْخَلْوَةَ بِحَبِيبِهِ أَنَا ذَا مُطَّلِعٍ عَلَى أَحْبَابِي وقَدْ مَثَّلُونِي بَيْنَ أُعْيُنِهِمْ وخَاطَبُو فِي عَلَى الْمُشَاهَدَةِ وكَلَّمُونِي بِحُضُورِي غَداً أَقَرُّ أَعْيُنَهُمْ فِي جَنَّاتِس

Allah Teâlâ buyurur:
“Beni sevdiğini iddiâ edip de, Benden gafil olan yalan söylemiştir.
Seven herkes, sevdiğiyle birlikte olmayı (hâlvet) istemez mi?
Ben nice sevenlerimi tanırım ki, Beni gözlerinin önünde temsîl ederler; görürcesine Bana hitab ederler ve huzûrumda Benimle konuşurlar.
Yarın onların göz­lerini cennetlerimde serinleteceğim.”
(Bunu Mufaddal'dan adı geçen eserden mevkûf olarak rivâyet ettim.)

5. HABER (45. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَالَى فِيمَنْ قَتَلَ نَفْسَهُ : بَادَرَنِي عَبْدِي بِنَفْسِهِ حَرَّمْتُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

Allah Teâlâ, intihar eden kimse hakkında şöyle buyurur:
“Kulum kendi kendine (ölüme teşebbüs ederek) Benim önüme geçti.
Ben de ona cenneti haram kıldım!”
(Bunu Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'e çıkan bir isnâd ile rivâyet ettim. Müs­lim'in Sahîh'inde mevcûddur.)

(Buhârî, Enbiyâ, 50; Tecrîd terc. IX, 192)

6. HABER (46. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: إِنَّ عَبْدِي كَلَّ عَبْدِي الَّذِي يَذْكُرُنِي وَ هُوَ مَلَاقٍ قِرْنَهُ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Benim kulum, Benim has kulum savaş sahnesinde dengiyle karşı karşıya bulunduğu hâlde Beni zikr edendir.”
(Bunu, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'a çıkan bir isnâd ile rivâyet ettim; Tirmizî'nin Müsned'inden tahrîc ettim.)
(Tirmizî, Deavât, 119)

7. HABER (47. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَالَى : يَابْنَ آدَمَ لَوْ رَاَيْتَ يَسِيرَ مَابَقِيَ مِنْ أَجَلِكَ لَزَهِدْيَ قِي طُولِ مَا تَرْجُو مِنْ أَمَلِكَ وقَصَّرَتَ مِنْ حِرْصِكَ وحِيَلِكَ وَابْتَغَيْتَ الزِّيَادَةَ وإِنَّمَا تَلْقَى النَّدَمَ لَوْ قَدْ زَلَّتْ بِكَ الْقَدَمُ وَ أَسْلَمَكَ الْأَهْلُ وَالْحَشَمُ وَانْصَرَفَ عَنْكَ الْحَبِيبُ أَسْلَمَكَ وَ الْقَرِيبُ فَلَا أَنْتَ إِلَى أَهْلِكَ عَاءِدٌ وَلَا فِي عَمَلِكَ زَاءِدٌ فَاعْمَلْ لِيَوْمِ الْقِيَامَةؤ يَوْمَ الْحَسْرَةِ وَالنَّدَامَةِ

VAllah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Ömründen geri kalan sürenin kısalığını bilseydin;
Beslediğin uzun emellerini terk ederdin!
İhtiras ve hîlelerini kısardın!
(İyiliklerini) artır­maya gayret ederdin!
Ne ki (ölüm anında);
Ayağın kaydığı,
Âilen ve hizmetindekiler seni terk ettiği,
Dostların senden yüz çevir­diği,
Ve yakınların senden uzaklaştığı zaman ancak pişmanlığa düşersin!
Fakat o zaman artık âilene dönemezsin, iyi amelleri­ni arttıramazsın!
O hâlde şimdiden felâket ve pişmanlık günü olan kıyâmet için çalış!”
(Es-Suhufü'l-Münzele'de yer alan bu haberi Vehb b. Mü­nebbih'ten rivâyet ettim.)

8. HABER (48. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يَا أبْنَ آدَمَ إِنْ رَضِيتَ بِمَا قَسَمْتُ لَكَ أَرَحْتَ قَلْبَكَ وَبَدَنَكَ وَ أَنْتَ مَحْمثودٌ وَإِنْ لَمْ تَرْضَ بِمَا قَسَمْتُ لَكَ سَلَّطتُ عَلَيْكَ الدُّنْيَا حَتَّى تَرْكُضَ فِيهَا رَكْضَ الْوَحْشِ فِي الْبَرِّيَّةِ ثُمَّ وَعِزَّتؤي وَجَلَالِي لَا تَنَالُ إِلَّا مَا قَدَّرْتَ لَكَ وأَنْتَ مَذْمُومٌ

Azîz ve Celîl olan Allah buyuruyor:
“Ey Âdem oğlu!
Sana verdiğim şeye râzı olursan, kalben ve bedenen rahatlık içinde olursun, ayrıca övülürsün.
Şâyet sana verdiğim kısmete râzı olmazsan, senin başına dünyâyı musallat ederim;
O kadar ki, yabânî hayvanların çöllerde dolaşması gibi oradan oraya koşar durursun;
İzzetim ve Celâlime yemîn olsun ki, dünyâdan ancak senin için takdir ettiğim kadarını elde edebilirsin, hem de zem­medilmiş, aşağılanmış olursun!”
(Kâ'bü'l-Ahbâr'dan rivâyet ettim. er-Rabbaî Cüz'ünde bunu, Kâ'bü'l-Ahbâr'ın Tevrat'tan aldığını kaydeder.)

9. HABER (49. HADÎS)

يَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ إِلَى أَهْلِ الْجَنَّةِ إِذَا دَخَلُوهَا : سَلَامٌ عَلَيْكُمْ عِبَادِي مَرْحَباً بِكُمْ حَيَّتكُمْ اللّهُ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ

Azîz ve Celîl olan Allah cennet ehline, oraya girdikleri vakit şöyle buyuracak:
“Kullarım! Size selâm olsun, merhaba! Allah size hayat versin, size selâm olsun!”
(Nakkâş'ın Mevâkıfü'l-Kıyâme hadîsindeki bu ifâdeleri­ni Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'a isnâd ederek rivâyet ettim)
* Bu haberin devâmı, 13, 15, 20, 26, 29, 38 numaralı haberlerde verilmiştir. Muhammed Valsan'ın yazdığı Giriş'e bakınız.

10. HABER (50. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يَابْنَ آدَمَ كُلِّ يُرِيدُكَ لَهُ وَأَنَا أُرِيدُكَ لَكَ وَأَنْتَ تَفِرُّ مِنِّي يَابْنَ آدَمَ مَا تُنِصِفُنِي

Azîz ve Celîl olan Allah buyuruyor:
“Ey Âdem oğlu!
Herkes seni kendisi için ister.
Ben ise seni senin için isterim.
Oysa sen Benden kaçıyorsun!
Ey Âdem oğlu! bana karşı hiç de âdil değil­sin!”
(Kâ’bü’l-Ahbâr'dan rivâyet ettim. Rabbaî (rahımehullah)'ın Cüz'ünde mevcûd olup, onu Tevrat'tan naklettiğini söyler.)

11. HABER (51. HADÎS)
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لِأَنْعَمِ أَهْلِ الدُّنْيَا إِذَا صَبَغَهُ فِي النَّارِ صَبْغَةً : يَابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ خَيْراً قَطُّ هَلْ رَأَيْتَ نَعِيماً قَطُّ فَيَقُولُ لَا وَ اللّهِ يَارَبِّي وَيَقُولُ سُبْحَانَهُ لِأَبْأَسِ أَهْلِ الدُّنْيَا وَقَدْ صَبَغَهُ قِي الْجَنَّةِ صَبَغَةً يَابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ مَرَّ بِكَ شِدَّةٌ قَطُّ فَيَقُولُ لَا وَ اللّهِ يَارَبِّي مَا مَرَّ بِي بُؤْسٌ قَطُّ وَلَا رَأَيْتُ شِدَّةً قَطُّ

Azîz ve Celîl olan Allah, dünyâ ehlinden en çok nîmet ve re­fah sahibi bir kimseyi ateşe daldırıp çıkaracak ve şöyle buyura­cak:
“Ey Âdemoğlu!
Sen herhangi bir iyilik, herhangi bir nîmet gördün mü?”
O kimse: “Hayır, vallâhi Yâ Rabbî!” diyecek.
Hak Teâlâ, dünyâda iken en çok sıkıntı ve meşekkate dûçâr birini cennete daldırıp çıkaracak ve:
“Ey Âdem oğlu herhangi bir sı­kıntı gördün mü, herhangi bir zorlukla karşılaştın mı?” buyu­racak.
Kul cevap verecek: “Hayır Yâ Rabbî! Ne bir sıkıntı gör­düm, ne de aslâ herhangi bir zorlukla karşılaştım!”
(Senedli olarak rivâyet ettiğim bu hadîs Müslim'in Sahîh'inde mevcûttur.)

(Müslim, Münâfıkîn, 55)

12. HABER (52. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يَابْنَ آدَمَ خَلَقْتُكَ مِنْ تُرَابِ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ وَلَمْ يُعْيِنِي خَلْقُكَ أَفَيُعْيِينِي رَغِيفٌ أَسُوقُهُ إِلَيْكَ فِي حِينٍ

Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyuruyor:
“Ey Âdem oğlu!
Se­ni topraktan, sonra da menîden yarattım.
Senin yaratılışın ba­na hiç de zor gelmedi.
Herhangi bir anda bir ekmeği sana ulaş­tırmak mı Bana zor gelecek?”
(Kâ’bü’l-Ahbâr'dan mevkûfen rivâyet ettim. er-Rabbaî'nin Cüz'ünde mevcûttur. Kâ’bü’l-Ahbâr, bu ibâreye Tevrat'ta rastladığını söyler)

13. HABER (53. HADÎS)
.
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: سَلَامٌ عَلَيْكُمْ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ الْحَيِّ الْقَيُّمِ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ طَابَتْ لَكُمْ الْجَنَّةُ فَطَيِّبُوا أَنْفُسَكُمْ بِالنَّعِيمِ الْمُقِيمِ وَالْإِقْتِرَابِمِنَ الْكَرِيمِ وَالْخُلُودِ الدَّاءِمِ

Azîz ve Celîl olan Allah buyuruyor:
“Rahmân, Rahîm, Hayy ve Kayyûm olan Allah'tan size selâm olsun!
Mutlusunuz, cen­nete ebedi kalmak üzere girin, orası sizin için iyidir.
Sürekli nîmetlerin, Kerem Sahibi'ne yakınlığın ve devâmlı kalışın ta­dını çıkarınız.”
(Nakkâş'ın hadîsinden rivâyet ettim.)

14. HABER (54. HADÎS)
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يَابْنَ آدَمَ إِنِّي وَحَقِّي لَكَ مُحِبُّ فَبِحَقِّي عَلَيْكَ كُنْ لِي مُحِباًّ

Azîz ve Celîl olan Allah buyuruyor:
“Ey Âdemoğlu!
Muhak­kak ki Ben şânımdan olarak seni severim.
Sen de üzerindeki hakkım sebebiyle Beni sev!”
(Kâ’bü’l-Ahbâr'dan mevkûf olarak rivâyet ettim.)

15. HABER (55. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يُخَاطِبُ أَهْلَ الْجَنَّةِ : أَنْتُمْ الْمُؤْمِنُونَ وَ أَنَا اللّهُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ شَقَقْتُ لَكُمْ إِسْماً مِنْ أَسْمَاءِي لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَا أَنْتُمْتَحْزَنُونَ أَنْتُمْ أَوْلِيَاءِي وَ جِيرَانِي وَأَحْبَابِي وَأَصءفِيَتءِي وَ حَاصَّتِي وَ أَهْلُ مَحَبَّتِي وَفِي دَارِي

Azîz ve Celîl olan Allah, cennet ehline hitab ederek şöyle buyuracak:
“Sizler mü'minlersiniz.
Ben güvenlik veren (el­ Mü'min), görüp gözeten (el-Müheymin) Allah'ım! Sizin için isimlerimden bir isim ayırdım.*
Sizin için korku ve hüzün yok­tur.
Siz Benim velîlerim (dostlarım), komşularım, sevdiklerim, asfiyam, seçkinlerim, muhabbet ehlimsiniz ve evimde oturu­yorsunuz!”
(Mevâkıf’ta yer alan Nakkâş'ın hadîsinden rivâyet et­tim.)
* El-Mü'min ismi kasdediliyor.

16. HABER (56. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: إِذَا نَزَلَ فِي الثُّلُثِ الْبَاقِي مِنَالَّيْلِ : أَنَا الْمَلِككُ مَنْ ذَا الَّذِي يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ مَنْ ذَا الَّذِي يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ مَنْ ذَا الَّذِي يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ

Gecenin son üçte birinde nüzûl ettiği vakit* Allah şöyle bu­yurur: “Ben mülk sahibiyim!
kim Bana seslenirse ona cevap ve­ririm.
Kim Benden isterse ona veririm.
Kim Benden mağfiret dilerse onu bağışlarım!”

* Bu Hadîsin farklı rivâyetlerinde zikredildiğine göre, Allah gecenin muhtelif zamanlarında ve son üçte birinde dünyâ semâsına kadar
iner. Bkz. Müslim, Münafikîn. 168.
(Müslim b. Haccac'ın Sahîh'inden rivâyet ettim.)

(Müslim, Münafikîn, 168-172)

17. HABER (57. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: إِذَا تَحَدَّثَ عَبْدِي بِأَنْ يَعْمَلَ حَسَنَةً فَأَنَا أَكْتُبُهَا لَهُ حَسَنَةً مَا لَمْ يَعْمَلْ فَإِذَا عَمِلَهَا فَأَنَا أَكْتُبُهَا بِعَشْرَةِ أَمْثَالِهَا وَإِذَا تَحَدَّثَ بِأَنْ يَعْمَلَ سَبِّءَةً فَأَنَا أَغْفِرُهَا لَهُ مَا لَمْيَعْمَلْهَا فَإِذَا عَمِلَهَا فَأَنَا أَكْتُبُهَا لَهُ بِمِثْلِهَا

Azîz ve Celîl olan Allah buyuruyor:
“Kulum bir iyilik yap­mayı düşündüğü vakit, yapmasa bile onun için bir iyilik yaza­rım; onu yaptığı vakit ise on katını yazarım.
Bir kötülük yap­mağı düşündüğü vakit, onu yerine getirmediği sürece affede­rim; yaptığı vakit ise bir kötülük olarak yazarım.”
(Müslim b. Haccac'm Sahîh'inden rivâyet ettim.)
(Müslim, Îman, 205)

18. HABER (58. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يَا ابْنَ آدَمَ خَلَقْتُكَ مِنْ أَجْلِي وَخَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ مِنْ أَجْلِكَ فَلَا تَهْتِكْ مَا خَلَقْتُ مِنْ أَجْلِي لِمَا خَلَقْتُ مِنْ أَجْلِكَ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Seni Ken­dim için, eşyâyı da senin için yarattım.
Kendim için yarattığım şeyi, senin için yarattığım şey uğruna helâk etme!”
(Er-Rabbaî'nin Cüz’ünden rivâyet ettim.)

19. HABER (59. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ: يَا ابْنَ آدَمَ كَمَا لَا أُطَالِبُكَ بِعَمَلِ غَدٍ لَا تُطَالِبْنِي بِِرِزْقِ غَدٍ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Ben sen­den yarının amelini istemediğim gibi, sen de Benden yarının rızkını isteme!”
(Er-Rabbaî'nin Mecmûa'sından rivâyet ettim.)

20. HABER (60. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ يُخَاطِبُ أَهْلَ الْجَنَّةِ : سَلَامٌ عَلَيْكُمْ يَا مَعْشَرَ عِبَادِي الْمُسْلِمِينَ أَنْتُمْ الْمُسْلِمِينَ وَأَنَا السَّلَامُ دَارِي دَارُ السَّلَامِ وَسَأُلِيكُمِ وَجِهِي كَمَا سَمؤعْتُمْ كَلَامِي

Azîz ve Celîl olan Allah, cennet ehline hitab ederek şöyle buyuracak:
“Size selâm olsun ey Müslüman kullarımdan oluşan topluluk!
Sizler müslimlersiniz ve ben Selâm'ım!
Evim sulh (selâm) evidir.
Sözümü işittiğiniz gibi size yüzümü de göstere­ceğim!”
(En-Nakkâş'ın kendisinden rivâyet ettim.)

21. HABER (61. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يَا ابْنَ آدَمَ لِي عَلَيْكَ فَرِيضَةٌ وَلَكَ عَلَيَّ رِزْقٌ إِنْ خُنْتَنِي فِي فَرِيضَتِي لَمْ أَخُنْكَ فِي رِزْقِكَ عَلَى مَا كَانَ مِنْكَ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Benim se­nin üzerinde bir takım farzlarım vardır; ve senin rızkın da Ba­na âittir.
Şâyet farzlarımda Bana hâinlik edersen, senin bu hâline rağmen rızkını vermekte Ben sana hâinlik etmem!”
(Kâ’bü’l-Ahbâr'dan mevkûf olarak er-Rabbaî'nin Cüz'ünden rivâyet ettim.)

22. HABER (62. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : ابْنَ آدَمَ صَلِّ أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ فِي أَوَّلِ النَّهَارِ أَكْفِكَ آخِرَهُ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Âdem oğlu!
Günün baş­langıcında dört rekat namazı kıl, sonunu Ben sana yetiriveririm!”
(Veya günün sonuna kadar seni korurum!)”
(Bunu Nesâî'nin (rahîmehullah) kitabından müsned olarak rivâyet ettim.)
(Tirmizî, Salât, 346)

23. HABER (63. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : ابْنَ آدَمَ أَنِّيتُعْجؤزءنِي وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ مِثْلِ هَاذِهِ حَتَّى إِذَا سَوَّيْتُكَ وَعَدَلْتُكَ وَعَدضلْنُكَ مَشِيتَ بَيْنَ يَدَيْكَ وَلِالْلأَرْضِ مِنْكَ وَءِيدٌ يَعْنِي صَوْتاً ثُمَّ جَمَعْتَ وضمَنضعْتَ حَتَّى إِذَا بَلَغْتَ التَّرَاقِي قُلْتَ لأَتَصَدَّقُ وَأَنَّى أَوَانُ صَدَقَةٌ

Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Âdem oğlu!
Benim kudretimi nasıl inkâr edebiliyorsun?
Hâlbuki seni işte şu (top­rağa veya tükrüğe) benzer şeyden yarattım!
Sana ölçülü ve düzgün bir biçim verince ayak üstü yürüdün.
Senin çalımlı yü­rüyüşünden arz neredeyse inliyor.
Sonra mal biriktirdin ve sakladın vermedin.
Nihâyet ölüme yaklaşınca:
“Tasadduk ede­cektim!” diyorsun.
Heyhât! Nerede sadaka vakti!”
(Esed b. Mûsâ'nın hadîsinden rivâyet ettim.)
(İbn Mâce, Vesâyâ, 4; Ahmed b. Hanbel, IV, 1210)

24. HABER (64. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : إِذَا أَحْدَثَ عَبْدِي وَلَمْ يَتَوَضَّأْ فَقَدْ جَفَانِي وَإِذَا تَوَضَّأَ وَلَمْ يُصَلِّ فَقَدْ جَفَانِي وإِذَا صَلَّى وَلَمْ يَدْعُونِي فَقَدْ جَفَانِي وَإِذَا دَعَنِي وَلَمْ أُجِبْهُ فَقَدْ جَفَوْتُهُ وَلَسْتُ بِرَبٍّ جًَافٍ

Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Kulum büyük ab­dest bozup da abdest almadığı vakit, Bana cefâ etmiş olur.
Ab­dest alıp da namaz kılmadığı vakit Bana cefâ etmiş olur.
Na­maz kılıp da Bana duâ etmediği vakit, Bana cefâ etmiş olur.
Ba­na duâ edip de, Ben ona icâbet etmediğim vakit, kendisine cefâ etmiş olurum; oysa Ben cefâ edici bir Rabb değilim!”
(Bu haberi, İbnü'l-Cerrâh diye bilinen Abdullah b. Haneş el-Kinânî'den merfû olarak rivâyet ettim.)

25. HABER (65. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يَا ابْنَ آدَمَ لَا تَخَافَنَّ فَوْتَ الرِّزْقِ مَا دَامَتء خَزَاءِنِي مَمْلُوءَةً لَا تَنْفَدُ أَبَداً

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Mâdemki Benim ebediyyen tükenmez olan hazinelerim dolu olarak kalacaktır, rızkının elden gideceğine dâir korkun olmasın!”
(Er-Rabbaî'nin Cüz'ünden rivâyet ettim.)

“er-Rabbaî” nisbesi taşıyan çeşitli şahıslardan sâdece Ebû Bekr Muhammed b. Süleyman b. Yusûf b. Ya'kûb er-Rabbaî (374/985)'nin “Cüz'ü” vardır ve kendisi “sika”dır.
Bkz. Zehebî, Siyerü A'lâmin Nübelâ, XVI, 339.
İbn Arabî’nin, Cüz'ünden 8 hadîs aldığı Rabbaî bu şahıs olmalıdır.
(M. Demirci).

26. HABER (66. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يُخَاطِبُ أَهْلَ الْجَنَّةِ فِي كَلَامٍ يَقُولُ لَهُم : فَإِذَا تَجَلَّيْتُ لَكُمْ وَ كَشَفْتُ عَنْ وَجْهِي الْحُجُبَ فَاحْمَدُونِي وَادْخُلُوا إِلَى دَارِي غَيْرَ مَحْجُوبِِينَ عَنِّي بِسَلَامٍ آمِنِينَ

Azîz ve Celîl olan Allah, cennet ehline hitab ettiği bir sözün­de şöyle buyurur:
“Size tecellî ettiğim ve yüzümden perdeleri açtığım vakit Bana hamd ediniz!
Aramızda perde olmaksızın selâmet ve emniyet içinde Benim huzûruma giriniz!”
(Nakkâş'ın hadîsinden rivâyet ettim.)

27. HABER (67. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يَا ابْنَ آدَمَ لَا تَخَافَنَّ مِنْ ذِي سُلْطًَانٍ مَا دَامَ سُلْطًَانِي بَاقِياً وَ سُلْطًَانِي بَاقِياٍ لَا يَنْفَدُ أَبَداً

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Mâdem ki Benim saltanatım devâm edecektir, sen herhangi bir saltanat sahibinden korkma!
Zîrâ Benim saltanatım devâmlıdır ve ebe­diyyen tükenmez.”
(Er-Rabbaî'den rivâyet ettim.)

28. HABER (68. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يَا ابْنَ آدَمَ لَا تَأْمَنُ مَكْرِي حَتَّى تَجُوزَ عَلَى الصِّرَاطِ وَقَالَ اللّهُ تَعَلَى : فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Ey Âdem oğlu!
Sırat'ı ge­çinceye kadar Benim hîlemden (mekr) emîn olamazsın!” Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah'ın hîlesinden ancak hüsran içinde­ki topluluk emîn olur.” (A'raf 7/99)
(Er-Rabbaî'den rivâyet ettim.)

أَفَأَمِنُوا مَكْرَ اللّهِ فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ

“Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz.” (A'raf 7/99)

29. HABER (69. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَلَى فِيكَلَامٍ يَقُولُهُ لِأَهْلِ الْجَنَّةِ : رِدُوا عَلَيَّ وَ اجْلِسُوا حَوْلِي حَتَّى تَنْظُرُوا إِلَيَّ وَ تَرَوْنِي مِنْ قَرِيبٍ فَأُتْحؤفُكُمْ بِتثحَفِي وَأُجِيزُكُمْ بِجَوَاءِزِي وَأَحُفُّكُمْ بِنُوِرِي وَ أُغَشِّكُمْ بِجَمَالِي وَ أَهَبُ لَكُمْ مِنْ مُلْكِي

Cennet ehline söylediği bir sözde Allah Teâlâ şöyle buyu­rur:
“Bana geliniz, etrafımda oturunuz!
Nihâyet Bana bakınız ve Beni yakından görünüz!
Böylece Ben de size armağanlarımı vereyim!
İkramlarımla sizi mükafatlandırayım!
Sizi nûrumla kuşatayım!
Cemâlimle örteyim ve size mülkümden bağışta bu­lunayım!”
(Mevâkıfta Nakkâş'ın hadîsinden rivâyet ettim.)

30. HABER (70. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَلَى : إِنَّمَا أَتَقَبَّلُ الصَّلَاةَ مِمَّنْ تَوَاضَعَ بِهَا لِعَظَمَتِي وَلَمْ يَسْتَطِلْ عَلَى خَلْقِي وَلَمْ يَبِتْ مُصِرّاً عَلَى مَعْصِيَتِي وقَطَعَ نَهَارَهُ فِي ذِكْرِي ورَحِمَ الْمِسْكِينَ وابْنَ السَّبِيلِ وَالْأَرمَلَةَ ورَحِمَ الْمُصَابَ ذَالِكَ نُورُهُ كَنُورِ الشَّمْسِ أَكْلَؤُهُ بِعِزَّتِي وَ اسْتَحْفِؤظُهُ مَلَاءِكَتِي أَجْعَلُ لَهُ فِي الطُّلْمَةِ نُوراً وَفِي الْجَهَالَةِ عِلْماً وَ مَثَلثهُ فِي خَلْقِي كَمَثَلِ الْفِرْدَوْسِ فِي الْجَنَّةِ

Allah Teâlâ buyurur:
“Ben ancak şu vasıftaki kimsenin duâsını kabul ederim:
Duâsıyla Benim azametim karşısında tevâzû gösteren,
Yaratıklarım üzerinde üstünlük taslamayan,
Bana itâatsizlikte ısrar ederek gecelemeyen,
Gününü Benim zikrime tahsis eden,
Yoksula, yolcuya ve dul kadına acıyan,
Musîbete uğrayan merhamet eden kimse.
Böyle kimsenin ışığı güneş ışığı gibidir.
Ben, o kimseyi izzetimle korurum ve onu meleklerime emânet ederim. Kendisi için karanlıkta bir nûr, cehâlette bir ilim yaratırım.
Mahlûkatım içerisinde bu kimse­nin misâli cennetteki Firdevs'e benzer.”
(Bezzâr’ın Müsned’inden rivâyet ettim.)

31. HABER (71. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ وَقَدْ قَالَتْ الْمَلَاءِكَةُ يَا رَبِّي ذَاكَعَبْدُكَ يُرِيدُ أَنْ يَعْمَلَ سَيِّءَةً وَهُوَ أَبْصَرُ بِهِ فَقَالَ سُبْحَانَهُ ارْقُبُوهُ فَإِنْ عَمَلَهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ بِمِثْلِهَا وَإِنْ تَرَكَهَا فَاكْتُبُوهَا لَهث حَسَنَةً إِنَّهُ إِنَّمَا تَرَكَهَا مِنْ جَرَّاءِي

Melekler:
“Ya Rabbi, senin bu kulun kötülük işlernek isti­yor!” deyince
Azîz ve Clîl olan Allah, onu en iyi gören olduğu halde, şöyle buyurur:
“Onu kontrol edin, şâyet o kötülüğü işler­se bir kötülük olarak yazınız;
Eğer ondan vaz geçerse onun için bir iyilik yazınız, zira onu ancak benim hatırım için terk etmiş­tir!
(Bu hadisi Bagavî'nin Şerhu's-Sünne'sinden rivâyet et­tim. Müslim de tahrîc etmiştir.)
(Müslim, İmân, 205)

32. HABER (72. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لِلْمَلَاءِكَةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي عَرْضِ الْأَعْمَالِ : انْظُرُوا فِي صَلَاةِ عَبْدِي أَتَمَّهَا أَوْ نَقَصَهَا فَإِنِ كَانَتْ تَامَّةً كُتِبَتْ لَهُ تَامَّةً وَإِنْ كَانَ إِنْتَقَصَ مِنْهَا شَيْاً قَالَ سُبْحَانَهُ انْظُرُا هَلْ لِعَبْدِي مِنْ تَطَوُّعٍ وَقَالَ أَكْمِلُوا لِعَبْدِي فَرِيضَتَهُ مِنْ تَطَوُّعِهِ وَقَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ ثُمَّ تُؤْخَذُ الْأَعْمَالُ عَلَى ذَاكُمْ

Kıyâmet gününde amellerin arzı sırasında Azîz ve Celîl olan Allah, meleklerine şöyle buyuracak:
“Kulumun namazına bakınız, tam olarak mı yerine getirmiştir, yoksa eksiği var mı­dır?”
Eğer tamamsa, tam olarak yazılır.
Şâyet herhangi bir noksanı varsa Allah:
“Bakınız, kulumun nâfilesi var mı?” buyu­racak;
(Şâyet varsa), Allah:
“Kulumun farzını nâfilesinden ikmâl ediniz!” buyuracak.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) devâmla şöyle buyu­rur:
“Sonra, böylece ameller kabul edilir.”
(Kitabü's-Salât müellifi (radiyallahu anhu)'inden rivâyet ettim; meclislerde bize yazdırmıştı.)
.
(Tirmizî, Salât, 305; İbn Mâce, İkâmet, 202; Ebû Dâvûd, 149)

33. HABER. HABER (73. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : ابْنَ آدَمَ وَهَصْتُكَ ثَلَاثَ وَهَصَاتٍ الْفَقْرَ وَ الْمَرَضَ وَ الْمَوْتَ وَمَعَ ذَاكَ إِنَّكَ وَثَّابٌ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Âdem oğlu!
Sana üç darbe vurdum:
Yoksulluk, hastalık ve ölüm!
Bununla birlikte sen hep sıçrayıp duruyorsun!”

(Bunu Mûsâ b. Muhammed'den rivâyet ettim. O da Abdül­vehhâb b. Sekîne'den aldı.
Mûsâ şöyle der: “Bu isnâdım Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'e kadar ulaşır, o da Allah'tan naklen verir).

34. HABER (74. HADÎS)

قَالَ اللّهُ تَعَلَى لِمُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ : إِنِّي اُعَلِّمُكَ خَمْسَ كَلِمَاتٍ فَهُنَّ عِمَادُ الدِّينِ مَا لَمْ تَعْلَمْ أَنْ قَدْ زَالَ مُلْكِي فَلَا تَتْرُكْ طَاعَتِي وَمَا لَمْ تَعْلَمْ أَنَّ خَزَاءِنِي قَدْ نَفِدَتْ فَلَا تَهْتَمَّ لِرِزْقِكَ وَمَا لَمْ تَعْلَمْ أَنَّ عَدُوَّكَ قَدْ مَاتَ فَلَا تَأْمَنْ فَاجِءَتَهُ وَلَا تَدَعْ مُحَارَبَتَهُ وَمَا لَمْ تَعْلَمْ أَنِّي قَدْغَفَرْتُ لَكَ فَلَا تَعِبِ الْمُذْنِيبِينَ وَمَا لَمْ تَدْخُلْ جَنَّتِي فَلَا تَأْمَنْ مَكْرِي

Allah Teâlâ Mûsâ (sallallahu aleyhi ve sellem)'a buyurdu:
“Sana dînin direği olan beş söz öğretiyorum:
Benim hâkimiyetimin zâil olduğunu bilmediğin müddetçe, bana itâat etmeyi bırakma!
Benim hazine­lerimin muhakkak tükendiğini bilmedikçe rızkın için üzülme!
Düşmanının mutlaka ölmüş olduğunu öğrenmedikçe, onun ânî bir saldırısından emîn olma! Ve onunla savaşmayı'bırakma!
Se­ni mutlaka bağışladığımı bilmedikçe günahkârları ayıplama!
Cennetime girmedikçe, hîlemden emîn olma!”
(Bize Yûnus'un ulaştırdığı bu haberi... Cerîr merfû olarak Hz. Peygamber'den nakleder.)

35. HABER (75. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ مُخَيِّراً نَبِيَّهُ مُحَمَّداً عَلَيْهِ السَّلَامُ : إِنْ شِءْتَ نَبِيّاً عَبْداً وَ إِنْ شِءْتَ نَبِيّاً مَلِكاً فَأَوْحَى إِلَيْهِ جَبْرَاءِيلَ عَلَيْهِ السَّلَامُ أَنْ تَوَاضَعْ فَقَالَ نَبِي عَلَيْهِ السَّلَامُ : نَبِيًّا عَبْدًا

Azîz ve Celîl olan Allah, Peygamberi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'i mu­hayyer bırakarak şöyle buyurdu:
“Kul peygamber mi olmak di­lersin, yoksa hükümdar peygamber mi olmak dilersin?”
Cebrâil (aleyhisselâm) kendisine tevâzû göstermesini işâret etti ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Kul peygamber olmak isterim!” dedi.
(İsmail Herevî (radiyallahu anhu)'ın Derecâtü't-Tâibin'inden rivâyet ettim.)

36. HABER (76. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : مَنْ أَهَانَ لِي وَلِيًّا فَقَدْ بَارَزَنِي بِالْمُحَارَبَةِ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Kim Benim bir velîmi hakîr görürse Bana savaş açmış olur!”
(Derecâtü't-Tâibîn ve başkalarından rivâyet ettim.)

(İbn Mâce, Fiten, 16)

37. HABER (77. HADÎS)

: أَحَبُّ عِبَادَةٍ عِنْدِي النَّصِيحَة

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Benim nazarımda ibâde­tin en iyisi nasîhattır. (ihlâstır).”
(Herevî'nin Derecâtü't-Tâibîn ve Makâkâtü'l-Kâsıdîn’inden rivâyet ettim)

“Nasîhat” zengin mânâlı bir kelimedir.
“Nush” ve “nasîhat”, lügatte hâlislik ve sâfîlik (balı mumundan tasfiye etmek gibi) ve söküğü dikmek, yırtığı yamamak sûretiyle onarıp düzeltmek demektir.
Bunlardan hareketle, nasîhat iyi niyet, hulûs-i kalb ve yumuşaklıkla öğüt vermek, hîleleri gönülden çıkarıp nasîhat edilenin dünyevî ve
uhrevî bakımdan iyiliğini istemek mânâsına gelir.
Nitekim “Dîn nasîhattır” hadîs-i şerîfi İslâm'ın medârı olan dört hadîsten biri sayılmıştır.

(Bkz. Buhârî, İman, 42; Müslim, Îman, 95; Tirmizî, Bin 17)
(M. Demirci)

38. HABER (78. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ يُخَاطِبُ أَهْلَ الْجَنَّةِ : أَنَا رَبُّكُمْ الَّذِي كُنْتُمْ تَعْبُدُونَنِي وَلَمْ تَرَوْنِي وَتَدْعُونَنِي وَ تُحِبُّونَنِي وَ تَخَافُونَنِي فَوَعِزَّتِي وَجَلالِي وَعُلُوِّي وَ كِبْرِيَاءِي وَ بَهَاءِي وَ سَنَاْؤي إِنِّي عَنْكُمْ رَاضٍ وَإِنِّي أُحِبُّكُمْ وَ أُحِبُّ مَا تُحِبُّنَ وَلَكُمْ عِنْدِي مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَ تَلَذُّ أَعْيُنُكُمْ وَلَكُمْ عِنْدِي مَاتَدَّعُونَ وَمَا شِءْتُمْ وَ كُلُّ مَا شِءْتُمْ أَشَاءُ فَاسْأَلُةنِي وَ لَا تَحْتَشِمُوا وَلَا تَسْتَحْيُوا

Cennet ehline hitab ederek Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyuracak:
“Ben, sizin görmediğiniz hâlde ibâdet ettiğiniz Rabbinizim!
Benden yardım istemiş, Beni sevmiş ve Benden korkmuştunuz.
İzzetim, Celâlim, ulvîyyetim, büyüklüğüm, güzelli­ğim ve yüceliğim üzerine yemîn olsun ki,
Ben sizden râzıyım, si­zi seviyorum, sizin sevdiğiniz şeyi seviyorum.
Sizin için benim nezdimde canınızın istediği ve gözünüzün hoşlanacağı şeyler vardır.
Arzu ettiğiniz ve dilediğiniz şeyi Benim nezdimde bulabilirsiniz.
Sizin dilediğiniz her şeyi Ben dilerim.
Benden isteyiniz, utanıp sıkılmayınız!”
(Nakkâş'ın Mevâkıf hadîsinden rivâyet ettim.)

39. HABER (79. HADÎS)

قَقَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : يُؤْذِينِي ابْنُ آدَمَ يَسُبُّ الدَّهْرَ وَأَنَا الدَّهرُ بِيَدِي الْأَمْرُ أُقَلِّبُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ

Azîz ve Celîl olan Allah buyurur:
“Dehre (zamana) söven in­san Beni incitmiş olur!
Ben “Dehr'im. İşler elimdedir, geceyi ve gündüzü Ben idare ederim!”

(Buhârî, Tefsîru sûre: 45; Tecrîd terc. XI, 179)

40. HABER (80. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لِلْمَلَاءِكَةِ يَوْمَ عَرَفَةَ : انْظُرُوا إِلَى عِبَادِي أَتَوْنِي شُعْثًا غُبْرًا ضَاجِّينَ مِنْ كُلُّ فَجٍّ عَمِيقٍ أشْهِدْكُمْ أَنّي قَدْ غَفَرْتُ لَهُمْ فَتَقُولُ الْمَلَاءِكَةُ يَا رَبِّي فُلَانٌ كَانَ يُرْهِقُ وَ فُلَانٌ وَ فُلَانٌ فَيَقُولُ اللّهُ تَعَلَى قَدْ غَفَرْتُ لَهُمْ

Arefe gününde (Hac esnasında), Azîz ve Celîl olan Allah meleklere şöyle buyurur:
“Kullarıma bakınız!
Saç baş dağınık, toz toprak içinde ve zahmetli yollara tahammül ederek* bana gelmişler.
Bakınız, sizi şâhid tutuyorum ki, muhakkak onları bağışladım!”
Melekler:
“Yâ Rabbî falan kimse günaha dalmıştı, falan kadınla falan da öyle!” derler.
Allah Teâlâ:
“Muhakkak onları bağışladım!” buyurur.
(Kasım b. Asbağ'ın kitabından naklettim.)

(Hadîsin ilk cüm­lesi için bkz. Ahmed b. Hanbel, II, 224, 305)

وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَّعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ

“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe'ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.” (Hac 22/27-28)

Allah'a muhtac olan bu kul der ki:
“Burada Allah Teâlâ'ya âit kırk söz sona erdi.
Başta belirttiğim üzere, bunları senedini vermeksizin rivâyet etmiş bulunuyorum.
Şimdi de Allah'a âit yirmi hadîs daha söyleyeceğiz; bunların senetleri alındıkları kitaplara âittir.
Fazla uzar endîşesiyle kendim ayrı bir senet­lendirme işine girmedim.
Bu kitabın yüz ilâhî hadîs ihtiva et­mesini düşünmüşken, sayının tek olmasını uygun bularak bir hadîs daha ilâve ediyorum;
Buharl'nin rivâyetine göre:

“Allah tektir tek olanı sever!”

(Buhiri, Deavât, 69; Müslim, Zikr, 5)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

بِسْمْ اللّهِ الرَّحْمٰنِ الرّحِيمُ

وصل اللّه علىسيدنا ممحمد وعلىآله وصحبه وسلم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyle.
Allah'ın salât ve selâmı Efendimiz Muhammed'in, onun âilesi ve ashâbının üzerine olsun.

1. HADÎS (81. HADÎS)

ثُمَّ قَالَ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ : وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَا مِنْ كَلْمٍ يُكْلَمُ فِي سَبِييلِ اللّهِ تَعَلَى إِلَّى جَاَْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَهَيْءَتِهِ حِينَ كُلِمَ لَوْنُهُ لَوْنُ دَمٍ وَرِيحُهُ مِسْكٌ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْلَا أَنْ يَشُقَّ عَلَى الْمُسْلِمِينَ مَا قَعَدْتُ خِلَافَ سَرِيَّةٍ تَغْزُو فِي سَبِييلِ اللّهِ أَبَدًا وَلَكِنْ لَا أَجِدُ سَعَةً فَاَحْمِلَهُمْ وَلَا يَجِدُونَ سَعَةً وَ يُشَقُّ عَلَيْهِمْ أَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنِّي وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوَدِدْتُ أَنِّي أَغْزُو فِي سَبِييلِ اللّهِ فَأُقْتَلُ ثُمَّ أَغْزُو فَاُقْتَلُ ثُمَّ أَغْزُو فَاُقْتَلُ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:
“Azîz ve Celîl olan Allah kendi yo­lunda (cihad için) çıkan kimseye kefilolur ve şöyle buyurur:
“Onu sırf Benim yolumda cihad etmek,
Bana îman etmek ve peygamberlerimi tasdik etmek üzere çıkarıyorum.
O hâlde onu cennete koymayı, yâhut nâil olduğu sevap veya ganîmetle, çık­tığı evine döndürmeyi tekeffül ederim!”

(Müslim, Ebû Hureyre'den nakleder.):

Resûlullah şöyle devâm eder:
“Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemîn ederim ki,
Allah yolunda açılan bir yara kıyâmet gününde muhakkak yeni açıldığı andaki şekli üzere gelecektir; rengi kan rengi fakat kokusu misk kokusudur.
Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemîn ederim ki,
Müslümanlara zorluk verecek olmasaydı Allah yolunda gaza edecek hiçbir ordu birliğinin ardında aslâ kalmazdım.
Lâkin onlan techîz edecek bir imkân bulamıyorum, kendileri de bir imkân bulamıyorlar.
Bu yüzden benden geride kalmaları onla­ra zor geliyor.
Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemîn ederim ki,
Allah yolunda gaza edip öldürülmemi,
Sonra gaza edip öl­dürülmemi,
Sonra gaza edip tekrar öldürülmemi ne kadar arzu ederdim!”
(Müslim, İmâre, 103)

2. HADÎS (82. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ :عَجِبَ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَ تَعَلَى مِنْ رَجُلٍ غَزَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَانْهَزَمَ أَصْحَابُهُ فَعَلِمَ مَا عَلَيْهِ فَرَجَعَ حَتَّى أُهْرِيقَ دَمُهُ فَيَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَجَلَّ لِمَلَاءِكَتِهِ انْظُرُوا إلَى عَبْدِي رَجَعَ رَغْبَةً فِيمَا عِنْدِي وشَفَقَةً مِمّا عِنْدِي حَتَّى أُهْرِيقَ دَمُهُ

Resûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Rabbiniz Tebâreke ve Teâlâ şu kimsenin hâline hayret eder:
Allah yolunda savaşa girmiş ve arkadaşları bozguna uğramıştır;
Bu kimse durumu bilmesine rağmen savaşa dönmüş,
Nihâyet kanı dökülüp şehit olmuştur.
Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah meleklerine şöyle buyu­rur:
“Bakın şu kuluma, benim nezdimdeki ecre istek göstererek ve onun sevgisiyle geri döndü, nihâyet kanı döküldü!”

(Ebû Dâvûd İbn Mes'ûd'dan tahrîc etti.)
(Ebû Dâvûd, Cihâd, 38)

3. HADÎS (83. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ :يُؤْتَى بِالرَّجُلِ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَيَقُولُ اللّهُ لَهُ ابْنَ آدَمَ كَيْفَ وَجَدْتَ مَنْزِلَكَ فَيَقُلُ أَيْ رَبِّ خَيْرَ مَنْزِلٍ فَيَقُولُ سَلْ وَتَمَنَّ فَيَقُولُ أَسْأَلُكَ أَنْ تَرُدَّنِي إِلَى الدُّنْيَا فَأُقْتَلَ فِي سَبِيلِكَ عَشرَ مَرَّاتٍ لِمَا يَرَى مِنْ فَضْلِ الشَّهَادَةِ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Cennet ehlinden bir kimse getirilecek ve Azîz ve Celîl olan Allah:
“Âdem oğlu! nasıl buldun yerini?” buyuracak.
O da: “Yerlerin en iyisi!” diyecek.
Allah: “İs­tek ve dilekte bulun!” buyuracak.
Kul şöyle cevap verecek:
“Yâ Rabbî! Senden beni tekrar dünyâya döndürmeni istiyorum.
Tâ ki, Senin yolunda on defa öldürüleyim!”
Bu, şehitliğin fazîletini görmüş olacağı içindir.

(Nesâî, Enes (radiyallahu anhu)'den rivâyet etti.)

(Nesâî, Cihâd, 34.)

4. HADÎS (84. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : إِنَّ لِلّهِ لِمَلَاءِكَةً يَطُوفُونَ فِي الطُّرُقِ يَلْتَمِسُونَ أَهْلَ الذِّكْررِ فَإِذَا وَجَدُوا قَوْمًا يَذْكُونَ اللّهَ تَنَادَوْا هَلُمُّوا إِلَى حَاجَتِكُمْ فَيَحُفُونَهُمْ بِأَجْنِؤحَتِهِمْ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا قَالَ فَيَسْأَلُهُمْ رَبُّهُمْ عَزَّ وَجَلَّ وَهُوَ أَعْلَمث مِنْهُمْ مَا فَيَقُولُ عِبَادِي قَالَ فَيَقُولُونَ يُسَبِّحُونَكَ وَيُكَبِّرُونَكَ وَيَحْمَدُونَكَ وَيُمَجِّدُوكَ قَالَ فَيَقُولُ هَلْ رَأَوْنِي قَالَ فَيَقُوولُنَ لَا وَاللّهِ مَا رَأَوْكَ قَالَ فَيَقُولُ وَكَيْفَ لَوْ رَأَوْنِي قَالَ يَقُولُ لَوْ رَأَوْكَ كَانُوا أَشَدَّ لَكَ عِبَادَةً وَ أَشَدَّ لَكَ تَمْجِيدًا وَأَكْثَرَ لَكَ تَسْبِيحًا قَالَ يَقُوولُ فَمَا يَسْأَلُونَنِي قَالَ يَسْأَلُونَكَ الْجَنَّةَ قَالَ يَقُوولُ وَهَلْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُوولُونَ لَا وَاللّهِ يَا رَبِّ مَا رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُ فَكَيْفَ لَوْ أَنَّهُمْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُونَ لَوْ أَنَّهُمْ رَأَوْهَا كَانُوا أَشَدَّ عَلَيْهَا حِرْصًا أَشَدَّ لَهَا طَلَبًا وَأَعْظَمَ فِيهَا رَغْبَةً قَالَ يَقُولُونَ مِنْ النَّارِ قَالَ يَقُوولُ وَهَلْ رَأَوْهَا قَالَ يَقوولُونَ لَا وَاللّهِ مَا رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُو فَكَيْفَ لَوْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُوولُونَ لَوْ رَأَوْهَا كَانُوا أَشَدَّ مِنْهَا فِرَارًا وَ أَشَدَّ لَهَا مَخَافَةً قَالَ يَقُولُ فَأُشْهِدُكُمْ أَنِّيقَدْ غَفَرْتُ لَهُمْ قَالَ يَقُولُ مَلَكٌ مِنَ الْمَلَاءِكَةِ فِيهِمْ فُلَانٌ لَيْسَ مِنْهُمْ إِنَّمَا جَاءَ لِحَاجَةٍ قَالَ هَمُ الْجُلَسَاءُ لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Allah'ın bir takım melekleri vardır ki, yollarda dolaşırlar ve zikir ehli kimseleri ararlar.
Allah'ı zikreden bir topluluk buldukları vakit:
“İhtiyâcınız olan şe­ye koşunuz!” diye seslenirler;
Dünyâ semâsına kadar onların çevresini kanatlarıyle kuşatırlar.
Allah meleklere, onlardan daha iyi bildiği hâlde, sorar:
“Kullarım ne diyor?”
“Seni tekbir ediyor, sana hamdediyor ve seni tâ'zim ediyor­lar.”
“Beni gördüler mi?”
“Hayır, vallâhi seni görmediler!”
“Beni görselerdi nasılolurdu?”
“Seni görselerdi, sana daha çok tâ'zim ve tesbih ederler­di!
“Benden ne istiyorlar?”
“Senden cenneti istiyorlar.”
“Orayı gördüler mi?”
“Hayır Yâ Rabbî’ Vallâhi orayı görmediler!”
“Orayı görselerdi nasıl olurdu?”
“Orayı görselerdi, şüphesiz ona karşı daha şiddetli bir arzu
duyarlar, daha çok isterler ve daha büyük alaka gösterirler­di!”
“Hangi şeyden aman diliyorlar?”
“Cehennemden!”
“Cehennemi gördüler mi?”
“Hayır, vallâhi onu görmediler!”
“Onu görselerdi nasılolurdu?
“Şâyet onu görselerdi, ondan şiddetle kaçarlardı ve çok kor­karlardı!”
“Sizi şâhid tutuyorum ki onları bağışladım!”
Meleklerden biri

“Aralarındaki falan kimse onlardan değildir, sâdece bir ihtiyâcı için gelmişti!” deyince,
Hak Teâlâ:
“ Onlar öyle bir meclis topluluğudur ki, aralarında bulunan
kimse mahrum olmazı buyurdu!”

(Buhârî, Ebû Hureyre (radiyallahu anhu)'den tahrîc etti. İmam Ahmed
Müsned'inde ve Müslim Sahîh'inde rivâyet eder.)

(Buhârî, Deavât, 66; Tirmizî, Deavât, 130)

5. HADÎS (85. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : قَالَ مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ يَا رَبِّ عَلَّمْنِي شَيْءًا أَذْكُرُكَ بِهِ وَ أَدْعُوكَ بِهِ قَالَ قُلْ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ قَالَ مُوسَى يَا رَبِّ كُلُّ عِبَادِكَ يَقَولُ هٰذَا قَالَ قُلْ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ قَالَ لَا إِلَاهَ إِلَّا أَنْتَ إِنَّمَا أُرِيدُ شَيْءًا تَخَصُّنِي بِهِ قَالَ يَا مُوسَى لَوْ أَنَّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعَ وَعُمَّارَهُنّض وَالْأَررَضَيْنَ السَّبْعَ فِي كَفَّةٍ وَ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ فِي كَفَّةٍ مَالَتْ بِهِنَّ لَا إِلَاهَ إِلَّا اللّهُ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Mûsâ (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Yâ Rabbî! Bana Seni zikredeceğim ve kendisiyle Sana duâ edeceğim bir şey öğ­ret!” deyince,
Allah: “Lâ ilâhe illallah” De!” buyurdu.
Mûsâ: “Yâ Rabbî! Bütün kulların bunu söylüyor.” dedi.
Allah: “Lâ ilâhe il­lallah” de!” buyurdu.
Mûsâ: “Lâ ilâhe illâ ente (Senden başka ilâh yoktur)!
Ben istiyorum ki sâdece bana tahsis ettiğin bir şey olsun!” dedi.
“Yâ Mûsâ”, buyurdu Allah,
“Şâyet yedi gök ve sâkinleri ve yedi yer terâzinin bir kefesinde olsa,
“Lâ ilaha illal­lah” da öteki kefede bulunsa,
“Lâ ilâhe illallah” ağır çeker­di!”

(Nesâî, Ebû Saîd el-Hudrî (radiyallahu anhu)'den tahrîc etti.)

(Hadîsin son bölümü için bkz. Ahmed b. Hanbel, II, 170, 186, 225)

6. HADÎS (86. HADÎS)
رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : إِنَّهُ أَتَانِي الْمُلْكُ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُوولُ أَمَايُرْضِيكَ أَنَّهُ لَا يُصَلِّي عَلَيْكَ أَحَدٌ إِلَّا صَلَّيْتُ عَلَيْهِ عَشْرًا وَلَا يُسَلِّؤمُ عَلَيْكَ أَحَدٌ إِلَّا سَلَّمْتُ عَلَيءهِ عَشْرًا

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:
“Bir gün bana Melek (Cebrâil) gel­di ve şöyle dedi:
“Yâ Muhammed, Azîz ve Celîl olan Rabbin şöyle buyuruyor:
“Sana bir salevât getirene benim on rahmet etmem ve sana selâm edene on lütufta bulunmam seni memnun etmez mi?”
(Nesâî'nin tahrîcine göre:
Resûlullah bir gün yüzü sevinçli olduğu hâlde geldi.
“Sizi sevinçli görüyoruz” dedik.
Bunun üze­rine zikrettiğimiz hadîsi anlattı.)

(Nesâî K. Sehv, 47)

7. HADÎS (87. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : إِنَّ اللّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ حَتَّى إِذَا فَرَغَ مِنْهُمْ قَامَتْ الرَّحِمُ فَقَالَتْ هٰذَا مَقَامُ الْعَاءِذِ مِنَ الْقَطِيعَةِ قَالَ نَعَمْ أَمَا تَرْضَيْنَ أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكِ وَلأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ قَالَتْ بَلَى قَالَ فَذَاكِ لَكَ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ اُقْرَأُوا إِنْشِءْتُمْ : فَهَلْعَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ أُولَاءِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمْ اللّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ امْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Allah mahlûkatı yaratıp işi tamamladığı vakit akrabalık “er-Rahîm”* ayağa kalkıp:
“Yâ Rabbî! Burası akrabalık münasebetlerini kesmekten sana sığınanların makamıdır!” dedi.
Cenâb-ı Hak:
“Sen, akrabalığı göze­tenleri Benim de gözetmemden, seninle münasebeti kesenler­den Benim de alakayı kesmekliğimden hoşlanır mısın?” buyur­du. Akrabalık:
“Evet, hoşlanırım!” deyince,
Yüce Allah:
“Bu böyle­dir senin için!” buyurdu.
Bundan sonra Resûlullah isterseniz şu âyeti okuyunuz, bu­yurdu:
“Geri dönerseniz yer yüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını kesmeniz beklenmez mi sizden?
İşte Allah'ın lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği bunlar­dır.
Bunlar Kur’ân'ı düşünmezler mi?
Yoksa kalbleri kilitli mi­dir?” (Muhammed Sûresi, 47/22-24)

(Müslim, Birr, 16)

* “er-Rahîm”, kadınlarda, bebeğin içerisinde oluşup büyüdüğü
organdır.
“Rahîm” aynı zamanda akrabalık ve akrabalık sebebi demektir. Sıla-i rahîm, akrabaya iyilik mânâsına gelir.
Ayrıca “rahîm”, sevgi, merhamet, şefkat ve inceliği ve hatırlatır ve bu vasıflar kadınlığın hilkâtinde vardır.
İşte hadîste ev halkı, çoluk çocuk ve bütün akraba ve taallukat hakkında, rahîm rikkatine yaraşan ince ve çekici bir sevgi beslemek sûretiyle, yakınlar arasında ilgiyi ve iyi münâsebetleri devâm ettirmenin lüzûmu üzerinde durulur. (M. Demirci).

8. HADÎS (88. HADÎS)
رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : قَالَ اللّهُ عَزَّ تَبَارَكَ تَعَالَى وَجَبَتْ مَحَبَّتِي لِلْمُتَحَايِّينَ فِي وَالْمُتَجَالِسِينَ فِيَّ وَالْمُتَبَاذِلِينَ فِيَّ وَالْمُتَزَاوِرِينَ فِيَّ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Allah Tebâreke ve Teâlâ bu­yurdu ki:
“Benim için birbirini sevenler,
Benim yolumda birbi­riyle oturup kalkanlar,
Benim uğrumda birbirine ikramda bu­lunanlar ve
Benim için ziyaretleşenlere
Benim sevgim kesindir!”
(Mâlik, Muvatta', eş-Şa'r, 16; Ahmed b. Hanbel, V, 229)

9. HADÎS (89. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : إِنَّ اللّهَ إِذَا أَحَبَّ عَبْدًا دَعَا جِبْرِيلَ فَقَالَ إِنَِّي اُحِبُّ فُلَانًا فَأَحَبَّهُ جِبْرِيلُ ثُمَّ يُنَادِي فِي السَّمَاءِ فَيَقُولُ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ فُلَانًا فَأَحَبَّهُ فَيُحِبُّهُ أَهْلُ السًّمًاءِ قَالَ ثُمَّ يُوضَعُ لًهُ الْقَبُولُ إِنِّي اُبْغِضُ فُلَانًا فَضأَبْغِضْهُ فَيُبْغِضُهُ جِبْرِيلُ ثُمَّ يُنَادِي فِي أَهْلُ السًّمًاءِ إِنَّ اللّهَ يُبْغِضُ فُلَانًا فَأَبْغِضوهُ قَالَ فَيُبْغِضُنَهُ ثُمَّ تُوضَعُ لَهُ الْبَغْضَاءُ فِي الْأَرْضِ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah bir kulu sevdiği za­man Cebrâil'i çağınr ve:
“Ben falanı seviyorum, onu sen de sev!” buyurur.
Cebrâil de onu sever, sonra da semâda şöyle seslenir:
“Allah falan kimseyi seviyor, onu siz de seviniz!”
Böylece gök ahâlîsi de onu severler.
Sonra yerdekilerin gönlüne o kimseyi sevme ve kabullenme duygusu konulur.
Allah bir kula buğzedip onu sevmeyince de Cebrâil'i çağırır ve:
“Ben falanı sevmiyorum, onu sen de sevme!” buyurur.
Cebrâil de onu sevmez ve sonra gök halkı içinde şöyle seslenir:
“Al­lah falan kimseyi sevmiyor, onu siz de sevmeyiniz!”
Göktekiler de o kimseyi sevmezler.
Sonra yerdekilerin gönlüne o kimse hakkında bir buğz ve nefret konulur.”

(Müslim, Birr, 157)

.

10. HADÎS (90. HADÎS)

قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : أَذْنَبَ عَبْدٌ ذَنْبًا فَقَالَ اللّهُمَّ اغْفِرْلِي ذَنْبِي فَقَالَ تَبَارَكَ وَ تَعَلَى أَذْنَبَ عَبْدِي ذَنْبًا فَعَلِمَ أَنَّ لَهُ رَبًّا يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَ يَأْخُذُ بِالذَّنْبِ ثُمَّ عَادَ فَأَذْنَبَ فَقَالَ أَيْ رَبِّ أَغْفِرْلِي ذَنْبِي فَقَالَ تَبَارَكَ وَ تَعَلَى عَبْدِي أَذْنَبَ ذَنْبًا فَعَلِمَ أَنَّ لَهُ رَبًّا يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَ يَأْخُذُ بِالذَّنْبِ ثُمَّ عَادَ فَأَذْنَبَ فَقَالَ أَيْ رَبِّ أَغْفِرْلِي ذَنْبِي فَقَالَ تَبَارَكَ وَ تَعَلَى أَذْنَبَ عَبْدِي ذَنْبًا فَعَلِمَ أَنَّ لَهُ رَبًّا يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَ يَأْخُذُ بِالذَّنْبِ أعْمَلْ مَا شِءْتَ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ

Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Bir kul bir günah iş­ledi, arkasından:
“Allah'ım! Benim günahımı bağışla!” dedi.
Yüce Allah:
“Kulum bir günah işledi, fakat günahı bağışlayacak veya günah sebebiyle cezâlandıracak bir Rabbi olduğunu bildi!” bu­yurdu.
Sonra kul, tekrar dönüp günah işledi. Arkasından:
“Ey Rabbim! Benim günahımı bağışla!” diye yalvardı.
Yüce Allah yi­ne:
“Kulum bir günah işledi, fakat günahı bağışlayacak bir Rabbi olduğunu bildi!” buyurdu.
Sonra kul, tekrar dönüp günah işle­di. Arkasından:
“Ey Rabbim! Benim günahımı bağışla!” diye yal­vardı.
Yüce Allah bu sefer yine:
“Kulum bir günah işledi, fakat günahı bağışlayacak ve günah sebebiyle cezâlandıracak bir Rabbi olduğunu bildi!
Sen istediğini yap!
Ben seni muhakkak bağışladım!” buyurdu.”

(Müslim, Tevbe, 29)

16. HADÎS (96. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : يَقِفُونَ يَعْنِي الْمَلَاءِكَكَةٌ بَيْنَ يَدَيِ اللّهِ وَيَشْهَدُونَ يَعْنِ لِلْعَبْدِ بِالْعَمَلِ الْمُخْلَصِ لِلّهِ تَعَلَى قَيَقُولُ اللّهُ لَهُمْ أَنْتُمْ الْحَفَظَةُ عَلَى عَمَلِؤ عَبْدِي وَأَنَا الرَّقِيبُ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ إِنَّهُ لَمْ يُرِدْنِي بِهَذَا الْعَمَلِ وَأَرَادَ بِهِ غَيْررِي فَعَلَيْهِ لَعْنَتِي

Resûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Melekler Allah'ın huzûrun­da duracak ve kulun, amelini Yüce Allah için yaptığına dâir şâhidlik edecekler.
Allah onlara şöyle buyuracak:
“Siz kulumun amelinin bekçilerisiniz;
Ben ise onun kalbinde olanı kontrol ediciyim.
Muhakkak ki o bu amelle Beni taleb etmedi,
Benden başkasını taleb etti.
Öyleyse lânetim onun üzerine olsun!”

(İbnü'l-Mübârek Muaz b. Cebel (radiyallahu anhu)'dan nakleder. O: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini işittim, diyerek amellerin ref’i hadiîsini zikretti.
Bu uzun bir hadîs olup el-Erbâîn et-Tıvâl'imiz­de* bize ulaşan şekliyle hiçbir şey terketmeksizin tamamını zikrettik.)

* İbn Arabınin bu eseri O. Yahyâ'nın Hist. et Class.'unda 38 numarada zikredilmiştir.

17. HADÎS (97. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : ثَلَاثَةٌ لَا تُرَدُّ دَعْوَتُهُمْ الصَّاءِمُ حَتَّى يُفْطِرَ وَالْإِمَامُ الْعَادِلُ وَ دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ يَرْفَعُهَا اللّهُ فَوْقَ الْغَمَامِ وَتُفْتَحُ لََهَا أَبْوَابُ السَّمَاءِ يَقُولُ الرَّبُّ سُبْحَانَهُ وَ عِزَّتِي لَأَنْصُرَنَّكَ وَلَوْ بَعْدَ حِينٍ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Üç kimse vardır ki duâları reddedilmez:
İftar sırasındaki oruçlu,
Âdil devlet adamı ve
Mazlumun duâsı.
Allah onların duâsını bulutların üstüne kal­dırır, göğün kapıları onlara açılır.
Her şeyden münezzeh olan Rabb şöyle buyurur:
“İzzetim hakkı için, bir zaman sonra da ol­sa mutlaka sana yardım edeceğim!”

(Tirmizî. Deavât, 129)

18. HADÎS (98. HADÎS)

يَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَابْنَ آدَمَ مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي قَالَ يَا رَبِّ كَيْفَ أَعُودُكَ وَأنْتَ رَبُّ تاْعَالِمِينَ قَالَ أَمَا عَلِمْتَ أَنَّ عَبْدِي فُلَانًا مَرِضَ فَلَمْ تَعُدْهُ أَمَا عَلِمْتَ أَنَّكَ لَوْ عُدْتَهُ لَوَجِدْتَنِي عِنْدَهُ يَا ابْنَ آدَمَ إِسْتَطْعَمْتَكَ فَلَمْ تُطْعِمْنِي قَالَ يَا رَبِّ وَ كَيْفَ أُطْعِمُكَ وَأَنْتَ رَبُّ تاْعَالِمِينَ قَالَ أَمَا عَلِمْتَ أَنَّهُ إِسْتَطْعَمَكَ عَبْدِي فُلَانٌ فَلَمْ تُطْعِمْهُ أَمَا عَلِمْتَ أَنَّكَ لَوْ أَطْعَمْتَهُ لَوَجَدْتَ ذَالِكَ عِنْدِي يَابْنَ آدَمَ إِسْتَسْقَيْتُكَ فَلَمْ تُسْقِنِي قَالَ يَا رَبِّ كَيْفَ أُسْقِيكَ وَأَنْتَ رَبُّ تاْعَالِمِينَ قَالَ إِسْتَسْقَاكَ عَبْدِي فُلَانٌ فَلَمْ تَسْقِهِ أَمَا إِنَّكَ لَوْ سَقَيْتَهُ وَجَدْتَ ذَالِكَ عِنْدِي

Azîz ve Celîl olan Allah kıyâmet gününde şöyle buyura­cak:
“ Ey Âdem oğlu!
Ben hasta oldum da sen Beni ziyaret etme­din!”
Kul: “Yâ Rabbî! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl hasta
ziyareti yapabilirim?”
Allah:“Sen bilmez misin ki, Benim falan kulum hasta olmuştu da sen onu ziyaret etmemiştin.
Yine bilmez misin ki, eğer sen onu ziyaret etseydin muhakkak Beni onun yanında bulacaktın!
“Ey Âdem oğlu!
Ben senden yiyecek istedim, fakat sen Beni doyurmadın!”
Kul:“Yâ Rabbî! Sen âlemlerin Rabbisin. Ben Seni nasıl doyuru­rum?”
Allah:“Sen bilmez misin ki, falan kulum senden yiyecek istemişti de sen onu doyurmamıştın?
Bilmez misin ki, şâyet onu doyur­saydın, muhakkak bunu Benim yanımda bulmuş olacaktın!” bu­yurur.
Ve tekrar Allah:“Ey Âdem oğlu!
Ben senden su istedim de sen Bana su ver­medin!” buyurur.
Kul:“Yâ Rabbî, Sen âlemlerin Rabbisin! Ben Sana nasıl su vere­bilirim?” der. Allah:
“Falan kulum senden su istemişti de sen ona su vermemiş­tin.
Bilmez misin ki, eğer ona su vermiş olsaydın bunu Benim yanımda bulacaktın!”
(Müslim, Birr, 43)

19. HADÎS (99. HADÎS)

حَدَّثَنِي رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : إِنَّ اللّه تَعَالَى إِذَا كَانَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَنْزِلُ إِلَى الْعِبَادِ لِيَقْضِيَ بَيْنَهُمْ وَكُلُّ أُمَّةٍ جَاثِيَةٌ فَأَوَّلُ مَنْ يَدْعُو بِهِ رَجُلٌ جَمَعَ الْقُرْآنَ وَ رَجُلٌ قُتِلَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَ رَجُلٌ كَثِيرُ الْمَالِ فَيَقُلُ اللّهُ لِلْقَارِيءِ أَلَمْ أُعَلِّمْكَ مَا أَنْزَلْتُ عَلَى رَسُولِي قَالَ بَلَى يَا رَبِّ قَالَ فَمَاذَا عَمِلْتَ فِيمَا عَمِلْتَ قَالَ كُنْتُ أَقُومُ بِهِ آنَاءَ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ فَيَقُلُ اللّهُ لَهُ كَذَبْتَ وَتقُولُ لَهُ الْمَلَاءِكَةُ كَذَبْتَ وَيَقُلُ اللّهُ تَعَلَى بَلْ أَرَدْتَ أَنْ يُقَالَ إِنْ فُلَانًا قَارِيءٌ فَقَدْ قِيلَ ذَاكَ وَيُؤْتِي بِصَاحِبِ الْمَالِ فَيَقُلُ اللّهُ لَهُ أَلَمْ أُوَسِّعْ عَلَيْكَ حَتَّى لَمْ أَدَعْكَ نَحْتَاجُ إِلَى أَحَدٍ قَالَ بَلَى يَا رَبِّ قَالَ فَمَاذَا عَمِلْتَ فِيمَا أَتَيْتُكَ قَالَ كُنْتُ أَصِِلُ الرَّحِمَ وَأَتَصَدَّقُ فَيَقُلُ اللّهُ لَهُ كَذَبْتَ وَتقُولُُ الْمَلَاءِكَةُ كَذَبْتَ وَيَقُلُ اللّهُ تَعَلَى بَلْ أَرَدْتَ أَنْ يُقَالَ فُلَانٌ جَوَادٌ فَقَدْ قيلَ ذَاكَ وَيُؤْتَى بِلَّذِي قُتِلَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقُلُ اللّهُ لَهُ فِيمَاذَا قُتِلْتَ فَيَقُلُ أَمَرْتَ أَنْ بِالْجِهَادِ فِي سَبِيلِكَ فَقَاتَلْتُ حَتَّى قُتِلْتُ فَيَقُلُ اللّهُ تَعَلَى لَهُ كَذَّبْتَ وَتَقُلُ لَهُ مَلَاءِكَةُ كَذَّبْتَ وَيَقُلُ اللّهُ بَلْ أَرَدْتَ أَنْ يُقَالَ إِنْ فُلَانٌ جَرِيءٌ فَقَدْ قِيلَ ذَاكَ ثُمَّ ضَرَبَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ عَلَى رُكْبَتِي فَقَالَ أَبَا هُرَيْءرَةَ أُلٰءِكَ الثَّلَاثَةُ أَوَّلُ خَلْقِ اللّهِ تَسْعَّرُ بِهِمُ النَّارُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Ebû Hureyre nakleder:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana şöyle anlattı:
“Kıyâmet gününde Allah kulları arasında hüküm vermek için inecektir.
Her ümmet diz çökmüş hâldedir.
Allah'ın çağıracağı ilk kimseler;
Kur'ân’ı ezberinde tutan,
Allah yolunda öldürülen ve
Serveti çok olan ki­şiler olacaktır.

Allah Kur'ân okuyana:
“Peygamberime indirdiğim kitabı sana öğretmedim mi?” buyuracak.
O da:“Evet Yâ Rabbî!” diyecek.
Allah:“Öğrendiğin hususlarda ne yaptın?” buyuracak.
Kul:“Gece ve gündüz dâimâ ona göre hareket ettim!” diyecek.
Al­lah:“Yalan söylüyorsun!” buyuracak.
Melekler de:“Yalan söylüyorsun!” diyecekler.
Allah şöyle buyuracak:
“Bilakis, sen falan Kur'ân okuyor denilmesini istemiştin ve bu da denildi!”

Sonra servet sahibi getirilecek ve Allah ona:
“Ben senin rızkım genişletmedim mi?
Böylece seni kimse­ye muhtaç olmaz hâle getirmedim mi?” buyuracak.
O kimse: “Evet Yâ Rabbî!” diyecek.
Allah:“Sana verdiğim serveti ne yaptın?” diye soracak.
Kul:“Akrabalarımı aradım ve muhtaçlara yardım ettim!” diyecek.
Allah:“Yalan söylüyorsun!” buyuracak.
Melekler:“Yalan söylüyorsun!” diyecekler.
Yüce Allah:
“Bilakis sen, falan cömerttir, denilmesini istemiştin, bu da denildi!” buyuracak.

Sonra Allah yolunda öldürülen kişi getirilecek ve Allah ona soracak:
“ Sen hangi uğurda öldürüldün?”
Kul cevap verecek:“Kendi yolunda savaşı emrettin; ben de dövüştüm, sonun­da öldürüldüm!”
Allah ona:“Yalan söylüyorsun!” buyuracak.
Melekler:“Yalan söylüyorsun!” diyecekler.
Allah:
“Bilakis sen, falan cesur kimsedir, denilmesini arzu etmiş­tin ve bu da denildi!” buyuracak.

Sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dizine vurdu ve:
“Ey Ebû Hureyre!
İş­te bu üç kişi, kıyâmet günü cehennem ateşinin kendileriyle tutuşturulacağı, Allah'ın ilk yaratıklarıdır!” buyurdu.

(Tirmizî, Zühd, 48)

20. HADÎS (100. HADÎS)

رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ : فَوَ الَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تُضَارُونَ فِي رُؤْيَةِ رَبِّكُمْ إِلَّا كَمَا تضَارُونَ رُؤْيَةِ أَحَدِهِمَا فَيَلْقَى الْعَبْدَ وَيَقُلُ أَيْ قُلْ أَلَمْ أُكْرِمْكَ وَأُسَوِّدْكَ وَ أُزَوِّجْكَ وَأُسَخَّرْ لَكَ الْخَيْلَ وَالْإِبِلَ وَأَذَرْكَ تَرْأَسُ فَتَرْبَعُ وَيَقُلُ لَا فَيَقُلُ فَإِنِّي أَنْسَاكَ كَمَا نَسِيتَنِي ثُمَّ يَلْقَى الثَّانِي فَيَقُلُ أَيْ فُلْ أَلَمْ أُكْرِمْكَ وَأُسَوِّدْكَ وَ أُزَوِّجْكَ وَ أُسَخَّرْ لَكَ الْخَيْلَ وَالْإِبِلَ وَأَذَرْكَ تَرْأَسُ فَتَرْبَعُ وَيَقُلُ بَلَى أَيْ رَبِّ فَيَقُلُ أَفَظَنَنْتَ أَنَّكَ مَلَاقِييَّ فَيَقُلُ لَالَا فَيَقُلُ فَإِنِّي أَنْسَاكَ كَمَا نَسِيتَنِي ثُمَّ يَلْقَى الثَّالِثَ فَيَقُلُ لَهُ مِثْلَ ذٰلِكَ فَيَقُلُ يَا رَبِّ آمَنْتُ ببِكَ وَبِكِتَابِكَ وَبِرَسُلِكَ وَصَلَّيْتُ وَصُمْتُ وَتَصَدَّقْتُ وَيُثْنِي بِخَيْرِ مَا اسْتَطَاعَ فَيَقُلُ هٰهُنَا إِذَنْ قَالَ ثُمَّ يُقَالُ لَهُ الْآنَ نَببْعَثُ شَاهِدَنَا إِلَيْكَ وَيَتَفَكَّرُ فِي نَفْسِهِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْهَدُ عَلَيَّ فَيُخْتَمُ عَلَى فِيهِ وَ يُقَالُ لِفَخْذِهِ وَلَحْمِهِ وَعِظَامِهِ بِعَمَلِهِ وَذَالِكَ لِيُعْذِرَ مِنْ نَفْسِهِ وَذَالِكَ الْمُنَافِقُ وَذَالِكَ الَّذِي يَسْخَطُ اللّهُ عَلَيْهِ

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Nefsim elinde bulunan Al­lah'a yemîn ederim ki, sizler güneş ve aydan herhangi birini görmekte güçlük çekmediğiniz gibi, Rabbinizi görme hususun­da da bir güçlükle karşılaşmayacaksınız! Yüce Allah bir kulu karşısına alıp soracak:
“Ey falan kimse, ben sana ikram etmedim mi?
Ben seni efendi yapmadım mı?
Ben seni evermedim mi?
Atları ve devele­ri senin emrine vermedim mi?
Ben seni bıraktım da sen kavmi­ne baş olup vergi almadın mı?”
Kul: “Evet!” diyecek.
Allah soracak:“Günün birinde bana kavuşacağını hiç düşünmedin mi?”
Kul: “Hayır!” diyecek.
Allah: “Sen Beni vaktiyle unuttuğun gibi, Ben de seni unutuyo­rum!” buyuracak.

Ondan sonra Allah ikinci bir kişiyi karşısına alacak ve soracak:
“Ey falan kimse!
Ben sana ikram etmedim mi?
Ben seni efendi yapmadım mı?
Ben seni evermedim mi? Atları ve devele­ri senin emrine vermedim mi? Ben seni bıraktım da sen kavmi­ne baş olup vergi almadın mı?”
Kul:“Evet!” diyecek.
Allah soracak:“Günün birinde bana kavuşacağını hiç düşünmedin mi?”
Kul:“Hayır!” diyecek.
Allah:
“Sen Beni vaktiyle unuttuğun gibi, Ben de şimdi seni unu­tuyorum!” buyuracak.

Ondan sonra Allah bir üçüncüsünü kar­şısına alacak ve ona da yukarıdaki sözlerin benzerini söyleye­cek.
Sonunda bu kimse:
“Yâ Rabbî, ben Sana, kitabına, peygamberine îman etmiş, namaz kılmış, oruç tutmuş ve sadaka vermiştim!” diyecek
Ve gücünün yettiği kadar Allah'ı hayırla senâ edecek.
Bunun üzerine Allah:
“Öyleyse sen şurada dur!” buyuracak.
Bundan sonra o ku­la:

“Şimdi senin aleyhine şâhidimizi getirelim!” buyrulacak.
O kimse kendi kendine:
“Benim aleyhimde şâhidlik yapacak olan kimdir acaba?” di­ye düşünecek.
Derken, o kulun ağzı mühürlenecek ve onu uylu­ğuna, etine ve kemiklerine hitaben:
“Konuş!” denecek.
Bu emir üzerine onun uyluğu, eti ve ke­mikleri ameli hakkında konuşacaklar.
Bütün bunlar onun perîşan olmasına* yol açacak.
İşte bu üçüncü kul, münâfıktır.
Bu kimse, Allah'ın kendisine kızacağı kimsedir!”

(Müslim, Ebû Hureyre'den nakleder. Ebû Hureyre (radiyallahu anhu) şöyle dedi: “Sahâbe: “Yâ Resûlullah Rabbimizi görecek miyiz? di­ye sorunca o, rü'yet hadîsini zikretti ve bu hadîsi serdetti.)
(Müslim, Zühd, 16)
* Bkz. (Yâsîn, 36/65)

21. HADÎS (101. HADÎS)

وَ هُوَ الْحَدِيثُ الْوَاحد ومأءءة من الاحاديث الالهية وبه ختم الكتا قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ يَقُولُ اللّه تَعَالَىيَعْنِي لِأَهْلِ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ : إِنِّي أَنَا اللّهُ الْجَوّادُ الْغَنِيُّ الْمَلِيُّ الْوَفِيُّ الصَّادِقُ وَهٰذِهِ دَارِي وَقَدْ أَسْكَنْتُكُمُوهَا وَجَنَّتِي قَدْ أَبَحْتُكُمُوهَا وَنَفءسِي قَدْ لأَرَيْتَكُمُوهَا وَهٰذِهِ يَدِي ذَاتُ النَّدًى وَالطَّلِّ مَبْسُوطَةٌ مَمْدُودَةٌ عَلَيْكُمْ لَا أَقْبِضُهَا عَنْكُمء وَاَنَا أَنءظُرُ إِلَيْكُمْ لَااًءرِفُ بَصَرِي عَنْكُمْ فَسَلُونِي مَا شِءْتُمْ وَاشْتَهَيْتُمْ فَقَدْ آنَسْتُكُمْ بِنَفْسِي وَلأَنَا لَكُمْ جَلِيسٌ وَأَنِسسُ فَلَا حَاجَةَ وَلَا فَاقَةَ بَعْدَ هٰذَا وَلَابُؤْسَ وَلَا مَسْكَنَةَ وَلَا ضَعْفَ وَلَا هَرَمَ وَلَا سَخْطَ وَلَا حَرَجَ وَلَا تَحْوِيلَ أَبَدًا سَرْمَدًا يَعُمُّكُمْ نَعِسمُ الْأَبَدِ وَأَنْتُمْ الْآمِنُونَ الْمُقِيمُونَ الْمَاكِثُونَ الْمُكْرَمُونَ الْمُنَعَّمُونَ وَأَنْتُمْ السَّادَةُ الْأَشْرَافُ الَّذِينَ أَطَعْتُمُونِي وَاجْتَنَبْتُمْ مَحَارِمِي فَارْفَعُوا إِلَيَّ حَوَاءِجَكُمْ أَقْضِهَا لَكُمْ وَكَرَامَةً وَنِعْمَةً قَالَ فَيَقُولُنَ رَبَّنَامَا كَانَ هٰذَا أَمَلَنَا وَلَا لأُمْنِيتَنَا وَلَكِنْ حَاجَتُنَا إِلَيْكَ النَّظَرُ إِلَيَّ وَجْهِكَ الْكَرِيمِ أَبَدًا وَرِيضَى نَفْسِكَ عَنَّا فَيَقُولُ لَهُمْ الْعَلِيُّ الْأَعْمَلَى مَالِكَ الْمَلْكِ السَّخِيُّ الْكَرِميمُ تَبَارَكَلا وَتَعَلَى فَهٰذَا وَجْهِي بَارْزٌ لَكُمْ أَبَدًا سَرْمَدًا وَابْشِرُوا فَإِنَّ نَفْسِي عَنْكُمْ رَاضِييَةٌ فَتَمَتَّعُوا وَقُومُوا إِلَى أَزْوَاجِكُمْ فَعَانِقُوا وَانْكَحُوا وَإِلَى بَسَاتِينِكُمْ فَتَنَزَّهُوا وَإِلَى دَوَابِّكُمْ فَارْكَبُووا وَإِلَى جَوَارِكُمْ وَسَرَارِيكُمْ فِي الْجَنَانِ فَاسْتَأْنِسُوا وَإِلَى هَدَايَاكُمْ مِنْ رَيِّكُمْ فَاقْبِلُوا وَإِلَى كِسْوَتِكُمْ فَالأْبَسُوا وَإِلَى مَجَالْسِكُمْ فَتَحَدَّثُوا ثُمَّ قِيلُوا قَاءِلَةً لَانَوْمَ فِيهَا وَلَا غَاءلَةٌ فِي ظِاِّ ظَلِيلٍ وَآمِنٍ مُقِيلٍ وَمُجَاوَرَةِ الْجَلِيلِ ثُمَّ رُوحُوا إِلَى نَهْرِ الْكَوْثَرِ وَالْكَافُورِ وَالْمَاءِ الْمُزْهَرِ وَالتَّسْنِمِ وَالسَّلْسَبِيلِ وَالزَّنْجَبِيلِ وَاغْتَسِلُوا وَتَنَعَّمُوا طُوبِي لَكُمْ وَحُسْنُ مآبٍ ثُمَّ رُوحُوا فَاتَّكِءُوا عَلَى الرَّفَارِفِ الْخُضْرٍ وَالْعَبْقَرِيِّ الْحِسَانِ وَالْفُرُشِ الْمَرْفُوعَةؤ وَالظِّلِّ الْمَمْدُودِ وَالْمَاءِ الْمَسْكُوبٍ وَالْفَاكِهَةِ الْكَثِيرَةِ لَامَقْطُوعَةٍ إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ هُمْ وَ أَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَاءِكِ مُتَّكِؤُنَ لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ ثُمَّ تَلَا هٰذِهِ الْآيَةَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَءِذٍ مُسْتَقَرًا وَ أَحْسَنُ مَقِيلًا
Bu, ilâhî hadîslerin yüz birincisi olup kitap onunla son bul­maktadır.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yüce Allah cennet ehline cennette şöyle buyuracak:
“Şüphesiz Ben çok cömert, zengin, muktedir, emîn ve sadık olan Allahım! Burası sizi oturttuğum evim ve size helal kıldı­ğım cennetimdir.
Size gösterdiğim kendimdir.
İşte benim hayat ve bereket dolu Elim ki, açıktır ve size uzanmış durumdadır, sizden onu geri çekmem.
Ben size nazar ediyorum, gözümü sizden çevirmem.
Dilediğiniz ve arzu ettiğinizi Benden isteyiniz!
Zîrâ Ben kendimi size yakın hissettirdim!
Sizin yakı­nınız (enîs) ve arkadaşınızım (celîs).
Bundan sonra ihtiyaç duy­ma ve yoksulluk yoktur.
Artık ebediyyen korku, sefâlet, öfke, sıkıntı, değişiklik de söz konusu değildir.
Ebediyyet nîmeti sizi kaplamıştır.
Sizler emniyettesiniz, burada sürekli kalıcı ve du­rucusunuz!
Nîmet ve ikrama mazharsınız.
Sizler bana itâat et­miş ve yasaklarımdan sakınmış olan seçkin ve ulu kişilersiniz.
İhtiyaçlarınızı Bana bildiriniz ki onları cömertçe ve bol bol yeri­ne getireyim!”
Bunun üzerine cennet ehli şöyle diyecek:
“İstek ve arzumuz bu değildir.
Senden dileğimiz, sonsuza kadar Senin mübârek Yüzüne bakmamız ve Senin bizlerden râzı olmandır!”
Yücelerin yücesi, mülkün sahibi, cömert ve kerem dolu olan Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyuracak:
“İşte, size ebediyyen açık olan yüzüm (cemâlim)!
Sevininiz, çünkü sizden hoşnu­dum!
Keyifleniniz, eşlerinize gidiniz, onlarla kucaklaşınız ve sevişiniz!
Câriyelerinize gidiniz ve onlarla şakalaşınız!
Odala­rınıza giriniz!
Bahçelerinizde gezininiz!
Hayvanlarınıza bini­niz!
Döşeklerinize uzanınız!
Cennetteki halayık ve câriyeleri­nizle yakınlık içinde olunuz!
Rabbinizin hediyelerini kabul edi­niz!
Elbiselerinizi giyiniz!
Meclislerinize geliniz, sohbet ediniz!
Sonra -orada uyku ve meşakkat söz konusu değilse de- koyu bir göl­gelik ve sükunet verici bir asudelikte, Celîl’e komşu olmanın huzûru içinde öğle istirahatine çekiliniz!
Daha sonra Kevser ve Kâfûr Irmağına, Temiz Suya, Tesnîm Suyuna, Selsebîl Suyuna, Zencebîl Suyuna gidiniz; orada yıkanınız ve onlardan zevk alı­nız!
Sizin için ne hoş bir hayat ve ne iyi bir dönüş yeridir! (Ra'd l3/29)
Son­ra gidiniz, yeşil yastıklara ve harikulâde işlemeli yaygılara (Rahmân, 55/76) yaslanınız, uzayıp giden gölgeler altındaki yüksek döşeklere uzanınız ki onların kenarlarında çağlayarak akan sular, bitip tükenmeyen ve serbestçe alımp yenen bol meyveler vardır. (Vâkıa, 56/29-33)
Daha sonra Resûlullah şu âyeti okudu:
“Doğrusu bugün cennetlikler eğlence ile meşguldürler.
Onlar ve eşleri, gölgelik­lerde tahtlar üzerine yaslanmışlardır.
Orada onlar için meyve­ler vardır ve her istedikleri onlarınndır.” (Yâsîn,36/55-58) En sonunda şu âyeti okudu:
“O gün cennetliklerin kalacağı yer çok iyi, dinlenecekle­ri yer çok güzeldir.” (Furkan, 25/24)

(Bu hadîsi H:599/1202) senesi Cumâde'l-âhiresinde Harem-i Şerifte
Kabe-i Mükerreme karşısında, defalarca karşılıklı birbirimize okuyup dinlemek sûretiyle bana öğreten kimse,
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in amcası Abbas soyundan gelen eş-Şeyh el-İmam eş­-Şerif muhaddis Ebû Muhammed Yunus b. Yahya b. Ebi'l-Be­rekât b. Ahmed b. Abdillah b. Ahmed b. Hamza b. İsmâil b. İsâ b. Mûsâ ibn Mûsâ ibn Muhammed b. Ali b. Abdillah b. Ab­bas'tır.
O da el-Kadı Ebi'l-Fadl Muhammed b. Ömer b. Yusuf el­-Ermevî'den ...den, Abdullah b. Mes'ud (radiyallahu anhu)'den nakleder.
O da Ali'den Mevâkıfü'l-Kıyâme hadîsinde nihâyet Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan, naklettiğimiz üzere Allah'ın cennet ehline hitabı hadîsini zikretti.)

Mişkâtü'l-Envar isimli, Yüce Allah'tan rivâyet edilen ha­berlerden oluşan kitap tamamlandı ve üçüncü bölüm de nihâ­yete erdi.
Böylece kitap 599/1202 senesi cumâde'l-âhire ayının otuzuncu pazartesi günü öğle vaktinde Mekke'de Harem-i Şe­rif te sona erdi.
Müellifi olan Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Arabî et-Taî el-Hatimî'nin hattıyla yazıldı.
Allah onu okuya­cak ve yazarına duâ edecek olana rahmet etsin!
Allah'ın salât ve selâmı Efendimiz Muhammed'e, âilesine ve ashâbına olsun!
Ey benim güvendiğim!
Ey benim ümidim!
İşimi hayırla sonuç­landır!..