DAVUD-I TAİ (K.S)

Örnek Hayatlar   Yusuf HALICI 
DAVUD-I TAİ (K.S) Davud-ı Tâî hazretleri aslen Horasanlı olup sekizinci yüzyılda yetişen evliyanın büyüklerindendir. Doğum tarihi bilinmemekle beraber 781 (H.165) senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Kabri de oradadır.


 

Davud-ı Tâî hazretleri aslen Horasanlı olup sekizinci yüzyılda yetişen evliyanın büyüklerindendir. Doğum tarihi bilinmemekle beraber 781 (H.165) senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Kabri de oradadır.
 Çocukluğundan itibaren ilim tahsil etmeye başlayan Davud-ı Tâî hazretleri zamanının âlimlerinden başta İmam-ı Azam Ebu Hanife¸ İsmail bin Ebu Halid¸ Habib bin Ebu Amre olmak üzere birçok büyüklerden çeşitli ilimler tahsil etmiş hâdis-i şerif rivayet etmiştir. 
 Yaklaşık yirmi sene müddetle İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin derslerine devam eden Davud-ı Tâî hazretleri¸ fıkıh başta olmak üzere bütün aklî ve naklî ilimleri tahsil edip yüksek bir âlim oldu ve fıkıhta ictihâd derecesine ulaştı.
 Her ne kadar ilim tahsiliyle meşgul olsa da kalbinde dünyaya karşı da bir sevgi ve muhabbeti olan Davud-ı Tâî hazretlerinin¸ ölen bir kimsenin arkasından ağıt olarak söylenen “Hangi güzel yüz ki toprak olmadı¸ hangi tatlı göz ki yere akmadı.” sözlerini duyduktan sonra dünyaya karşı sevgisi azaldı ve gençliğinde yaptığı bazı hareketlere pişman oldu. Sanki kalbine bir ateş düşmüş şaşkına dönmüştü. Kendisine bu hususta yardımcı olmasını istediği hocası Ebu Hanife hazretleri ona¸ ilme ve az konuşmaya devam etmesini tavsiye etti.
 Hocasının gösterdiği yolda¸ dünyaya olan sevgi ve muhabbeti tamamen terk edip¸ evine çekildi. İnsanların arasına karışmadı. Böylece o¸ dinin emir ve yasaklarına uymada¸ haram ve şüphelilerden kaçmada örnek bir kişi oldu.
 Evinde hiç ara vermeden¸ biraz sonra ölecekmiş gibi ibadet eder boş şeylerle meşgul olmazdı. Lüzumsuz bir tek kelime konuşmaz¸ ibretsiz bir yere bakmazdı. Yemek yerken vakitten tasarruf olsun diye ekmeği suyun içine doğrar¸ çorba gibi yapıp öyle yerdi. “Çiğnemek¸ zamanı uzatıyor¸ bir lokmayı çiğnemek¸ benim şu kadar ayet-i kerimeyi¸ okumama engel oluyor” derdi.
 Yaşadığı hayat o derece riyazet ve takva üzerine idi ki¸ zarurî ihtiyaçları dışında evinden çıkmamış¸ ağzına lezzet veren bir nimet koymamış¸ güzel ve yeni elbiseler giymemişti. Kimseden bir şey kabul etmemiş¸ kazanç peşinde de koşmamıştı. Babasından kalan bir miktar mirası vardı ve Allah’a “Allah’ım! Bu miras malını bize kâfi kılıp¸ başkasının malına muhtaç etme. Malımız sona erince¸ senin huzuruna yüz akıyla gelenlerden olayım.” diye ettiği dua¸ Allahu Teâlâ tarafından kabul buyrulmuş¸ hakikaten malı bittiğinde vefat etmişti.
 Davud-ı Tâî hazretleri¸ evinden dışarıya sadece namaz vakitlerinde çıkar¸ camide namazını kılar kılmaz hemen kalkar¸ birinden kaçıyormuş gibi aceleyle tekrar evine dönerdi. “İnsanlar dünyaya çok bağlanıyor¸ onlarla görüşünce kalbime dünya sevgisi geliyor.” der insanlarla bir araya gelmekten kaçınırdı.
 Kendisine “Niçin insanların arasına karışmıyor onlarla konuşmuyorsun?” diye sorulunca¸ “Kiminle konuşayım? İnsanlar benimle dinî bir konuda konuşmuyorlar¸ Allah’ın emir ve yasaklarını anlatmıyorlar. Yaptığım hata ve kusurlarımı yüzüme karşı söylemedikleri gibi hatalarımı faziletmiş gibi anlatıyorlar. Böyle insanların bana fayda yerine zararı oluyor¸ onların arasına niçin karışayım.” derdi.
 Tasavvufta bir rivayete göre Habib-i Acemi bir rivayete göre de Habib-i Rai hazretlerinin sohbetlerine devam edip¸ feyz alan Davud-ı Tâî hazretleri bu yolda ilerleyip birçok yüksek derecelere ulaştı. Kalbi nurlarla dolup kalbinde mârifetullah hâsıl oldu.
 Kendisini ziyarete gelen Fudayl bin Iyâd hazretleri¸ evinin tavanındaki çatlağı görüp “Bu evde daha oturma¸ zira tavanı çatlamış¸ üstüne yıkılacak.” dediğinde Davud-ı Tâî hazretleri; “Ben çok zamandır bu evde oturduğum halde bırak çatlağı¸ tavanının bile farkında değilim.” diye cevap verdi.
 Cennet için Allah’a dua etmezdi. O’ndan bir şey istemeye utanırdı. Ve “İsterim ki¸ cehennemden kurtulayım. Bu kurtuluş¸ isterse bir kül olmam sonunda olsun.” derdi.
 Dünyaya hiç önem vermez elinde bulunanları da yetim veya fakirlere¸ kendisi muhtaç hâle gelinceye kadar dağıtırdı. Vefatından önce ziyaretine gelenler yastığının kerpiç¸ yiyeceğinin ise sadece bir çanak suya batırılmış kuru ekmek olduğunu görmüşlerdi.
 Vefat ettiği gece yine sabaha kadar ibadetle meşgul olmuş¸ dua ve zikirde bulunmuş¸ uzun uzun ağlamıştı. Namaz kılarken uzun rükû ve secdeler yapmıştı. Secdeden uzun müddet başını kaldırmadığını gören annesi merak edip yanına vardığında¸ ruhunu¸ çoktan Rahmeti Rahman’a teslim etmiş olduğunu gördü.
 Kendisinden zaman zaman nasihat isteyenlere şöyle buyururdu:
 “Her nefiş dünyadan susuz olarak göçer. Ancak Allahu Teâlâ’yı zikreden kullar bundan müstesnadır.
 “Uzun emele dalan bir kul¸ üzerindeki kul borçlarını unutur ve tevbe etmeyi sonraya bırakır. Siz böyle yapmayınız.”
 “Dünya hayatında oruçlu gibi ol. Ölüm geldiğinde de bayram sevinci içinde. Halktan yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaç. Dilini koru. Lüzumsuz şeylerden kaçın. Dünya ile çok az ilgilen. Ahirete götüreceğin şeyler nispetinde dünya ile ilgilen.”