incir hikâyesi

BİSMİLLâHİRRAMâNİRRHîM:       

 

        Sevgili dostlar, kardeşler ve evlâtlarımız. Evvelâ farkında olmadan bu kitabın oluşmasına sebep, baş yarafta yazısı olan kızımıza teşekkür ederiz. Belirtmiş olduğu hâline hikâye yollu bir yazıyla (incir hikâyesi) cevap vermiştim. Daha sonra bu hikâyeyi birkaç kardeşimize de göndermiştim. Gördüğü ilgi üzerine de diğer evlât ve kardeşlerimize, sizlere de, göndermiştim. Lütfedip gönderilen cevaplar bu kitabın oluşmasına sebeb oldu.

       

        Bu yüzden, cevap gönderme zahmetinde ve lütfunda bulunan bütün kardeşlerimize ve evlâtlerımıza çok, çok teşekkür ederiz.

 

        Daha evvelce de belirtildiği gibi, almış olduğumuz bu cevaplarla kimse imtihan edilmiş değildir. Ancak aldığımız cevapların hepsi birbirinden güzel olup hepsi de takdire şayandır. Ve bu çalışma “sistem içi eğitim” babında dır. Bu yüzden cevap gönderen bütün dost ve evlâtlarımıza tekrar teşekkür ederiz. 

 

        Eğer vaktim olsa idi gelen bütün yazıları bir, bir değerlendirerek cevaplandırmak isterdim ancak buna imkânım yoktu. Kitabın bu hale gelmesi için bile çok uzun bir süre üzerinde çalışmam gerekti. Çünkü gelen bütün yazıları harf, harf, satır, satır, ve sayfa, sayfa yeniden düzenleyerek bu hâli ile düzgün olmasını sağlamak için uzun süreli bir çalışma yapmam gerekti. Çünkü gelen yazılar çok değişik karakterlerde ve büyüklükte idi onları, bazıları müstesnâ, tek tip yazıya (VERDANA/10/) ölçülerine getirdim böylece yazıda da tevhid-i oluşturmuş oldum. Ve isminide (Bir hikâye bir çok cevap “1” köle ve incir hikâyesi) dedim.

 

Böylece,  Nasıl olsa herkes birbirinin cevaplarını okuyacak herkes her kesin fikrinden istifade edecektir. Hakk’ın ilminin genişlğine bakın ki, küçük bir hikâyeden bir çok değişik sonuçlar ve değerlendirmeler ortaya çıkmıştır, bunların bâzıları ilk bakışta bir, birlerine ters gibi gelse de aslında o fikri oluşturan kişinin kendi doğrusudur ve bu sebebten bütün yazılardaki ifadeler göreceli olarak her kişinin kendi doğrusudur, hiç birinde yanlışlık yoktur. Yanlışlık görülüyor ise, yanlışlık gören kişinin kendinin hayata bakışının yanlışlığı olabilir. İşte böylece herkesin şimdilk gizli hazinesinde bulunan bu kıymetli “inci mercan” ları ortaya çıkmıştır. Bende onları bir araya getirip “ehlinin boynuna takıp ebediyen kullanacağı ve modasının hiçbir zaman geçmeyeceği bir gerdanlık” hâline getirdim İnşeallah Hakk’ın bir hediyesi olarak şeref, muhabbet ve irfaniyyetle Rûh bedenlerinizin boyunlarında takılı olarak taşırsınız.   

 

        Bu cevaplar bize katettiğimiz yolun epey ilerlediğini ve gayretlerimizin boşa gitmediğini göstermektedir. Bu yüzden de bizlere böyle dost ve evlâtlar nasîb ettiği için Rabb-i mize de çok, çok teşekkür ederiz.  

 

        Ayrıca, bu yazılar ve benzerleri Ahirette İnşeallah bizim şahitlik dosyalarımız olacaktır. Cenâb-ı Hakk “Ey kulum ömrünü nasıl geçirdin”? sorusuna bir miktar da olsa cevap olabilecektir, İnşeallah.

 

        Mevzû buraya gelmişken, (2009) senesi başlarında bir telefon konuşmasıyla başlayan bir hâtırâmı kısaca özetliyeyim. Telefonun karşısındaki ses çok acele görüşme talebinde bulunuyor idi. Bende ilk müsâit olduğum zamanda gelmesini söyledim, hemen geldi ve uzun uzun görüştük memnun olup gitti. Böylece çok sık arar ve görüşür olduk. Ayrıca uzun uzun sorular ve cevaplarla seyr-i devam ediyordu bu arada daha evvelce birçok yerlere gittiğini, ve hepsinin kendine uymayan hallerinden bahsediyordu.

 

        Bizden  aldığı bilgilerle ve eski kargaşa bilgilerini de karıştırarak yavaş, yavaş  kendinde bazı gelişmeler olduğu zannıyla aslında “nefs-i” olan ifadelerinin kendince “Rahmân-î” olduğu zannınca, yakışmayan ifadeler kullanmaya başladı. Bizde özetle bu ifadelerin pek güvenilir olmadığını dikkatli olmasını tavsiye ediyorduk. Vakitli vakitsiz gece gündüz erken geç demeden de sık, sık telefon ediyordu. Âdeta vaktimin çoğunu ona ayırmam gerekiyordu. Bu hususta nezaketen ikaz edildi ise de pek itibar etmeden hâlini sürdürmeye devam etti. Bunun üzerine de ona bir ölçü vermek zorunda kaldım ve kendisine beni ancak haftada bir araybileceğini ifade ettim.

       

        Bunun üzerine bizi kendisini, “sürgün” etmekle suçladı ve, ve “Âhirette seni Peygamber efendimize şikâyet edeceğim” diyerek bu tavırla da suçladı. Bende sen bilirsin benim dosyam zâten hazır, (kısaca belirttiğim bu hususlar geçen süre içerisinde büyükçe bir dosya haline geldi) hazır olan dosya budur. İnşeallah (İbretlik değmez dosyası) ismini verdiğim bu dosyayı da düzenledikten sonra yayına vereceğim. Yazışmaların ve kendisiyle nasıl meşgul olunduğu da orada görülecektir.

 

        Bundan sonra da, gönderdiği mail de (Sen bizi dışladın ama Mahşerde ben sana şefeatçı olacağım) diye, benzer ifadelerde bulundu, buna karşılk, bende hiç cevap vermedim, ancak daha evvelce. Ben herkese zâten eğer varsa daha baştan bütün haklarımı helâl ettiğimi bildirmiş idim. Ondan sonra da onun bütün zâhir bâtın hatlarını kapattım. İşte bu dosya da bizim için âhiret yurdunda bir kayıt olur İnşeallah.        

 

 

 

        Bütün bunlardan sonra şimdi ben de küçük bir değerlendirme yaparak yavaş, yavaş sonuca doğru gitmeye başlayalım.

 

        “Her şey kendi kemâlinde’dir.” Hükmünce Abdullah bin Dinâr, o hadisede kendi kemâlini yaşamıştır, ve yerli yerincedir. Bu hususta onun haklılığı ve ya haksızlığı diye bir şey söz konusu değildir ve zâten hâdise fiilî olarak da yaşanıp gitmiş ve bitmiş olduğundan değiştilmesi de mümkün değildir. Bizlere düşen bu hikâyeden yalın ve basitçe neler alabileceğimiz ve görebile ceğimizdir. Bu hikâye de görülen yaşantı bir mertebedir, bir kişi ve kişilik değildir, her hangi bir kimse bu mertebede, geçici bir makam tutabilir ve bu tür davranışları tatbik edebilir. Bize lâzım olan, bu mertebenin yerinin ne olduğunu ve hangi özellikleri ifade ettiğini anlamaya çalışmak olmalıdır. Zâten bizim sorumuzda onu eleştirmek değil, (o nun yerinde olsaydınız siz ne yapardınız) idi gelen cevaplarda zâten bu yönde oldu.  Şimdi yavaş, yavaş o sahneleri hatırlayıp değerlendirmeye bir dış görüş ve idrak ile tekrar düşünmeye ve anlamaya çalışalım.

 

        Evvelâ bu mertebenin yerinin (tarikat ile hakikat arası) olduğunu bilelim ve ona göre incelemeğe çalışalım. Hikâyede ki sahneler, (1) bir pazar yerinde geçmektedir. Ve oyuncu olarak (2) “abd-Abdullah-derviş” (3) “birinci incirci” (4) “ikinci incirci” (5) “köle” olmak üzere. Pazar yeri ve dört şahıs-oyuncu bulunmaktadır.

 

        Bunlardan (1) pazar yeri, bütün esmâ-i İlâhiyyenin zuhur ettiği ve halka teşbihat yönünden tanıtıldığı-pazarlandığı zâhiri ve bâtını ile her şeyin bulunduğu İlâh-î sergi yeridir. Bu pazarın bir köşesi de incircilerin bulunduğu (vahdette kesret) mevkiidir. Hâdise bu mevkide geçmektedir.

 

         (2) Ve bu pazarın kendisi için hazırlanmış tek muhatap müşterisi vardır, o da (abd-kul-derviş) olan Abdullah’tır. Bu pazarda alış verişin (emir ve nehiy) olarak iki şartı vardır, yâni alış verişte serbest olanlar ve yasaklı olanlardır. (dilediklerinizden yeyin ancak şu ağaca yaklaşmayın) ve ayrıca (yeyin için israf etmeyin) hükümleriyle bu pazarda ki, alış veriş şartları açık olarak bildiril-mişlerdir. Abd’ın bunlara uyması bu günü ve geleceği için mutlaka lâzımdır.

 

        (3) Birinci incir satıcısı, o gün kendine göre nefs-î yönünden (Celâl) tecellisinin mazharı-zuhur mahallidir. İncirleri bir menfeat karşılığında satmakta olan ve bâtın-î kıymetini bilmeyen ehli zâhirdir.

 

        (4) İkinci incir satıcısı, ise tarikat mertebesinin duygusallık üzere olan zuhur mahallidir. Ancak incirleri sadece incir olarak bilen, bâtın-î hakikatini bilmeyendir.

 

        (5) köle ise aslında dışarıdan birisi gibi zannedilmekte ise de birinci incir satıcısının nefsinin kölesi olan kendisidir. Fakat satıcı bu hâlin farkında değildir. İşte bu âlemde en büyük meziyet “farkındalık” yâni neyin ne olduğunun farkına varmak, farkında olmak, farkı fark etmektir. Bu fark ediş çok kötü bile olsa en güzel farkadilmeyişlerden daha güzeldir, çünkü kıyaslama imkânı doğmakta ve doğruyu bulmağa sebeb olmaktadır.

 

        Bir kimse irfan ehli olan bir kimseye “nefs-i emmâreden nasıl geçilir.” Diye sorunca! O da oğlum evvelâ “nefs-i emâreye nasıl gelinir.” O nu öğrenmek lâzımdır, daha henüz gelinmemiş yerden nasıl geçilir, diyerek cevaplamıştır. İşte burada da görüldüğü gibi kişinin evvelâ “nefs-i emmâresi’” n den  geçebilmesi için onun varlığının farkına varması gerekmektedir. Bu gibi hallerin farkında olmayan satıcı elinde satmaya çalıştığı değerin ne olduğunun farkında olmadan hayâlî bir  ticaret yapıp durmakta onu incirlerin mânâsı değil adedi ilgilendirmektedir. Yâni kaç adet inciri ne kadar fiyata satarım ve ne kadar zâhiri kazanç elde ederim hesabını yapmakta olduğundan bunların hükmü altına girdiğinden, aslında efendi olması gerekirken “nefsinin kölesi” hükmüne girmiş olmaktadır.

 

        İşte teşbih yönlü ifade edilerek sahnelenen bu hikâyenin oyuncularının temsil ettiği manâlar özetle bunlardır diyebiliriz.

 

        Bu özet girişlerden sonra artık bu hikâyeyi yaşama geçirme zamanımız gelmiştir zannediyorum. Buraya kadar anlatılanlar, “âfâkî” yönde yâni dışımızdaki hâdiseyi tanıtıcı bir anlatım idi, şimdi ise “ne var âlemde o var Âdem de” hükmü ile, bu hikâyeyi “enfüse” yâni kendimize indirip-döndürüp kendi dünyâmız olan gönül pazarımızda-enfüsümüzde, cinsiyet fark etmeksizin ben de dahil, her birerlerimiz  kendi başımıza pazara seyrâna çıkıp yeniden yaşamaya çalışalım. Böylece her kes gerçeği yaşanan hayâli bir alış verişe kendi bünyesinde (BİSMİLLâHİRRAMâNİRRHîM) diyerek çantasını koluna takıp pazara çıksın bakalım alış verişi nasıl bir yolda seyr edecek. Şimdi, kendimiz kendimizi, akıl yönünden bir “abd” olarak pazara gönderip yine kendimiz onu bir dış göz olarak takib etmeye başlayalım.

 

        Pazara çıktık dolaşıyoruz, şimdi gizli olarak kendi kendimizle konuşmağa başlayalım. Evvelâ konuşmaya başlayan nefsimizdir. 

 

        -Der ki; “Abdullah-ey derviş yedi sene evvel senden (incir-yemişi) istemiştim sende bana bu yemişten hiç almamıştın, ve sen bu irâdeyi göstermiştin, senin dediğin oldu, artık buna bir son ver, ne olur bir tane incir alda yiyeyim, bak işte şimdi bulunduğumuz yer tesadüfen bir incir tezgâhının önü ve de tam incirlerin de olgunluk vaktidir.”    

       

        Nefsinin bu iç konuşmaları üzerine Abdullah’ta, içinden akıl yönüyle şöyle düşünmektedir. Ancak, Abdullah yedi sene evvelki Abdullah değildir ve nefside o nefs değildir.  Yalnız Abdullah bunun henüz farkında da değildir. Nefsini daha henüz eski hâli üzere zannetmektedir. Halbuki bu süre içinde nefsi (nefs-i sâfiye) ye ulaşmıştır ve oradan ileriye doğru yükselme çabasındadır. Fakat bunu Abd-derviş-sâlik’e teşbih yollu anlatmaya çalışmaktadır. Fakat abd-derviş, ihtiyaten bunu madde ve nefs-î incir arzusu zannederek almaktan çekinmektedir.   

 

          Ve ben derviş olarak nefsime onu da kırmamak için içimden şöyle demekteyim.

 

        -Param yokki; nasıl alayım?:

 

        Bunun üzerine nefsim epey sıkıldı ve çare aramaya başladı bir tek incir dahi olsa razı idi, fakat fakir dervişin de nesi kalmıştı ki, satsın tam o sırada düşünürken fakir dervişin nispeten “Fakr” içinde olduğunu gördü ve baktı ki, ayağında daha henüz “nefs”in sembolü olan nalınları duruyor ama artık onların çıkarılma vaktinin gelip geçtiğini de biliyor. Ancak abd-olan sâlik’e bunlardan geçmek biraz zor geliyor. Nefs-i sâfiyesi kendi kendine işte tam sırası olarak. Bana diyor ki: 

 

        -Ey abd- ey –sâlik- bak ayağında nalınların var onları satta hiç olmazsa bana bir tanecik incir al.  

 

        Bende onun bu isteğini kırmış olmamak üzere gönlü olsun diye tavsiyesine uyarak, nalınlarımı elime alarak, zâten yakınımız da olan incir tezgâhına yöneliyorum. Ve incir satıcısına dönerek, diyorumki;

 

        -Bana şu nalınlar karşılığında bir tane incir verirmisiniz? 

       

        Bu talebimi duyan incir satıcısı farkında bile olmadan, kendisinde zâten bol miktarda olan nefsi emmâre cinsi takunya-larının yanında bunların ne kıymeti olur düşüncesiyle.

 

        -Sen benimle dalgamı geçiyorsun? Deyip Celâllenerek, fırlatıp attı.  

 

        Bende bu hâdise karşısında tekrar nefsimin oyununa geldiğimi zannederek, üzülerek o mahalden ayrıldım ve tenha bir yere çekilip tefekküre başladım. Daha sonra anladım ki, Benim uzaklaşmamın arkasından o mahalde şöyle bir hâdise oluşmuş.

 

        İncirci ile olan hâdisemizi seyreden yan tezgâhta olan ve oda incir satan, ikinci incirci, “duygusal tarik yol ehli” olan kimse birinci incirciye giderek bu davranışı nasıl yaptığını sorar. O kimsenin çok kıymetli birisi olduğunu bildirdikten sonra. Der ki; “eğer benden bir incir isteseydi hiçbir karşılığını da almadan bütün tezgâhı kendisine verirdi”m.

 

        Şimdi akla burada bir soru gelebilir. Mâdem o uğurda incirlerinin hepsini feda edecek durumda idi de, neden “derviş” mahzun giderken seslenip kendisine o, incir teklif etmedi? Cevap olarak deriz ki, o ikinci derviş, “kadere rıza” gösterdiğinden hadiseye müdâhale etmeyi uygun görmemiş, ve gıyabında ikazda bulunmuştur.

 

        Bunun üzerine biraz olsun ayılan birinci incirci, hemen bir sepet incir doldurarak, kölesinin eline vererek, “şunu al demin giden o kişeye ver eğer almazsa bir tane de olsa yemesini sağla eğer bir tane yedirirsen “seni kölelikten azâd edeceğim” demiş. Köle koşarak yola çıkıp aramaya başlamış nihayet beni bir tenha yerde buldu ve.

 

        “Efendim sizden özür diliyor, şu incirleri yolladı lütfen kabul edin dedi,”

 

        “Abd-sâlik-“ olan bende “o, o zamandı şimdi kabul edemiyeceğimi söyledim.” Bunun üzerine, köle tekrar, ricada bulunarak.

 

        “Ama efendim eğer bir tane yerseniz, benim efendim beni kölelikten azâd edecek,” dedi.

 

        Bunun üzerine bende yâni “Abdullah” dedim ki; “eğer o incirden yersem ben yine nefsimin kölesi olacağım” dedim ve incirleri almadım. Kölede döndü gitti.   

 

        Şimdi sizler bu son bölümün ne olduğunu merak edeceksiniz, şöyle diyerek izâh etmeye çalışalım.

 

        İncirci nalınlarımı attığı zaman ben ancak anladım ki, bu bir (Celâl) tecellisidir, ve Hakk (zülcelâli vel ikrâm) dır, Celâl tecellisi olmuştu, ondan sonra gelecek ikrâmı’nı beklemek için bir tenha yere çekilmiştim. O anda tekrar nefsimle konuşmağa başlamıştım. Nefsim diyordi ki, bak Abdullah sakın üzülme sana yardımcı olabilmek için bu yola baş vurdum eğer böyle yapmasaydım, sen daha zâhir-î incir terkiyle oğraşıp bâtın-î incirin hakikatine ulaşamayacaktın. Bâtın-î incir ise vahdette kesrettir. İncirin zâhiri bir teşbîh benzetmedir. Aslı ise bütün âlemlerin birliğidir. Ve bu âlemlerde “çokluk-kesret” gibi görülen her şeyin aslı bir Vâhîd olan Hakk’ın zuhurlarıdır. Bu yüzden “incire” teşbih benzetme yönlü yemin edilmiştir, aslında yemin edilen oradaki “Vâhîd” olan Allah’ın birliğinedir. Eğer o nalınların ayağında olduğu sürece yaşasaydın incir teşbihînin hakikatine ulaşamaycaktın.

 

        Şimdi artık (12/20) (Fahleg nagleyk) (nalınlarını çıkar) hükmü böylece sende tahakkuk etti, sen artık (12/20) (inneke bi vâdil mukaddesi Tûvâ) “mukaddes Tûvâ vâdîsinin namzeti” sin oraya doğru yola çık. (13/20) (ve enehtertüke vestemig limâ yûhâ) “Ben seni seçtim artık vahyolunanları dinle) hükmü ile hadi bakalım, Mukaddes tûvâ vâdîsine doğru gidelim yolumuz açık olsun.  

 

        İşte tam bunları düşünüp yola çıkmak üzere iken, o köle incir sepeti ile geldi ancak ben gerçek âlemler cem’iyyetindeki “incir-i” bulmuş idim, sûretteki nokta kadar bile olmayan teşbîh-î mânâda ki, incir-i ne yapacaktım, diye almadım.

 

        Kölenin azâd edilememesi ise, o gelen köle aslında incir satıcısının kendisidir. Zâhiren başka köle gibi görünüyor ise de bâtınen emri veren kendi olduğu için bu yüzden köle de faal olan, yâni hükmü geçen kendisi olduğundan, hükmen aynı zamanda köle kendisidir. İşte bu yüzden nefs-i emmâre hükmü ile yaşayan birinci incir satıcısını kendi hâli üzere bırakmak için incirini kabul edemediğimizi hep birlikte söyleyebiliriz. İşte böylece zannediyorum o pazara hepimiz gıyaben girdik ve bu halleri müşahedeli olarak yaşamağa çalıştık, Cenâb-ı Hakk hazmını versin.

 

        Bu hadiseden sonra, “abd-sâlik-olan Abdullah yoluna devam edebilirse bir sonraki “Tevhîd-i sıfat“ mertebesi olan mertebe-i teşbîh’e (İseviyyet mertebesi) ne doğru yola çıkacaktır. Gidebilenlerin yolu açık olsun.  

 

        Şimdi özet olarak bu mertebede ki, sâlik’in hâlini anlamağa çalışalım. Ulaşılmaya çalışılan bu mertebe, “tenzîh” mertebesidir, makam değildir yâni geçilmesi lâzım gelen bir yerdir, ve ulaşılması lâzım gelen de bir yerdir. Özetle de olsa bu hikâye “abd-sâlik-abdullah-ı” buraya kadar getirmekle büyük bir yardım da da bulunmuştur.

 

        Tenzîh-i kısaca, (Cenâb-ı Hakk’ı varlık zuhurlarından arındırmaktır,) diye tarif edebiliriz.

 

 

        İşte bu mertebeye ulaşan kişi, (Tûr-u Sînâ da, mukaddes Tûvâ-övülmüş-Tenzîh vâdîsinde Tevrât-ı şerifi aramaya gitmiştir) diyebiliriz. İnşeallah orada koybolup gitmeyiz.

 

        Bu mertebeye doğru yola çıkaran (Yâ Fettah) esmâsıdır, ve bu mertebenin de (Tenzîh) esmâsı ve zikri (Yâ Vâhîd) tir. Ehli tarfından telkin edilerek belirli sayılarda zikr edilir. Bu mertebenin zuhurat görüntüsü (incir ve benzerî meyveleri görmek ve yemektir.) İşte hikâyenin ana teması olan (incir) bu mertebenin sembolü olduğundan  bu kadar önemlidir. Yukarıdanberi özetle anlatımaya çalışılan hususlar yeterli olmuştur zannediyorum. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi bu mertebenin özü olan gerçek (Tenzîh) hakikatine erdirsin.

 

        Bir (incir) yemişinden bu kadar eğitim sistemi oluşturan rabb’ımıza hep birlikte teşekkür ederiz. Ve yolumuza devam edebilmeyi nasîb etmesini Rahmetinden niyaz ederiz. Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle (Tenzîh) mertebesi ile ilgili olması dolaysı ile, (İrfan mektebi) isimli kitabımızdan ilgili bölümünü buraya ilâve etmeyi uygun buldum İnşeallah faydalı olur.

 

 

 

 

                                DOKUZUNCU    BÖLÜM

 

 

 

                                       TEVHİD-İ   ESMA”                                              

                                                                                                                                                       

                                                                                                                                                              

                                                                                                                                                             

             Tevhid-i  Esmâ:     İsimlerin birliği, anlamındadır.                                                       

             Makamı:                 “Tenzih” dir.                                                                                   

            Zikri:                       “Ya  VAHİD” dir.                                                                            

            Âlemi:                    “Âlemi Melekût” tur, âlemi ervah, âlemi hayal de denir.        

            Peygamberi:          “MÛS”  (a.s.) dır.                                                                  

            Lâkabı:                   “Kelimullah” dır.                                                                       

            Kelimesi:                “Lâ mevcude illâllah” dır, yani, mevcud olan ancak,       

ALLAH’dır.                                                                                                                             

            Seyr-i:                     “Seyr-i  ilâllah”  “ALLAH’a seyr” dir.                                

         

           İdrâki:       Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

                                                                                                                                                   

           Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi (2/115) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.    

                                                                                                                                                      

 

          “Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fesemme vechullah,  innellahe vasiun aliym.”                                                                                                            

 

           Meâlen: 115. Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye  dönerseniz Allah'ın  vechi oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın rahmeti geniştir, o herşeyi bilendir.

                                                                                                                                                       

          Hâli:  Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.                                                                    

                                                                                                                                                         

         Kûr’ân-ı Keriym; Rahmân Sûresi; (55/26-27) Âyetlerinde  bu hale işaret vardır.   

                                                                                                                                                   

 

                                                                                                                     

            “Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram”  

                                                                                                                                                

            Meâlen:  “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve

ikram sahib  Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.”                                                        

                                                                                                                                              

       Yaşantısı:  Tevhid-i Esmâ ya varan kişinin sıfatı tevhid mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye başlamasıdır.

                                                                                                                                               

           Kişi, Tevhid-i ef’alde, fiilleri  birlemişti, bu def’a fiilleri meydana getiren isimle-

ri birlemesi gerektiğini anlamaya başlamasıdır.                                                                  

         

           Her fiilin (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) ALLAH’ ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri ol- duğunu kavrar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi (VAHİD) ismidir, işaretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti irşadıdır.                 Hakikat mertebesinin devamıdır.                                                                                                                                                           

                                                                                                                                                        

          Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.                                                                   

          Bu mertebe de kişi daha evvelce, Tevhid-i ef’alde gördüğü fiil birliğini bu def’a  fiilleri meydana getiren ve onlara KİM’lik veren İSİM’ lerde görüp (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ)  “ALLAH’ın güzel isimleri” ni birlemeye çalışacaktır. Epey gayret isteyen bu idrak ve yaşam da Hakk’ın yardımı ile olgunlaştırılır.                                                                  

                                                                                                                                                  

          Kişi de varlığın ve fiillerin kaynağının (ESMÂ ÂLEMİ) olduğu bilinci yerleşince bu  yaşam kişiyi (TEZİH’)i bir yaşama doğru götürür. Gerçek (TENZİH’)i “noksan sıfat- lardan arındırma” bu mertebeye ulaşan kimseler yapabilir.

         

            Taklidi (TENZİH)den tahkiki (TENZİH)e ancak bu mertebenin ilmi ve anlayışı ile geçmek mümkündür. Gerçek bir (TENZİH) anlayışına ermenin tek şartı ise, evvelâ

kişinin kendi gerçek varlığını tahlil ederek düşünce ve anlayışında ki noksanlıkları gidererek gerçek bir (İLÂH) anlayışı ile (TENZİH)i hakikatleri idrak ederek, (TENZİH) etmesi mümkün olabilecektir.

 

            Aksi halde yapılan lâfzi ve hayali tenzihlerle (ALLAH)  (c.c.) lühü hakkında (şunu yapar, veya, bunu yapmaz,) gibi hayali anlayışlarla O nun hakkında hüküm vermek olur ki; bu da ne edebe ne gerçek ilme ve ne de nezaket kurallarına uymayan bir davranış olmuş olur.

                                                                                                                                                     

          Bu mertebe ilk olarak gerçeği itibarile MÛS (a.s.) ma ve ondan da Beni İsrâil kavmine verilmiştir. Ancak onlar daha ziyade madde ve paraya düşkün olduklarından, bu hakikati idrak edememişler, madde de aramışlar ve neticede maddeperrest olmuşlardır.

        

Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın isimlenmiş vechi orasıdır” diye buyuran kelâmı ilâhi bu mertebeyi çok açık bir şekilde anlatmaktadır.

 

Bu mertebede sâlik “Vahid” ismi ile birlikte “Lâ Mevcude İllâ Allah” kelime- sini fırsat buldukça çekmelidir.

 

Gözüken her şey ve oluşan her fiil bir esmânın zuhurudur”  idrâkine ulaşan kişi “Sıratullah” “Marîfetullah” “Allah bilgisi” yolunda epey menzil almış demektir.

 

“Varlık aleminde bulunan her “kim”‘lik fânidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının varlığı bakidir.” “Kelâmı îlâhi”si bu mertebenin kemâlini anlatmaktadır.

 

Bu mertebede bir hayli çalışma neticesinde varlıklardaki “İzafî Kim”likler düşer ve onların yerini “Celâl ve İkram sahibi” olan Allah’ın güzel isimleri, “Esmâ’ül Hüsnâ” alır.

           Daha evvelce varlıklarının kendine ait olduğu “zan”edilen isimler düşmüş, ger- çek, yerine konmuş olur. Aslında gerçek zaten, yerindedir, fakat bizdeki yanlış bilinç ve uygulama yerini doğrusu ile değiştirmiş olur.

 

Bu mertebenin kemâli “Fenâ-i Esmâ” yani izâfi isimlerin fenâ (son) bulması’dır. Bir başka deyişle kendi varlığında ve dışarda gördüğü, hissettiği her varlığın Allah’ın güzel isimlerinden meydana geldiğini bilmesi ve Onu bütün noksanlıklardan mutlak “Tenzih” ederek yaşamasıdır.

 

           “Mertebe-i Mûseviyyet”in tahsil yeri ve mertebesi, eymen vadisinin  hakikati de burasıdır.

 

        Nefs-i  Sâfiye ye kadar süren seyr, “Sırat-ı Müstakîm” tevhîd-i ef-âl den sonra devam eden seyr ise “Sıratullah”tır.

                                                                   

         Kûr’ân-ı Keriym; Şûrâ Sûresi; (42/53) Âyetinde bu hale işaret vardır.                      

                                                                                                                                                     

      

          “Sıratillâhillezi lehü  mâfissemavati ve mâ fil’ardi elâ ilellahi tesîrul umur”

 

         Meâlen: 53. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O'nun dur. Agâh ol! Bütün işler Allah'a dönüp varacaktır.!.                                                                                                         

                                                                                                                                   

          Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle. gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.)         

   

         Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.

         Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrâkine doğru yol almağa devam etmektir.

                                                                                                                                                    

         Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (500) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda VAHİDzikrine devam edilecek.

       

        Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ mevcude illâllah) ilâve edilecek. Daha  sonra  bu   mertebenin  idrâki  ve  hâli ni  ifade  eden  Âyetleri en  az  (33) çer defaçektikten  sonra  yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmişoluruz.   

                                                                                                                                                         

         Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğerleri de böyle devam eder.           

 

         Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın Mûsâ (a.s.) bölümünde gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.

 

        Kelime-i Tevhid kitabımızın, Tevhid-i Esmâ, bölümünde de bu mevzu ile ilgili bilgiler vardır oraya da bakılabilir.

 

 

       

       (13/Eylül/2009) da ki bir yazı ile başlayan bu kitabın seyr-i (18/ocak/2010) tarihinde Hakk’ın izni ile düzenlenip bitirilmiş oldu şükrederiz. Bu tarihlere bile bakıldığında ne kadar uyum olduğu hemen anlaşılacaktır. Okuyanlar İnşeallah muhabbetle faydalnırlar. Kişilerin isimlerini her hangi bir sakınca olmasın diye sadece baş harflerini vererek belirttim, Zâten burada kimlikler-kişilikler söz konusu değil kişilerde ki mertebeler ifade edilmektedir. Aslında bu mertebelerin bilinmesi  mühimdir. Kişiler bu mertebelerin zuhur mahalleri ve taşıyıcılarıdırlar. Diyebiliriz.

 

        Bu kitabın bitmesinin yaklaştığı şu anlarda, İçimde ki, Hakk’ın (Rabb’i Rahîm) (Teşbîh) mertebesi itibariyle sevindiğini müşahede ediyorum. Bu kitabın muhabbet yönünden daha geniş olması içindeki muhabbet birliğinden kaynaklandığını anlamak tabiiki zor değildir. Bu vesile ile hizmeti olan ve yazı gönderen bütün (dost, arkadaş, kardeş, ve evlâtlarımızın hepsine her işlerinde başarılar diler ve hizmetleri ve muhabbetleri yönleriylede teşekkür ediyorum 

 

         Terzi Babanız.