ÜÇ SEFER
S E F E R L E R   F A S L I

 

Şimdi, bilinmesi lazım gelen bir şey daha var... Ki o da, irfan sahibinin başlangıcım ve dönüş yerini bilmesi, nefsine ve rabbine arif olarak, kendisinin nereden gelip nereye gittiğim idrak etmesidir. Bu da aşağıda anlatılacak üç sefere bağlıdır... Mümkün olduğunca bunları da anlatacağız.

 

Bilmiş olun ki, buradaki seferin manası, manevî yolculuk demektir ve bu yolculuğa hakikat nazarıyla bakıldığında, sonsuz olarak görülür... Ancak anlatılacak bu üç sefer hepsini toplamıştır.

 

Kişi bu üç seferi tamamlamadıkça, nefsine ve rabbine arif, kamil ve mükemmel olamaz.

 
 
B İ R İ N C İ  S E F E R

 

Malum ola ki, her insanın Zat-ı İlahîde bir hakikati vardır.  Hak teala o hakikatin (özelliğin) his ve şehadet alemine gelmesini ve zuhurunu dilediğinde, ilk şeklini “aklı kül”de çizer, ki orası “ilahi ilim”dir, “ilahi ayna”dır.

O şekil Hakkın dilediği kadar orada kalıp terbiye olduktan sonra nefs-i külliye, oradan arşa, sonra kürsiye geçer; oradan sonra semaları tabaka tabaka geçer ve aya gelir...

Buradan ateş küresine, hava küresine, suya ve toprağa geçer. Daha sonra maden, nebat, hayvan, melek, cin ve insana gelir.

 

“Mertebe-i insan”a gelene kadar geçtiği yerlerin her birinde hayli güçlüklerle karşılaşır. Kah yükselir, kah alçalır, türlü fitne ve kötü ahlaklar insana gelip karar kıldığında “yarım daire” tamam olur... İşte burada “esfeli safili”ne gelmiş olur.

Aynı zamanda burası “aklı kül” ve “alayı illîyi”nin idrakının da başladığı mertebedir!.. Ki aklı kül yukarıda anlatıldı...

 

Nitekim bu durum Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4-5. ayette;   

“lekad halaknel insane fiy ahseni takviymin sümme redednahü esfele safiliyne” 

 “İnsanı en güzel şekilde halk ettik sonra aşağıların aşağısına reddettik.”

 

İşte insana gelinceye kadar devam eden bu sefere birinci sefer denir.

Eğer kişi, bu mertebede kalır, mertebe-i insanın, kendinin, başlangıcına ve sonuna arif olamazsa, ceme eremezse, bu hale “Fark kablel cem” yani “cemden önceki fark” denir...

 

“ettefrikatü bila cemin işrakun”

“Cemsiz fark şirktir” İfadesiyle anlatılmak istenen daire burasıdır.

 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 179. ayette;

“kel en’ami bel hüm edallü”

“Sürüler gibidirler, belki daha da şaşkındırlar!”..

 

Aslına erip hakikatini bilemiyenler yukarıdaki ayeti kerimede belirtilen şaşkınlık içinde sürüler gibi haşrolurlar.

 

 

 

İ K İ N C İ   S E F E R

 

Bu ikinci sefere terbiye ve “müşahede seferi” denir.

 

Bu seferde bir mürşîd-i kamilin eteğine yapışıp “akl-ı küll”e uçmak şeklinde manevi bir yolculuk yapmak gerekir. Buna, “Hakikat-i Muhammedi”ye ulaşmak da denir.

Pirlerin himmeti ve gayreti ile “Hakikat-ı Muhammedîye”ye vasıl olması gerekir... Ki bu “vuslat-ı has”tır!..

 

Birinci seferin sonuna yani “sureti insan”a gelinceye kadar, geçtiği her mertebeden “renk”, “ahlak” ve “sıfat” almakla “SÜRÜLER” derekesine inmişti.

 

İşte bu mertebede bir mürşîd-i kamile ihtiyaç vardır.

Bir mürşîd-i kamil bulunursa, söylediklerine tabi olup itaat etmekle kötü ahlakların hepsini terk edip, evvelki hali gibi temiz ve RENKSİZ olur!.. Ve böyle olmadıkça “akl-ı küll”e dönmek mümkün olmaz!..

 

Ehlullah katında yetişkinlik, salik için buluğa yani “akl-ı küll”e erip, reşîd olmakla olur. Velayet mertebesi de budur.

 

Beyt :

      Delile erenler buluğa ererler,

      Delili olmayanlar temizlenemezler!.

 

Salik AKL-I KÜL”e vasıl olunca, buluğa ermiş ve yetişmiş olur. Bu hale “Hakikat-ı Muhammediye” derler.

 

Hadîs-i şerifte:

“Evvelüma halakallahi akli”

“Allah önce aklımı halketti buyrulur,” ki işte bu haldir.

 

Salik bu makamda “RENKSİZ” olur ve “VAHDETİ” bulur!..

 

Beyt :

     Çünkü renksiz rengi bağladı,

      Musa musa ile cenge daldı.

      Çünkü renksiz istikrarla dağılır,

      Musa ve Firavn adalet dağıtır.

 

Bu makamda salikin aklı, “akl-ı kül”, nefsi, “nefs-i kül”, ruhu da, “RUH-U MUKADDES” olur.

 

Bu makarna “Cemül ba’del fark” yani “farktan sonra cem” yani farklar görmenin tek görmeye dönüşmesi denir.

Burası Hakka meczub olanların makamıdır. “Hayret”, “heyhat”, “birlik” makamı da derler.

 

Çok kimse bu makamda halini kaybeder ve ayağı kayar. Salik bu makamda kalır, ileriye geçmeye çalışmazsa kemale eremez, irşad edemez: “HAK”ta kalır, halka dönemez!. .

Aslında bu gayet zevkli bir makamdır... “Allah’da” ve “Allah’la seyir” halidir.

 

Varlığının katresini deryaya bırakıp başsız ve ayaksız olur!.. Ne alemden ne de ademden haberi vardır!.. Herhangi bir şeyden zühd yoluyla kaçınmaz... Şeriatın emirleriyle dahi kayıd altına giremez!.

 

“Fena Fillah” yani “Allah’da yok olma” denilen bu makamı dahi bırakıp geçmek ve terakki ederek “beka billah” denilen “Allah’la baki olmak” mertebesine ermek gerekir.

 

 

 

Ü Ç Ü N C Ü   S E F E R

 

Bu üçüncü sefer “Seyr-i anillah” yani “Allah’dan sefer”dir ve “Bakabillah”dır.  Cemden sonra farka gelmedir... İrşad için, cem mertebesinden manevi bir inişle fark alemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp, halk arasına karışmaktır.

 

Nitekim hazreti Risalet’in ağzından

Kur’anı Keriym Kehf  Suresi 18. sure 110. ayette; denilmektedir.

inne­ma ene beşerün mislüküm

 “Ben de sizin gibi beşerim...”

 

Bu makamda yemek, içmek, uyumak, evlenmek vardır. Ancak ne ifrat ne de tefrit olmalıdır; tam istikamet ve itidale riayet edilir...

 

Beyt:

     Ne ifrat ne tefrit ola onda,

      Doğru yol odur bu meydanda.

 

Bu mertebeye eren adalet, iffet, istikamet üzere olup; şeriat hükümlerine de tamamen bağlıdır... Ancak farzların dışında türlü türlü namaz ve oruçlarla da kayıtlanmaz!..

 

Hem kesret aleminde hem de vahdet aleminde “salatü daimün” yani “daimi NAMAZ”, içinde olup; zahiri halkla, batını Hakla’dır!.

 

Bu zatı ammak gayet zordur...

 

Halk, zahirde kimin ibadeti, zühdü, takvası çoksa onu büyük görüp, kemal ehli zanneder!..

Halbuki kamilin kemali ise, bu zahir duygu gözü ile görünmez... O kemali görmek için Hakkanî bir göz gerektir!.. Kamil olanı ancak kamil olan görür ve bilir.

 

Bu daire “fark ba’del cem” dairesidir... Yani Cem’den sonra fark halidir.

 

Hazreti Ali Kerremallahu veche şöyle buyurmuştur:

 “Cem hasıl olmadan farkta kalış, şirktir: Cemde kalıp farka gelmeyiş ise, zındıklık... Cem ile farkın beraberliği ise, tevhiddir.”

 

Anlatılan üç makam bunun manasıdır, daha fazla izaha gerek yok.

 

Kamilin bu makama inişi terakki ve yükseliştir. Bu makarna gelince nefsine ve rütbesine arif olup, kendini bir itikadla kayıtlamaz demek olur... Allah daha iyisini bilir.

 

Ve yine Hazreti Şeyh Mühyiddin Arabi buyurur ki:

 “Arif hiç kimseyi beslediği itikad dolayısıyla kınamaz; bir kimseyi, rabbisi hakkında beslediği itikadından dolayı red ve inkar eylemez... Cümle itikadlan toplamış bir göz gibidir.”

 

Yani Hakikate vakıf ve aslından haberdar olduğu için... arif öyle toplayıcı bir gözle arif olmuştur, ki o göz bütün görüşleri benliğinde toplamıştır...

İtikadlardan her itikadın hakikatten gelen bir aslı vardır, ki mutlak göz bunu görür!.. Bir mutlak yoktur ki onun kayıtlı bir yüzü olmasın...

Neye ibadet edilirse edilsin, hakikatte o ibadet, vücudu mutlakadır! İbadet ve itikad eden bilse de bilmese de bu böyledir.

 

Şeyh Fahreddini İraki hazretleri buyurur ki:

“Hak teala kendini bütün eşyanın aynı eyledi, ki kendinden gayrına ibadet ve muhabbet edilmesin!. İlahi gayret bunu gerektirdi.”

 

Beyt :

       Gayreti, gayri komadı anın,

         Şüphesiz O, aynı oldu eşyanın.

         Hak diledi ki eşyayı yarata;

         Özünden gayrı komadı orada!..

         Ki alemde tapanlar Ona tapa,

         Ki her yüzden görünen; halk kapa!

         Ki insan güzel ahlaka kapılır,

         Ve dar gönüller onunla yapılır.

 

Kur’anı Keriym İsra  Suresi 17. sure 23. ayette; şöyle buyrulur:

“ve kada rabbüke ella ta’­büdu illa iyyahü

 “ Rabbin hükmetti ki kendisinden başkasına ibadet etmeyesin!.”

 

Zaten ibadet, muhabbet, medih, senanın hiç bir yönden başkasına yapılması mümkün değildir.

 

Hatta, ibadeti “sanem”e yani bir “PUT”a. olanın dahi hakikatte ibadeti “Samed”edir... Zira, “sanem”in varlığı,  “Samed”dendir.

Bütün varlığın, Allah’ın varlığı olduğunu bilene bu durum malumdur.

 

İşte arif bu manaya vakıf olunca ne kendinin mukayyed bir itikadı olur, ve ne de başkalannın itikadına duhul eder, ya da inkara gider!.

 

Zira herşey emirlere bağlı olup, emir ve iradenin dışında bir şey olmadığını anlamış oldu.

 

“lâ mevcuda illa HU” yani “mevcudat O’dur”!..

 

Ve yine arif, her kişinin mazhar olduğu isim tecellisi itibariyle itikad ve hallerini adabı ile yerli yerinde gördü.

 

Beyt :

         Bir zerre yerinden kayıp oynasa,

         Alem harab olurdu baştan ayağa!..

 

Arife şu Ayeti Kerimenin manası da aşikar olur:

 Kur’anı Keriym Bakara  Suresi 2. sure 115. ayette;

feeynema tüvellu fesemme vechullahi

 “Hangi yöne dönerseniz Allah’ın vechini görürsünüz!”

 

Çünkü aslında tek bir yüz vardır zaten... Yönler, varlığına nisbetle izafîdir...

 

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette;

külle yevmin hüve fiy şe’nin

“O her an yeni bir şandadır..”.

Düsturunca, mertebeler ve makamlar vardır... Her makamda bir oluş ve her mertebede ayrı bir yüz gösterir... Her yüzde ayrı bir güzellik; her güzellikte ayrı bir aşk; her aşkta ayrı bir gamze; her gamzede türlü işve; her işvede türlü oyun; her oyunda türlü naz; ve her yerde de türlü avaze gösterir... Onun için aşık kararsız, tutkun, divane olur... Türlü türlü hallere ve sevdalara uğrar, kah kabz ve celal mazharı, kah bast, zevk, şevk, ve safay-ı cemal mazharı olur... Kah nazla, kah niyazla sıfatlanmış olur. Değişik değişik işve ve nazlarla daima aşk halinde, cilve, şive gösterir ve bunların hiçbirisin! arif reddetmez... Hal böyle olunca, aşık kendini nasıl belirli bir itikad ve hal ile kayıtlasın...

Sevgili, hangi yönden hangi sıfat, hangi libas ve şive ile kendini arzedip cilvekar olsa, gaflet etmeyip; kendini bir yüz ile, bir yön ile kayıtlamaz!.. Ve her yüzden O’nu müşahede eder!..

 

Tek yüze bağlanıp, kayıtlı olanları dahi mazur görür...

Görüş dairesi geniştir; bilir ki, kayıtlanmak dahi “İlahî şuünat”tan biri, “esma”dan bir ismin lüzümluluğu icabıdır.

 

Nitekim Kur’an’da Hazreti Rabbil izze Hud aleyhisselamın ağzından bu gerçeği şöyle nakletmiştir:

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 11. sure 56. ayette;

“ma min dabbetin illa hüve ahızün binası­yetiha

 inne rabbiy ala sıratın müste­kıymin”

“Yeryüzünde hareket halinde olan bir varlık yoktur ki Rabbim onun alnından tutmuş olmasın!.. Muhakkak rabbim sırat-ı müstakimdedir...”

 

İtikadlar dahi böyledir... Bir şahsın itikadı, diğer bir şahsın itikadına göre eğri görünürse dahi, o şahsın zatında mazhar olduğu ismi itibarına göre, onun “sıratı müstakimi” odur...  Mesela, yayın doğruluğu,  eğriliğindedir!.

Dalalet, “Mudil” ismine göre doğrudur!.. “Hadi” ismine göre eğri görünse bile, yine de kendi özelliği yönünden doğrudur...

İşte arif, bu manaya vakıf olduğundan, kimsenin dinine karışmaz!..

 

Ancak, akla bu makamda bir sual gelebilir, ki bu suale, kader sırrına vukufu olmayan cevap vermekten acizdir: ehli ise bilir...

Sual şudur...

Cümle ibadetler ve diğer haller İlahi isimlerin gereği olduğuna, kulun bunlarda bir seçeneği olmadığına göre; herkes bulunduğu hal üzere mecbur durumdadır. Bu da zorlama olur... Zorlama ise zulümdür?..

 

Cevabı şöyledir...

Bu sual tahkik edilip incelenirse hakikatte iki asla dayandığı görülür...

Birincisi şudur: Mahiyetler önceden yapılmış değildir.

İkincisi de şudur: İlim, maluma tabidir.

 

Bu iki asla vukuf hasıl olunca, imkan dahilinde kader sırrını anlamak mümkün olur...

Beyan edilen bu iki aslı iyice anlamak icab eder... Bunlar iyice anlaşılınca, Allah’ın yardımı ile, kader sırrını kısmen de olsa anlamak mümkün olur... Çünkü bu iki asıl bu mevzuda anahtar mevkiindedir...

 

Yukarıdaki iki aslın birinden “mahiyetler” diye sözedildi...  “Mahiyet” sözünün ifadesi, cümle eşyanın “İlahî ilim”deki suretleridir... Henüz ilim halinde olup, zuhura gelmemiştir. İşte cümle eşyanın, henüz zuhura gelmeyip, “İlahî ilim”deki suretleri “mahiyet”lerdir... “Mahiyet”lerin diğer bir adı da “ayan-ı sabite”dir...

 

Hakkın ilmi “Zat”ının aynıdır... “İnsan-ı Kamil” için de bu hal böyledir... Ve bu itibarla ilim, Zat’ın aynasıdır.

 

O mahiyetlere Cenabı Huda’dan feyz, yine onların Zatında olan istidad ve kabiliyetlerine göre zuhur eder...İtikad ve diğer haller de böyledir; “isyan ve küfür”, “iman ve itaat”, istidad ve kabiliyetine göre ezelde ne taleb etmiş ise o şey ona feyz olarak verilmiştir.

 

Mesela, buğdayın istidadı gene buğday; arpanın istidadı arpa; darının ki de darıdır... Diğer şeyler de buna göre kıyas edile... Eğer arpanın dili olsa da ekiciye itiraz edip, beni niçin buğday yapmadın dese, ekicin cevabı “senin istidadın buydu” olur... Ayrıca arpa tohumundan buğday ummak ahmaklık olur!..

 

Bu izahlara göre, her nesnenin mahiyeti ve ayanı sabitesi ezelde, Allahu Tealanın ilminde ne hal ve hususiyet  üzerine  bulundu ise,  ve  hangi  ismin mazhariyetine düştü ise, zuhura geldiğinde de her birisi kendisinin ezeldeki sıfatı ile aşikar olur... İlm-i İlahînin onda bir tesiri yoktur.

 

Kur’anı Keriym Naziat Suresi 79. sure 5. ayette;

fel müdebbirati emren

“İşleri yerli yerince yapıcılardır...”

 

Hükmüne göre, arif olanlar bu sırra vakıftırlar. Haddi zatında bilinen şey ne hal üzere ise, “ilm-i ilahi” o vecih üzerine alakalı olur... Hangi ismin ve sıfatın mazharı ise, zuhuru öylece gerekir... Ve öyle de zuhur eder... İşte, “İlim malüma tabidir” demekten maksat budur.

 

“Kaza” demek, bütün eşya “ilm-i ilahi”de ne şekil ve ne hal ile takdir olunmuşsa, toplu olarak o şekil ve halde hüküm olunmuştur, demektir.

 

“Kader” demekse, her varlığın, istidadı gereğince, sonradan olacak tafsil üzere yavaş yavaş his ve şehadet aleminde zuhur etmesidir... Yani zamanı geldikçe o şey istidadı gereğince zuhur eder, demektir.

 

Soru :

Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşıldı ki, kişinin bütün halleri, gerek iman ve itikad, gerek küfür, gerek hayr ve şerrin ne zamanda, nasıl zuhur edeceği, o şeyin istidadı ve kabiliyetine göre, lisan-ı hal ile Hak’tan taleb etmesine göre imiş... Hepsi, istidad ve zatî kaabiliyetlerine göreymiş... Hatta sözlerimiz dahil, Hakkın yarattığı ve yaptığı imiş... Halbuki istidadı dahi veren Hak’tır!.. Bu da cebir olmuyor mu?

 

Cevab :

Cümle tahkik ehli katında, istidad yapılmış ve yaratılmış değildir. Zira “mahiyet” yapılmış olamaz. O mahiyetin istidadı, kaabiliyeti ve bütün halleri de yapılmış olmaması gerekir.

“Mahiyet” ilmin suretlerine derler ki henüz onda, yapma ve yaratma yoktur... Herkesin “ayan-ı sabite”si neyi gerektiriyorsa, onu yapmaya mecburdur; kader sırrı böyle gerektirmiştir.

Her şey, istidada bağlı olduğunu bilir, kendisinin mahiyeti, “ayan-ı sabite”si ve istidadı ne yönde ise, ona muhalefet edemez ve ondan geçici olamaz. Kendisinde, zamanı geldikçe, yavaş yavaş zuhur edeceğini bilse de, bilmese de zuhur eder, edecekler.

O zat kendi istidadının noksan olduğunu anlarsa elem çeker!.. Yine haddizatında hiç cebir yoktur.

 

 

 

Cebir iki kısımdır... Kabille şayan olan ve olmayan...

Kabule şayan olan şudur: ilahi emirlerin cümlesine uyup, yasakları terkettikten sonra, kendisi için bir fiil ve kudret ispat etmeyip, cümlesini Hak’tan bilmek...

 

Kabule şeyan olmayan cebir ise... Kul bütün günahları işler, ne emirleri tutar ve ne de yasaklardan uzaklaşır; kendisinin işlemiş olduğu fesad ve şerri Hakk’a isnad eder... ve bu halinden edeb etmez!.. Kötü olan bu cebirdir... Bu makamda sual ve cevab çoktur, ehline malumdur.

 

Bir sofiye sormuşlar şu suali:

- “Hakk’a zulüm isnadından nasıl kurtuldun?..”

O da şu cevabı vermiş:

- “Mülkünde kendinden başka bir varlık koymadım... Cümle mülk O’nun olduğuna göre, zulüm kime ve nasıl olur?.. Mülkünü dilediği gibi kullanır!..

 

Bu mevzuda söylenenler kafidir.

 

Enes bin Malik, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısında hizmet ederdi. Rivayet olunur ki:

“On sene gece - gündüz yanlanndan ayrılmadan hizmet ettim... Yaptığım işler için, bir kere bana, niçin yaptın veya niçin yapmadın, demedi,” dedi.

 

Hazreti Resulün, hareketleri, kader sırrına kemaliyle vukufları dolayısıyla böyle oluyordu.

 

Hazreti Şeyhî Ekber, “Nefahat” adlı kitabında der ki:

[“Hak teala peygamberlerinden, yaptıkları davet zamanında bazı esrarı gizlemiştir... Bunlardan biri de kader sırrıdır. Zira istidadı küfre ve kötülüğe meyyal olana davetin faydası olmayacağına vukuf hasıl olunca, davet emrinden aciz ve kararsız kalır. Davet emri tamam olup da, kafir, münafık, mümin ve salihler belli olduktan sonra bu sırrı bildirmiştir.”

“Arif, bütün itikadları câmi olan bir halde duracak dursa yine korku vardır. İtikadını, idrakini, bu mertebeye yüksetmışken dahi bunun her itikadı “mukayyed rabbe” olabilir... O kimse tahayyül eder ki, mutlak rabbi iledir, halbuki ise kendi zannıyladır!..” ]

 

Yani, kendi tasavvurunda var ettiği rabbi iledir; “rabbi mutlak” ile değildir!.. Rabb-i mutlak “rabb-ül erbab”dır, yani rabların rabbıdır...

 

O arif, herşeyin aslını anladığında, kayıtsızlığa geçip “gayri”yi bıraktığında; şartlanma ve kayıtlanmadan bu derece kurtulmuş iken dahi, yine de mukayyed bir rabbe ibadet haline düşme korkusu bulunur; zira bu defa da “kayıtsızlıkla” kayıtlanmış olabilir ki, gene de emniyetli sahaya ayak basmış değildir... Ta ki “YAKİYN” gele...

 

 

 

 

 

Kur’an-ı Kerîm bu hakikata şu ayeti kerime ile işaret eder:

Kur’anı Keriym Hicr Suresi 15. sure 99. ayette;

va’büd rabbeke hatta ye’tiyekel yakıynü

 “yakıyn gelinceye kadar rabbine ibadet et!..”  *(1)

“Yakîn” ise Allah’tır!..

 

*(1)Faydalı malumat :

Bilinmeli ki, yakıyn ehli, yakıyn halini üçe ayırmıştır:

1 - İlm-el yakîn, hakikata ilm olarak ermektir...

2 - Ayn-el yakîn, hakikati hissederek yaşamaktır...

3 - Hakk-el yakîn ise, Hakikatle tahakkuk etme halinin zuhurudur.

 

Bir başka izahla da,

1 - kahramanlığı bilmeyi ilmel yakîne,

2 - görmeyi ayn-el yakîne,

3 - kahramanlığı yapmayı da hakkel yakîne benzetebiliriz...

Marifet dahi bu uslüb üzere devam eder... Anlıyan anlar...

 

Ancak bu mevzuda bir mukaddimenin beyanı lazımdır, ki o, bütün hakikatleri toplamış, “ıtlak ve takyid” nasıldır; ve nasıl itikad sahibi olmak gerekir, ki korkudan kurtulup yakînlik gele...

 

Mukaddime...

 

Bilinmeli ki o hakikati câmia yani herşeyi câmi olan hakikat, ki ona çok isimle “müsemma” da denir. Bunu Hazreti Şeyh yukarıda anlattı...

Bazı arifler bunu “aşk” ile de tabir ettiler... Şeyh Irakî ve tabileri gibi...

Diğer bazı büyükler de “ezeli kuvvet” ve “ezelî nutk” ile tabir ettiler... Şeyh Muhyiddîn ve Sadreddin Konevî gibi... cümlesinin muradı bir Zat ve bir Hakikattir...

 

Beyt:

       Güzelliğin tek, lakin ibadetler çok çeşit,

         Her şeyin O Cemale işareti kesin sabit.

 

Anlatılan “Hakikat”in Arabça’da tabiri “Vücud”, Türkçe’de “Varlık”, Farsça’da “Hestî”dir...  Hakikatte ise O hepsinden münezzehtir!..

Ancak anlatmak sadedinde, “vücud”, “aşk”, “nur”, “nefsi rahman”, “varlık” da derler... Murad, bir isim, bir Zattır... O da Haktır.

 

Hak ise “vücudu mutlak”tır. Varlığı “mutlak” olarak tabir edenlerde ise, mutlaktan murad, “takyid”dir. Bu ıtlak ile takyidin cemindendir. Bunu, herşeyden ve tenzihden mutlak itibar etmişlerdir. Hatta, tenzihden dahi tenzih etmişlerdir... Ve, “hatta” kaydından dahi tenzihi gerekir demişlerdir... Bu iş ancak zevke dayanır...

 

Bu duruma göre bir Zat mülahaza olunabilir ki, vüs’ati geniş, bütün mertebeleri câmi, hepsine muhit ola... Yani, bu anlatılan mertebelerin hem aynı ola, hem de cümlesinden münezzeh ola!..

Bu takdirce, hem “mutlak”, hem “câmi”, hem “münezzeh” olur.

 

Itlak hasebiyle, kemali izzet ile Aziz, istiğna ile Müstağni olup, ona ne naz, ne de niyaz erişir...

 

İşte bu manaya işaret eden ayetler:

Kur’anı Keriym A’li İmran 3. sure 97. ayette;

 “innal­lahe ğaniyyün anil alemiyne”

 “Kesinlikle Allah alemlerden Gani’dir”

 

Kur’anı Keriym Saffat  37. sure 180. ayette;

 “sübhane rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune”

 “Rabbin onların vasıflandırmalanndan izzet sahibi ve münezzehdir!..”

 

Şu da aynı manaya işaret eden bir hadîs-i şeriftir:

“Kaanallahu velem yekun şey’en meahu!..”

“Allah vardı, onanla beraber hiçbir şey yoktu!..

 

Bu makamda ne isim, ne resim, ne övgü, ne sıfat, bulunur... Cümlesinden münezzeh, herşeyden arınmış, itibar olunur.

 

Bununla beraber cümle mertebelerde seyreden ve tecelli eden gene kendi olup, her mertebenin aynıdır. Bütün mertebeleri toplayıcı olduğundan, her isim ile isimlenen, her resim ile resimlenen, her övgü ile övülen, her sıfat ile sıfatlanan O’dur...

 

Bütün mertebelere tenezzül eder, O’nun tenezzülü ise, aynı kemalidir.

Nitekim bu manaya işaret eden Hadîs-i şerif şöyledir:

“Hasta oldum gelip sormadın, aç kaldım beni doyurmadın. ..

 

Hatta, sıfatlarda, tenezzüllerde ve mertebelerde zıdları kabul eder. Çünkü O’na zıdlığı sözkonusu değildir.

Hiç bir sıfat yoktur ki, zıddı ile sıfatlanmış olmasın...Bu manayı haslar ve hastan da has olanlar bilir... Ariflere de bu kadar tenbih yeter...

 

Kur’anı Keriym Hadid  57. sure 3. ayette;

hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel batınü  

ve hüve bikülli şey’in aliymün

“O evvel, ahır, zahir, batındır ve gene O herşeyi bilendir,”

Ayet-i kerimesi dahi yukarıda anlatılan manaya işaret eder.

 

“Itlak” ve “takyid”in ne olduğu imkan dahilinde beyan olundu...

 

Şimdi bilirsin ki, kayıtsızlık ile kayıt hali dahi bir kayıt olur... Hak cümle mertebeleri “Muhit” ismi ile ihata eder.

 

Kur’anı Keriym Bakara  2. sure 115. ayette;

feeynema tüvellu fesemme vechullahi

“Ne yana dönerseniz Allah’ın yüzüyle karşılaşırsnız!..”

düsturunca, her mertebede yüzü mevcut iken, sadece bir yüze iman edip, diğer yüzleri inkar etmekle Hakk’ı örtmüş olup küfre düşersin!..

 

Eğer müslüman, bütün zuhur yerlerinden bir zuhur yerinde Hakk’ın varlığını inkar öderse, şeriat ona müslüman demez.

 

Mesela puta ibadet eden, ibadetini ona tahsis ettiğininden ve onunla kayıtlanmasından dolayı küfre düşmüş olur... Yani diğer yüzleri inkar etmesinden dolayı...

 

Beyt :

       Küfrü batıl, mutlak Hakk’ı örtmüştür,

         Küfrü Hak, kendini Hakk’la örtmüştür.

 

Ey oğul, bu mana aşağıda belirtilen ayetin sırrına vakıf olana malumdur:

 

Kur’anı Keriym İsra  Suresi 17. sure 23. ayette; şöyle buyrulur:

 “ve kada rabbüke ella ta’­büdu illa iyyahü

 “ Rabbin hükmetti ki ancak ona ibadet edile...”

 

Beyt :

       Cihanın yücesi, engini sensin.

         Yerler ne bilmem, madem varlık sensin!..

 

Itlak halinin hakikatına vakıf olana, “Arifibillah”, “Velîyullah”, “Ehlullah” derler...

 

Nitekim bu gibiler için Kur’anı Keriym Yunus  Suresi 10. sure 62. ayette;

 “ela inne evliyaallahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun”

 “iyi biliniz ki Allah’ın velilerine korku olmadığı gibi, mahzunluk da yok!.”

 

İrfan sahipleri ve veliler bu zümreye dahil olup, korku ve üzüntüden kurtulmuşlardır... Allahım bizleri bu hallerle manen rızıklandır...

 

Ve yine Hazreti Şeyh Muhyiddin Arabi buyurur:

 “Ariflerin nihayeti Rabların rabbınadır.  Rabb-ül erbaba arif olanlar da Allah’a ibadet ederler...”

 

Muayyen ve “mukayyede ibadet edenler, kendi tasavvurlarında peydah ettikleri mabuda itikad ve ibadet etmiş olurlar. Onlar, kendi düşüncelerinde meydana getirdikleri farklı rablardır... (ki birininki diğerine uymaz)...

 

Ayeti düşünelim: Kur’anı Keriym Yusuf  Suresi 12. sure 39. ayette;

ya sahıbeyissicni e-erbabün müteferriku­ne hayrün

emillahül vahıdül kahharü

“ Farklı ilahlar mı hayırlıdır yoksa tek ve kahhar Allah mı!?..

 

Evet, Vahid ve Kahhar Allah hayrdır!..

Mülkünde kendinden gayri kimse yoktur ki cevab versin!.. Gene kendisi cevab verir... Hakikaten burada önemli bir ima ve işaret vardır...

 

O Vahid ve Kahhar olan Allah, bir bendesine “Kahhar” sıfatı ile tecelli eylese, onun nazannda cümle şeyler helak olur!..

 

Kur’an’da bu manaya işaret eden ayet şudur:

Kur’anı Keriym Kasas Suresi 28. sure 88. ayette;

“kül­lü şeyin halikün illa vechehü”

 “O’nun yüzünden başka herşey helak olucudur!..”

 

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 26-27. ayette;

küllü men aleyha fanin  ve yebka vechü rabbike zul­ celali vel ikrami 

 “Her şey fanı olucudur, ancak rabbin Celal ve İkram sahibinin yüzü bakî.”

 

Bu gün peşinen ölmek gerek!.. Bu ölüm, irade ile olmalıdır!..

 

Haktan gayri cümle eşyanın helakinı görüp, kendi dahi helak ve yok olup, tam bir yokluğa girerek, “fena fillah”a erer. Hakkın Cemalinden gayri bir şey kalmaz.

Hayli zaman bu yokluk haliyle kalır... Büyük cezbeye kapılır... Bu halde, ne zaman ve ne de mekan kalır... Ne felek ve ne de melek sözkonusu olur... O takdirde sadece Hakk kalmış olur...

 

İşte bu durumda VAHÎD ve KAHHAR olan ALLAH kendi kendine:

Kur’anı Keriym Mümin Suresi 40. sure 16. ayette;

 “limenil ­mülkül yevme”

 “Bu anda mülk kimindir... ? Diye hitap eder...

Başka cevab verecek kimse olmadığından azametiyle yine kendi kendine cevab verir:

“lillahi’l vahıdi’l kahhar”

“Vahid ve Kahhar Allahındır!..”

Arif tamamiyle tükenip, helak olup, bitmişken:

Cenabı Hakk kendi varlığından yeni varlık ve hayat verip; “sibgatullah”a yani “ilahî boyaya” boyar, böylece içinde ve dışında bulunan bütün sıfatları değişir!..

 

Kur’anı Keriym İbrahim Suresi 14. sure 48. ayette;  şöyle buyrulur:

yevme tübeddelül ardu ğayrel ardı ves­semavatü ve berezü lillahil vahıdil kahhar

“O gün yer başka bir arz ile, semalar da başka semaler üe değişir... Vahid ve Kahhar sıfatıyla Allah meydancı çıkar...

 

O arife “Hakkani göz”, “Hakkanî kulak” ve “Hakkani lisan” verilir!.. Onunla yokluktan varlığa, ayıklığa geldiği zaman bütün eşyada lisansız olarak sual - cevaba başlar...

 

O tecelli halinde, ne ilim, ne marifet, ne şuur vardır; orası “mahv-ı mutlak” yani “mutlak yokluk” halidir... “sahv”e  geldiğinde, artık anlayışı ve bilişi tamdır!.. Ve yukarıda zikri geçen ayeti kerimenin manası, hal içinde açığa çıkar... Ancak dile getirmeye izin yoktur!.. dilsiz ve gönülsüz okurlar!.. Kulaksız duyarlar!..

 

Bu hal “İlm-el yakın” değil, onun üstünde “Ayn-el yakın” ve “Hakk-el yakın” halidir.

Arif, bu mertebeye erişince, “havf ve reca”dan yani “korku ve ümid”den kurtulur... İlham veren O, irşad eden O, hidayete erdiren de O olur!.

 

Ve yine Hazreti Şeyh buyurur ki:

[“Ehli keyfin bütün mezheblere, mülkü, ve makamata karşı tam bir anlayışı, idraki, ihatası vardır... Bunlar gerek ilahî, gerekse kevnî olsun hiç bir şeye karşı cahil değildir!.. İlmi tam ve kapsamlıdır... Allahu teala veya zuhurları hakkında ne söylenirse, tam keşif sahibi olarak onu söyleyeni, hangi mertebeden ve ne makamdan aldığını ve söylediğini bilir... Ayrıca, söyleyeni de mazur görür ve yersiz görmez!.. Zira, bilir ki Hak Teala yersiz bir şey halketmemiştir...

Arifin bu görüşte olması Hak tealanın bütün esmasına olan irfdnından ileri gelmektedir... bilir ki, bulun mertebe ve makamlar “ilahi esma”nın icabıdır, ve bütün şeyler İlahî İsimlerin zuhur yerleridir... İlahi isimlerin mazharlardaki zuhuru, o zuhur yerinin istidat ve kabiliyetine göredir.” ]

 

Hak teala o irfan sahibine bütün isimleri toplamayı, lütfetmiştir. Böylece, bütün isimleri câmi, dairesi geniş ve ihatalıdır.

 

Hazreti Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem buyururlar ki:

“Evvelü ma utîtü cevami-ül kelim...”

“Bana ilk verilen kelimelerin tamamını anlama ve azla çok şey ifadedir.”

Bu da cümle özellikleriyle birlikte “esma-i ilahîye”dir, demek istemişlerdir.

 

O arif, peygamberlerin varisidir... “Hakikati Muhammedîye”ye vasıl olmuştur...

Allah’ın iradesiyle sen de bunları anlamaya çalış.

 

Muhyiddîni A’rabî hazreti yine buyurur ki:

[“Bir kemal sahibi “HU” dediğinde, dediği “O” kendisi olur ve izafi kişiliği tamamiyle ortadan kalkmış olur. Şunu anlar ki, bu hal “manfetullah” sırrındandır, herkes bunu bilmez... Ehlullahdan hiç bir kimse bu hale işaret dahi etmemiştir... Ya sırrı açma endişesinden, ya korkudan, yada tehlikeli olduğunu düşündüklerinden...

Zira, bu halde kuldan “tekvinullah” yani “Allah’ın ya­ratıcılık sıfatı” zahir olur; yani “HU” dediği zamanda O olarak!..

Zira, bu halde onu kulun lisanından söyleyen Allahu tealadır!.. Buna, “tahtül lafz” yani gizli ifade denir, ki manası, söyleyende zahir; gayrıda ise, gizlidir...” ]

 

Bu halin hakikatini beyan için biraz daha açmak ge­rek...

Kemal sahibi “HU” dediğinde, o anda kendi varlığını tamamiyle ifna eder...

 

“Mutu kablel ente mut!,.”

“Ölmeden önce ol!.”.

Hadîs-i şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur, ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irade ile olur...

Zahiren ve batınen varlığından eser kalmayıp, başsız ve ayaksız kendisini “HU” deryasına bırakır... Böylece boğulup yok olur!.. Nam ve nişanı kalmaz...

Bu devreden sonra kendisi “HU” olur... Çünki, katre deryaya düştü ve aynı derya oldu... “Deryay-ı HU”dan maksad, “deryayı Vahıdiyet”tir... “İlahi aşk”tır, “vücud-u mutlak”tır ve  “Nur deryası”dır...  “Birlik alemi”dir.

 

Hazreti Resülullah bizleri irşad için dualarında şöyle derlerdi:

“Allahümmec’alniy nuran!..”

“Allahım beni nur eyle..”.

Zaten nurdu ama bizlere öğretmek için böyle di­yordu...

Bilinmeli ki, kendini “HU”ya veren “NUR” olur...

 

Beyt :

     Varlığı Hakka verin, varlık Hakkın olsun hemin...

      Sen çık aradan, kalan yar ola, olasın emin...

 

Varlığını “HU”ya verenin, “HU”nun aynı olması acaib midir?..

Bir kimsenin ölüsü tuz gölüne düşse, aynı tuz olur ve temiz olur!

 

Böylece, iradeye dayanan bir ölümle, kendilerini “Hu”nun tuz deryası misali, varlığına bırakanlar, “HU” olup, “NUR” olup arınıp temizlenirler... Bu oluş imkansız mı?!..

“HU” demek Türkçede “o kimse” demektir; ancak bu­rada kullanılışı ise, “Allah’ın Zatı” manasınadır. Yani... Cümle varlık, Hakkın “Ben” kelimesiyle kasdettiğini, varlık dahi “Hakkındır”, diye düşünür... Bütün varlığı, kendi de dahil olmak üzere “Zat deryası”na bırakır... Bu halde, Zat’tan başka hiç bir şey kalmaması gerektir...

 

“HU” ismine devam edenlere bilmek gereklidir ki, “HU”dan maksad, ifade ettiği müsemmadır... “HU” dediği zamanda, ne isim, ne resim, ne zaman, ne mekan, ve ne dahi nişan kalmayıp; Zat-ı “HU”da cümle varlığı ve haliyle kendini yok edip, abdin lisanından “HU” diyeni “HU” ola­rak bırakması gerekmektedir...

 

Beyt :

         Evvel ve ahir ne ki var HU imiş;

         Batın ve Zahir ne ki var HU imiş;..

 

Anlatılmak istenen mana hasıl olduktan sonra, “kul” adı altında, ister “HU” desin, ister “BEN” desin, ister “biz” desin, ister “onlar” desin mana hep aynıdır; murad “O’nun Zatı”dır!..

 

Muhyiddini A’rabı hazretleri şöyle buyurur:

“Anlatılmak istenen bu manaya bir çok arifler işaret bile etmemişlerdir; çünkü böyle icab etmiştir.”

 

Akla gelen şudur, ki kul, Hakkı “tekvin” etmiş olur “HU” dediği zamanda; arkadan, sözde, halk tekvini gelir.

 

Bunun hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i kamil”e yetişip kamil olmuş değilse, burda hata yapabilir...

Yani, salik “saki-î hakikat” olan “mürşid-i kamil” elinden aşk badesini içip, “fena fîllah” hasıl olmamışsa, “HU” dediği zamanda, kendi zannı ve tasavuru, itikadı ve takyidi üzere Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü ıtlaka ermemiştir!..

Ve böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd altına alır!.. Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş ol­duğu halika ibadet etmiş olur...

 

Gerçi Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Ben kulumun indindeki zannı üzereyim...”

 

 Buna göre o zanda da Hakkın bir yüzü vardır, lakin kulun tekvini ile zannına göre zuhur edip yüz gösterir... Zira hiç bir mukayyed yoktur ki, mukayyed o mutlakın bir yüzü olmaya... Gerçi bu halde de kendini tekvin ve icad eden yine kendisidir; ancak, tekvin kuldaki zannın itikadına göredir... ve bu, “mukayyed mabud”dur, mutlak mabud değildir.

Bu hali düşünmek lazım gelir dediği, işte bu haldir, tehlikelidir!

 

Asıl kemal odur, ki kul “HU” dediğinde; tamamiyle varlığından soyunup, mahvolup, fena bula; “izafi benliği”, “ilahî benlik”te yok ola!..

Sonra, bir itikad, zan, kayd tahsisi ile kendini bağlamayıp, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... ancak bunlardan sonra, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... ancak bunlardan sonra, “mutlak rabb-ül erbab”a bağlanmış olur ve ibadete başlar... Aksi halde, kendi zannında yaratmış olduğu mdbüduna ibadet etmiş olur...

 

Kur’anı Keriym Casiye Suresi 45. sure 23. ayette;  buna işaret eder:

 “efereeyte menittehaze ilahehü hevahü”

 “Hevasını ilah edineni gördün mü?..”

 

Bunu çok iyi düşünmek gerekir...