Dur; Rabb’ın namaz kılıyor

Şöyle rivâyet edilmiştir:

“Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı....... O perdenin açılmasını dilediği zaman: Dur; Rabb’ın na-maz kılıyor...  dendi.”

Bunu bizzât Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz anlatmıştır.

 

Bu Hâdis-i şerifi biraz daha yakından incelemeyi dü-şünürsek içerisinde beş önemli nokta görürüz.

               1.  Dur:

               2.  Perde:

               3.  Rabb:

               4.  Namaz:

               5.  Namaz kılınan’dır:

1.  Dur : Bir ikazdır, hareket halinde olan bir şeyi dur-durmak, ya onu dinlendirmek veya yanlışını düzeltmek, veya belirli bir sınıra geldiğini belirtmek içindir.

 

2.  Perde: Bilindiği gibi asli mânâda, mahremiyyet-tir; diğer anlamda gaflettir.

Burada belirtilen gaflet perdesi değil, mahremiyyet perdesidir.  Açtırılmamakla birlikte arkasında olandan haber verilmiştir. 

 

Orada bir oluşumun varlığı bildirilmiştir.  Bu oluşu-mun idrakî kişilerin ilmi kabiliyetlerine ve hayâllerine bıra-kılmıştır. Zâten anlatılan hal, “mutlak hayâl” âleminde oluş-makta, “ef-al madde âlemi” şartları gibi elle tutulur bir hâ-dise değil “esma âlemi”nin lâtif bir oluşumudur.

Buradaki perde sıfat mertebesini örten isimler perde-sidir.

 

3.  Rabb: Kelimesi ve mânâsının iki zuhur yönlü ifa-desi vardır. 

Biri, “esma  mertebesi” itibariyle  Rabb-ı hass;

diğeri, “zât mertebesi” itibariyle “Allah mertebesi” konu-munda Rabb-ül erbab (Rabbların Rabb-ı) olan “Allah” tır.

 

Buradaki namaz hükmünü uygulayan “Rabb-ı hass” tır.  Fakat bu oluşumun daha başka çok mânâları da vardır.

 

4.  Namaz:  Bilindiği gibi bütün ibadetleri bünyesinde toplayan, diğer ismi “zikr” olan, Allah’ın “zât mertebesi” itibariyle tatbik edilmesi lâzım gelen bir faaliyettir.

 

5.  Namaz kılınan: Herşeye lâyık olan bütün âlemi kendisiyle kendinde var eden “malik-i mutlak” olan Allah (c.c)’dür.

 

Namaz fiilinin iki yönü vardır,

bir şahsi;   diğeri, umumidir.

 

 

Şahsi olanı : Varlık âleminde bulunan her bir ferdin, yani varlığın, bireysel olarak kendi başına yaptığı özel ibade-tidir.

Umumi olanı ise : Bütün varlıkların her mertebeden toplu olarak, hep birlikte yaptıkları ibadetleridir.

 

Burada belirtilen ifade, her ne kadar “Rabb’ın namaz kılıyor” bireysel namazı ifade ediyor ise de, genel anlamda bütün “Rabb-ı hass”ları ilgilendiren bir mesele olduğundan, bütün “rûbubiyyet mertebesi”nin toplu ibadetini de ifade etmektedir.

 

“Dur Rabb’ın namaz kılıyor” sözünün muhatabı ev-velâ efendimiz (s.a.v.) olduğundan onun da Rabbı, “Rabb-ül erbab” olan Allah (c.c) ü olduğundan, orada namaz fiilini iş-leyenin Allah’ın kendi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

Buradaki namaz, şekli olarak değil, mânâsı itibariyle-dir.

 

Yeri gelmişken burada küçük bir sırrı da fısıldayalım:

Salik yolculuğunda “fena fillâh”a (Hak’da fani olma) (yokluk, hiçlik, tükenmişlik sahasına) ulaşınca, abdiyyetinin alışkanlığı gereğince ibadetini yapmağa gayret eder ve biraz da kendini zorlar, işte o zamanda muhatab olduğu emir, “DUR.....” olur. Çünkü ondan geriye bir bakiye kalmadığı için, bu fiili yapacak durumda olmadığından, onun yerine, “RABB’IN NAMAZDA...” hitab-ı ilâhisi zâhir olur.

 

Bu oluşum mutlak bir hal ve hüküm değil geçici bir şe’endir. 

 

Biz yine yukarıda kaldığımız yerden devam edelim.

Yani oluşan fiil veya fiiller “zâtından zâtına” yani bütün âlemlerde zuhurda olan “zât-ı mukayyedi” âlemlerden gani olan “zât-ı mutlak”ına yönelmesidir.

 

Çünkü “zât-ı mutlak”, “zât-ı mukayyed”in ana kay-nağı, devamlılık ve varlık sebebidir.  

Tecellisini çektiği anda, âlemde yaşayan, görünen, hiçbir şey kalmayıp ismi bâtın olan asıl âlemine dönüşmüş olurlar.

 

Zuhura çıkmış olan her mertebedeki varlıklar yaşam, neş’e ve sarhoşluklarının ellerinden alınmamaları için özle-rinden fiillere dönüştürerek yaptıkları niyaz ve talebleri onla-rın namazları hükmündedir ve belirli zamanlarına kadar var oluşlarının devamını sağlamaktadırlar.

 

“Rabb’ın namaz kılıyor,” ifadesini  “Rabb-ı hass” mertebesinden ele alırsak; zuhurda olan her varlığın kendini kontrolu altında tut-tuğu programına göre düzenlediği bir “esma-i ilâhiyye” (ilâhi bir isim) ve onun mânâsı vardır. 

 

İnsânlarda da böyledir, her bir insânı kontrolu altında tutan bir isim ve o ismin bir mânâsı vardır.  Onu ençok etkile-yen odur.

Gerçi varlıkta her bir “esma-i ilâhiyye”den bir miktar terkip vardır, fakat hakim olan, onun “ismi hassı”dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve ilâhıdır.  Kişi farkında olmadan “aman yarabbi” dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden “Rabb-ı hass”ına yönelmiş olmaktadır.

 

Bu yöneliş sırasında kendisine, “Dur Rabb’ın namaz kılıyor,” denmekle onun da “abd” olduğu belirtilmiş, ya-pılması gereken gerçek ibadetin “Rabb’ül hass”a değil “Rabb-ül erbab”a olması gerektiği açık olarak ifade edilmiş olmaktadır.

 

Bu mânâyı bizlere gerçek olarak “lisan-ı Yusuf”iy-yeden Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/39 âyetinden açan Cenâb-ı Hakk’tır.

 

“ya sahıbeyissicni e erbabün müteferriku­ne hayrün

 emillâhül vahıdül kahharü”

Meâlen :

“Ey zindan arkadaşlarım;  çeşit, çeşit Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa vahid ve kahhar olan Allah mı?”

 

Burada belirtilen Rabb’lar, zâhiren sahte putlar ise de, bâtınen Rûbubiyyet mertebesinde zuhur eden “esma-i ilâhiy-ye”lerdir. Bu “esma-i ilâhiyye”ler zâta ulaşmağa birer perde olduğundan aşılıp geçilmeleri gerekmektedir.

Ancak “DUR” ifadesinden sonra gelen, “Rabb’ın na-maz kılıyor,” kelâmıyla perdenin arkasında olan hâdise ha-ber verildiğinden, asıl da açılacak perdenin dışarıda değil, kendi aklımızda, içimizde olan şartlanmalar perdesi olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Bu perdelerin ancak “kahhar” ve “vahid” isimleriyle açılacağı ve ondan sonra ortada sadece bir Allah (c.c.) ismi ve onun bütün âlemlere olan mutlak sirâyet - tesir ve haki-miyyeti gönülde, fiilde ortaya çıkmış olacağıdır.

İşte sevgili kardeşim, yukarıda belirtilen, bizlere kadar ulaşmış olan bu kelâmı  Peygamberinin evvelâ esma âleminin hakikatini, daha sonra Ulûhiyyet mertebesinin hakikatini, da-ha sonra birey insân mertebesinin hakikatini ifade etmektedir.

Ayrıca sen dahi kendine göre bulunduğun hal içeri-sinde birçok yönden zevkiyab olursun.

 

Yazmakla tükenmeyecek olan “lisan-ı Muhamme-di”nin bu bölümünü şimdilik bu kadar izahla noktalamış ola-lım. Allah (c.c.) cümlemize idrak ve anlayış kabili-yetleri ihsan etsin. Amin

 

Ulaşılan bu esma mertebesinde, zât’ın varlığında, “mutlak vücûd”da bulunan,

  • “â’ma’iyyet”,
  • “a’demiyyet”,
  • “zûlmiyyet”,
  • “ilmiyyet”,
  • “rûhiyyet”, 
  • “nûriyyet” zuhura çıkmış idi.

Zât mertebesinde “ilm-i ilâhi”de bulunan “a’yân-ı sabite”ler sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni” ile “rûh” tan lâtif birer mânâ elbisesi giyerek, “esma mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” yayılarak “zûlmet”ten “nûr”a çıkmaya başladılar.

 

Ancak daha kesif ve belirgin hale gelebilmeleri için, bir sonraki aşama olan “ef’al - şehâdet âlemi”ne tenezzülleri gerekmekte idi, fakat oraya tenezzül edebilmeleri için o âle-min oluşturulması lâzım geliyordu, işte bu yüzden yukarıda belirtilen iki âlem, yani “sıfat” ve “esma” âlemleri, ki bun-lardan “sıfat âlemi”ne “akl-ı kül”; “esma âlemi”ne de, “nefs-i kül” deniyordu.

İşte bu iki âlemin yani “akl-ı kül” ile “nefs-i kül”ün müşterek faaliyyet göstermelerinden (izdivacından), gördüğü-müz bu “âlem-i ecsam” (cisimler âlemi), “zâhir âlem” orta-ya çıkmış olur.