H Â Z Â R Â T - I   H A M S E - İ   İ L A H İ Y E

 

 

Bütün bu anlatılanlardan sonra şunu da bilesin ki, Allahu Tealanın zatına ve sıfatlarına nihayet olmadığı gibi hakikatte, alemlerin dahi nihayeti yoktur!.. Zira alemler, Cenabı Hakkın isimlerinin ve sıfatlarının zuhur yeridir... Zuhur eden sonsuz olduğuna göre, zuhur yerlerinin de sonsuz olması tabiidir!..

 

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette;     

“O her an yeni bir şa’ndadır” (iştedir, zuhurdadır)

 

Ayet-i  kerimesindeki  mana  gereği,   şuuünat-ı ilahiyeye son yoktur... Hatta kudretinin kemalinden, bir kuluna aynı tecelliyi iki defa eylemez... Yeni yeni suret ve görüntülerle tecelli eyler daima, iki kişiye aynı tecelli olmamıştır ve olmaz da!. Kudreti yüce, şanı azametlidir: kendinden gayri ilah sözkonusu değildir.

 

Ne Hakk’a nihayet var, ne de zuhur yerleri olan alemlere bir son vardır!.. Buna rağmen, izah sadedinde alemler için, toplu olarak onsekiz ve tafsilatıyla da onsekizbindir demişler...

 

Nitekim İbni Abbas radıyallahuanh, Resülullah aleyhisselatu vesselamdan rivayet eder ki:

“Hak tealanın onsekizbin alemi vardır ve bu gördüğünüz dünya o alemlerin bir tanesidir.”

 

Ancak bu alemlerin hepsi, “hazaratı hamsei ilahi” yani (beş ilahi mertebe), ya da bir diğer günümüz tabiriyle (beş ilahi boyut) ismi altında beş alemde toplanır.

 

1 -  G A Y B I   M U T L A K

 

Bu alemin çeşitli isimleri vardır... Gayb-ı mutlak, alemi lahut,  (ölçü ve şeklin söz konusu olmadığı) lâ Taayyün alemi, (bırakma, yayılma, her yana) sirayet alemi,  ıtlak alemi, mutlak â’ma, sırf vücud, mutlak vücud, sırf zat, ümmül kitab, mutlak beyan, yayılma noktası, gaybların gaybı

 

Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 59. ayette;     

“ve indehü mefatihul ğaybi la ya’lemüha illa hüve”

“Gaybın anahtarları O’nun indindedir, onları ancak O  bilir... buyrulur.

 

Evet, yukarıda sayılan isimlerin hepsi, aynı mertebenin ismidir... Ve bu itibarla, bu makamda hazret-i Hak, tam bir izzet ve alemlerden istiğna ile anılır.

 

Hakikatte bu makamda, ne makam, ne mertebe, ne isim, ne resim, ne sıfat, ne sıfatlanan vardır!.. Ancak bu durumun idrak edilebilmesi için tabirlere de lüzum var... Zira, bu mertebede Zat, tam bir tenzihdedir. Henüz esma ve sıfat dairesine tenezzül etmemiştir. Bütün isimlerin ve resimlerin Zat-ı Hakda, yoklukda olduğu makamdır.

 

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 6. ayette;

“innallahe leğa­niyyün ‘ani’l alemiyne”

“Muhakkak ki Allah alemlerden ganîdir...”

 

Kur’anı Keriym İnsan suresi 76. sure1. ayette;

“hel eta alel insani hıynün mineddehri lem yekün şey’en mezkuren”

 “İnsan üzerinden bir zaman geçmedimi ki, o zaman insan anılan bir şey değildi!..”

 

Kur’anı Keriym Saffat  suresi 37. sure 180. ayette;

 “sübhane rabbike rabbil‘ızzeti ‘amma yasıfune”

 “Rabbine karşı hayretini derinleştir, rabbin tenzih sahibidir.” Buyruluyor...

 

Hadîs-i şeriflerde.

“Küntü kenzen mahfiyyen...”

“gizli hazine idim” 

 

“kanallahu ve lem yekun meahu şey’a!..”

“Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yok idi!..”  Buyrulmuştur...

İşte yukarıdaki ayet ve hadîsler bu makamı ifade etmektedirer...

 

Ancak, arif-i billah katında her anda öyledir. Nitekim Hazreti Ali kerremallahu veçhe hazretleri, “Allah var idi...” hadisini duyunca;

“El an kema kan!..”

“Bu anda da o andaki gibidir!..” Diyerek, adeta anlatılmak istenen sırrı açıklar mahiyette   konuşmuş   meseleyi “geçmiş”  zamandan çıkartarak, “geniş” zaman içinde, ifade ederek, anlıyamıyanlara yeni bir idrak sahası açmıştır.

(Yani Allah’a göre tek bir an vardır, kendisinden başkası da yoktur. İzafî tüm zamanlar bu an kavramı içinde mahvolmuş hükmündedir.)

 

 

2 -  A L E M – İ  C E B E R Û T

 

İkinci Hazret. Ceberut, birinci taayyün, birinci tecellî, ilk akıl, ilk cevher. Hakikatı Muhammedîye, ruh-u izafî, ruhu külli, gaybı muzaf, kitab-ül müb’in gibi isimlerle çeşitli vasıflara göre isimlendirilmiş alemidir.

 

“Ümm-ül kitab”da toplu olan her şey bu mertebede tafsilatlanmaya başlar. Ki Ümm-ül kitab Zattır. İsimler alemi,  ayanı sabite, mücerretler alemi, mahiyetler alemi, büyük berzah da derler, ki hepsi bu mertebenin ismidir... Her biri bir itibarladır ki ehline malumdur.

 

 

3 -  A L E M – İ  M L E K Û T

 

Üçüncü Hazret meleküt alemidir.  Ona misal alemi, hayal alemi, vahidiyet, ikinci taayyün, ikinci tecellî, idre-i münteha,  emr alemi, küçük berzah, tafsil alemi derler.

.

 

4 -  Ş U H U D – U   M U T L A K

 

Dördüncü hazret şehadet alemidir. Mülk alemi, nasut alemi, halk alemi, his alemi, anasır alemi, yıldızlar ve felekler alemi, mevalid alemi (bunlardan murad, maden, nebat ve hayvanlardır) Ve arşı azîm dahi bu alemdendir.  Cisimler aleminin cümlesini ihata eder.

Bu şehadet aleminin dışında kalan diğer alemlere, “gayb alemi” veya “emr alemi” derler.

Bu itibarla, alemler ikiye ayrılır... “Gayb alemi”  ve “şehadet alemi”...  “Dünya” ve “ahiret” alemleri) olarak da anılır bu iki alem...

 

Yukarıda ayrı ayrı belirtilen dört alem, dört derya mesabesindedir. Mülk, Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur.

Birinci derya   “Zat”tır... “Lahut” da derler...

küntü kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”,

“gizli bir hazineydim”, hükmüne ve düsturuna göre;

“Zat’ı ilahî” coşarak “ceberut alemi”ni  zuhura getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Alem-i Ceberut” coşunca da, “alem-i Meleküt”  meydana geldi.  Ve “alem-i Meleküt” coşarak “alem-i Mülk” zuhura geldi.

Coşmadan murad, zatî meyil ve zatî meyilin gerekliliğidir.

 

Bu alemlerin hepsi “tarfetül ayn”da yani göz açıp kapaması kadar ve hatta çok daha kısa bir süre içinde “Zat”tan zuhura geldi...

Nitekim Kur’anı Keriym Kamer suresi 54. sure 50. ayette;

 “ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı”

“Emrimiz, bir tek emirdir, Göz kırpması gibidir”

 

Yani, bizim emrimiz olmaz ancak bir defa göz açıp kapayıncaya kadar yahut daha kısada olur. Emrden murad “kün” emridir. Bir kere “ol” dedi; göz açıp kapayıncaya kadar, belki de daha da kısa bir sürede dört alem zuhura geldi.

 

Ancak, bu alemler yoktan değil; Zatî inkılaptan zuhüra gelmiştir! Yoktan zuhura geldi dedikleri hal. Zatı zatında gizli iken, iradesi ile açığa çıktı, demekten İbarettir... Zira, ne yok var olur, ve ne de var yok olur!..

 

Deryayı Zatın inkîlabından alemler zuhura geldi...  Mesela bir derya düşünelim, ondan ikinci derya, ikinciden üçüncü, üçüncüden dördüncü derya zuhur etsin... İşte böylece dört alem meydana geldi...  Mesela, hava suya, su buza inkîlab ettiği gibi,

 

Bu alemlerin cümlesi “nur”dur!.. Bu nur değişik hal ve şekillere girerek, türlü türlü görünür...

Arifler katında ise, evvelce ne idiyse, elan da öyledir!.. Bütün alemler BİR Nur deryasıdır; ve daima coşup dalgalanarak tecelli etmektedir...

 

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette;     

külle yevmin hüve fiy şe’nin

“her an yeni bir şa’ndadır O” (iştedir, zuhurdadır) Ayeti iktizasınca, o dalga ve coşmalar “Zat”tan gelir ve yine “Zat”a gider...

 

Kur’anı Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;

ve ileyhi yürce’u’l emrü küllühü

“Bütün işîer O’na döndürülür...”

 

Kur’anı Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;

 “allahü nürüssemavati vel ardı”

 “Allah göklerin ve yerin NUR’udur!..”

Ayet-i kerimelerinin manaları bunları anlatmaya kafidir.

 

Beyt :

       Cümle alem ZAT imiş, deryayı hikmet imiş,

         Hak ile vuslat imiş, lâ ilâhe illallah!..

 

 Beyt :

Mutlak vücud denizinin dalgası ne dalgadır ki, daim halk eyler!..

Gerek gizli gerek aşikar, daim ENEL HAK sırrını söyler!..

 

Bu denizin deryasına “masiva” adı verilir. Derya ezelî ve ebedîdir, dalgalar da “hadis” yani sonradan oluşan hadiselerdir.

 

Beyt :

     Kıdemde la mekan, derya üzere derya...

      Kesin ki olaylar, deryanın dalgaları...

 

Evvel ve ahır, varlık “HAK”dır...

Var görünen masiva ise, mutlak varlıkta var sayılır...

Bütün varlıklar “ZAT-ı MUTLAK”’tan meydana gelir. Eğer o tecellî bir an kesilse, o anda hepsi mahvolurdu.

 

 

5 -  İ N S Â N - I   K Â M İ L

 

Beşinci fasıl İnsan-ı Kamil’i açıklamaktadır. Bu zikrolunan hazret İnsan-ı Kamil, alemlerin hepsini kapsar, hüviyetinde toplar!..  İnsan-ı Kamil bütün mertebeleri câmidir... “İsmi Azam” makamıdır .. “İsmi Azam” bütün İlahî isimlere câmi olduğu gibi, İnsan-ı Kamil de “Mülk alemi”, “Meleküt alemi”. “Ceberut alemi” ve “Lahut alemi”nin cümlesini câmidir...

Zahirde ve batında însan-ı Kamil’in kuşatmadığı hiç bir mekan yoktur

 

Zati bir sirayet ile her şeyde hükmünü yürütür ve belki de o şeyin aynıdır!..

 

Nitekim Hazreti Ali kerremallahu veçhe buyurur:

“Kendini küçük olarak ZAN edersin, Halbuki alemi EKBER Sensin!..”

 

Alem Sen’de gizlidir!.. Eğer, bir kamil yetiştiriciye gidip, nefsine arif olursan, cümleyi sende, kendinin de cümlede mevcut olduğunu bilirsin...

 

İnsan-ı Kamil’in büyüklüğünü şöyle düşünebilirsin: Onsekiz bin alem farzolunsa ki bir havan içinde dövülüp macun hale gelse, bu terkip “İnsan-ı Kamil” olur...

Bu İnsan, onsekizbin alemi, onsekizbin göz ile seyreder! Her bir aleme dahil olup, o aleme has bir göz ile orayı seyreder... Duygular alemini his (zahir) gözüyle, makülatı (akılla anlaşılablir) akıl gözüyle, manaları da kalb gözüyle seyreder... Diğerlerin! de ona göre kıyas et!..

 

Bu alemin, his (zahir) gözüyle, manaları seyredeceğini ZANNEDENLER şüphe içinde kaldılar...

 

Beyt:

       Yürü, bir göz bul çare eyle,

         Bu kez, O’ndan O’na nazar eyle!..

 

Alemleri onsekiz bin olarak kabul edenler için esas şöyledir...

Külli akıl, külli nefis -ki bunlara (levh ve kalem) de denir-, arş, kürsî. yedi kat sema, dört unsur (ateş – hava – su - toprak), üç mevalid yani (maden – nebat – hayvan).

Bunların hepsi bütün olarak onsekiz eder. Her birini cüz’iyel olarak biner saymışlar ve böylece de onsekizbin alem demişlerdir.

 

Hakikatta ise, alemler had ve hesaba gelmez... Şu faydalı bilgiyi verelim...

- Yeryüzünde olan mahlükat, denizlerde olanın onda biri kadardır;

- yerde ve denizlerde olanlar, birarada sayılsa, ancak göktekilerin onda biri kadardır;

- ve bütün yerde, denizde havada olan mahlükat toplansa birinci kat gökteki melaikenin onda biri kadardır;

- yerde, denizlerde, semada ve birinci kat gökte olanlar toplansa, ikinci kat gökteki meleklerin onda biri kadardır;

bu kıyas, yedinci kat semaya kadar bu şekilde devam eder!..

- Yedi kat yerde olan mahlükat ve yedi kat gökte olan melaike toplansa, kürsîde olan melaikenin ancak onda biri kadardır...

 

Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 225. ayette;

 “vesi’a kürsiyyühüssemavati vel ­arda”

“O’nun kürsüsü semavat ve arzı ihata eder!..”  buyrulmuştur.

 

Kürsîde, yedi kat gökte, yedi kat yerlerde ve denizlerde olanlar bir araya gelse, cümlesi arşın bir köşesindeki meleklerin onda biri kadardır.

Ve bu sayılanların cümlesi müheymîn melaikenin onda biri kadardır.

 

“Müheymin melaike”, öyle melaikedir, ki Hak subhanehü teala onları halk eylediğinden beri Hakkın cemalinden bir an gözlerini ayırmayıp, Cemalüllahın güzelliğinde hayran olmuşlardır...

Ne kendilerinden ne de başkalarından haberleri vardır. Ne alemin, ne ademin, ne de iblisin halk olunduklarını bilmezler!..

 

Hak tealanın bir yüce meleği vardır, ismine “RUH” derler... Başında hesabsız saçları vardır!..

Anlatılan cümle melaike, arş ve ferş “RUH”a nisbet edilse, bir insanın elindeki pirinç tanesi veya saçına takılmış bir inci tanesi gibidir.

Eğer Hak teala emir verseydi, bu cümle varlığı bir lokma ederdi de boğazından bir şey geçtiğini hissetmezdi...

 

Bu anlatılan cümle şeyler, melekler ve felekler alemi İnsan-ı Kamilin kalbine konsa, var mıdır, yok mudur his etmez!..

Nitekim, Hz. Bayezid bu makama vasıl olunca; taliplerine rağbet etmeleri için şöyle buyurmuştur:

“Lev ennel arşe ve ma fiyha elfe elfe merreten fîzaviyetiy min zevaya kalbel arifi ma ehasse bihi!..”

“Arş-ı azim ki - cisimler alemine muhittir- bu kadar azametli ve milyon kere büyüyen arş ve içinde olanlar arifin kalbinin köşelerinden bir köşesine konulsa, arif onu hissetmezdi..”.

 

O gönül ki, yerlere, göklere, arşa, kürsîye sığmayan Allah-u azimüşşanı sığdırmıştır; onun vüs’atı bu mertebede olursa acaib mi olur?..

Nitekim hadîs-i kudsîde:

“ma vesianiy arzı ve la semai velakin veseaniy kalbi abdil müminin”

“Gökler ve yer beni kaplamadı velakin mümin kulumun kalbi beni kapladı!..”

Burada “mü’min”den murad, “İnsan-ı Kamil”dir!..

“Kalbin kaplamasından” murad, o gönülün “Hakkın cemaline ayna” olmasıdır...

 

Nitekim hadîs-i şerifte;

“el mü’minü mir’atül mü’min!..”

“Mü’min müminin aynasıdır!.” buyrulmuştur.

Birinci “mü’min”den murad, “İnsan-ı Kamıl”dir;

ikinci “Mü’min”den murad da, “Hak teala”dır.

“İnsan-ı Kamilin gönlü, Hak tealanın aynasıdır” demek olur.

 

Hazreti Şeyhi Ekber, arifin kalbinin azametinden haber verip, Fusüsu’l-Hikem’de demiştir ki:

[Hazreti Bayezid’in haber verdiği arif, cisimler alemine nisbet olan azametini beyandır.

Ben derim ki: Sonu olmayan mutlak varlık, zuhura getirdiği varlığa, bir son takdir eder, onda dahi aynıyla beraberdir, ve bu birlik arifin kalbinin köşelerinden bir köşesine konsa, onu hissetmez bile..]

 

Hazreti Şeyhin anlattığı gibi olan azamet sınırlanmaya ve ölçümlemeye, vehim ve kıyasa gelir azamet değildir!.. Ancak, zevk ve hal ile yaşanır... Hak teala bizlere de o zevkleri müyesser eylesin... Amin!..

 

Hazreti Bayezid bu makamda şu şiiri söylemiştir:

          İlahî sevgiyi kase kase içtim,

            Ne şarab tükendi ne de ben kandım!..

 

Bu makamda sevgi, sevilenin aynıdır!.. Burada mertebe-i kalbden, ve bu kalbin ihatasından haber verilmiştir, ki bu da ehline malumdur...

 

Eğer izahı gerekirse, şöyle denir:

Kalbimin aynası ezelî ve ebedî sevgilinin tecellî ve füyüzatına mazhar oldu, ilahi feyizler birbirini takiben ve sıra ile daima nazil olmakta, kalbim de onları kabul etmektedir... Ne sevgi bitti, ne de kalbimin kabulü tükendi ve ne de tükenecektir!..

 

Bütün  bunları  anlatmaktan  maksadı,  İnsan-ı Kamilin azametini ve mertebesini bildirmektir ve dolayısıyla Hak tealanın azametini bildirmektir.

 

Beyt:

     Keyfiyetim idraktan aciz kalan kişi

      Nasıl idrak eder ezelî Cebbar’ı?..

 

Eğer cümle ağaçlar ve nebatlar kalem olsa ve bütün denizler mürekkeb olsa, insanlar, cinler ve melekler de katib olsalar ve dahi bu elemin yaratılışından haşre kadar yazsalar, İnsan-ı Kamil’in ahvalinişerhe çalışsalar yine de tamamlamaları mümkün olmazdı.

 

Nitekim Kur’anı Keriym Kehf  Suresi 18. sure 109. ayette;

 “kul lev kanel bahrü mi­daden likelimati rabbiy

lenefidel bahrü kable en tenfede kelimatü rabbiy

velev ci’na bimislihi mededen”

“De ki, eğer rabbinin kelimelerim (eserlerini) yazmak için bütün, denizler mürekkeb olsa, muhakkak ki rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi, bir o kadar yardımcı getirsek bile..”.

 

İnsan-ı Kamil’in bir adı da “ELİF LAM MİM”dir!..

 

Nitekim Kur’an-ıKur’anı Keriym Bakara  Suresi 2. sure 1-2. ayette;

“ELİF, LAM, MİM zalikel kitabü la reybe fiyhi”

“ELİF LAM MİM işte bu kitabda şüphe yoktur...” buyrulmaktadır.

 

Nitekim hadîs-i şerîfte:

“el İnsan’u vel Kur’anı tev’emanü...”

“İnsan-ı Kamil ile Kur’an ikiz kardeştirler...” buyrulmaktadır.

 

Evet, yukarıdan beri anlatılan hazarat ve alemler birbirinin aynasıdır. Mülk, melekütun; meleküt, ceberütun; ceberut, lâhutun; ve İnsan-ı Kamil de “halifetullah” olarak, cümlesinin aynasıdır.. İlahi varlığı, kainatı yansıtan bir ayna. İnsan-ı Kamil’in câmi olmadığı hiç bir mertebe yoktur.

 

Elde olmadan söz uzadı; esasa gelelim...

Hazreti Şeyh buyurmuştu ki;

“Eğer arif, kendi hakikatine arif olursa, muayyen ve belirli bir itikada bağlanıp kalmaz!..”

 

Arifin kendi hakikatine arif olması, “İnsan-ı Kamil” olmasıdır!..

Ve İnsan-ı Kamil’in mertebesi, bu anlatılan vasıflarla belki de binde bir nisbetinde anlatılmaya çalışılmıştır.

 

Arif, “İnsan-ı Kamil” mertebesine vasıl olunca, Hakka mutlak ayna olup. hangi yönde tecelli eylerse, o tecelliyi kayıtsız şartsız kabul eder. Allah’ın katında böyle bir mertebeye sahib olan “İnsan-ı Kamil”dir.

 

Ey kardeş, insaf ile düşün... Sahib olduğun bu istidadı zayi etmek sana yakışır mı?..

 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 179. ayette;

“kel en’ami bel hüm edallü”

“Sürüler gibidirler, belki daha da şaşkın!”.. buyrulur.

Kendimizi bu derekeye düşürürsek, yazık ederiz!..

 

Her arzu eden, İnsan-ı Kamil olamaz!..

Ancak, kemale ermiş bir insanın elini tutmak ve ona hizmet etmekle olur...

 

Hak teala bu istidadı herkese vermiştir; ancak, kusur kişinin kendindedir!.. İstidadını yok eder!.

Kendini bir mürşid-i kamile teslim edip, Onun ahlakıyla ahlaklanıp kendi de İnsan ola!..

İnsan’ın kemali, belirli bir itikad ile kayıtlı olmamasıdır! .. Ancak, İnsan-ı Kamil mezhebsiz ve itikadsız sayılmaya...

 

Onun mezhebi ve itikadı “ilahî dilek”de ve “nefsül emr”dedir!.. Yani, mezheb ve itikadı mecazî değildir demektir bu.

 

Bazı ehlüllaha ne mezhebdensin, diye sorulduğunda şu cevabı almışlarıdr:

“Huda mezhebindenim!..”

 

Beyt :

     Bütün mezhebler kaydından beri ol,

      Cümle yolcuların defter başı ol!..

 

Bazı önde gelen, şeyhlere şu hususu sormuşlar:

[- Gerçi arif-i billah belirli bir itikad ile kendini kayıtlamaz; ancak, halka uyar bir şekilde ve onların akıllarının erdiği mezhebe ve itikada bağlı olarak hareket eder ve meydana çıkar!..

Hadîs-i şerfte; “kellimunnase ala kaderi ukülihim” yani, “İnsanlara akılları ölçüsünde konuşunuz”, buyrulmuştur...

- Eğer, arif kalbinde olanı açsa idi, onu hemen öldürürlerdi!!!... Bu takdirde, arif münafık olmaz mı?]

 

[- Olmaz!.. Zira, münafık ona derler ki, bir gizli itikad ile kayıtlı olup itikadına göre amel eder, ve ettiği amelini kendi de inkar eder Hak’sız sandığı için...

Arif o dur ki, izhar ettiği itikad hakdır. Ve, içinde olan dışına göre zıd gibi görünürse de, hakikatte zıd değildir!.. Arifin dairesi geniştir... İki zıddı dahi birleştirir!.. Ona nisbetler zıd değildir... Allah daha iyisin! bilir. ]