GÖRÜŞ VE MÜŞAHÂDE;

 

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır.

 

Allah-ı,

Zât-ı Mutlak itibariyle görmek, “muhaldir” imkânsızdır.

Zât-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek, müm­kündür.

 

Ve bunun her mertebede ayrı bir oluşumu vardır.

“ef’âl”, “esmâ”, “sıfat” ve “zât” mertebeleri itibariyle

bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir.

 

Gerçek İslâm’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir.

Geniş İslâm kültürü, sadece sathi genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir.

 

Ârifler“vuslat mârifettir,” demişlerdir.

Yani bu oluşumların kemâlimârifet mertebesidir.

 

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler, bu hâlleri ezberleyerek öğren-seler dahi yaşamaları mümkün değildir,

“men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir,” denmiştir.

 

Şeriat ve tarîkat mertebesinde, “tenzih” vardır.

ilâhi varlık öte­lerdedirgörülmez;  bilinir.

Onun için Mûsâ (a.s.) “len terâni” hitabına maruz kaldı.

 

Hakikat mertebesinde, “teşbih” (benzeşme) vardır.

Bu mertebede kulun varlığı yok olur, “fena fillâh”tır.

“Hak­ta fani oluş”  “tükeniş”tir, “İsevîyet mertebesi”dir.

 

Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir gö-rüş söz konu­su değildir.

 

Mûseviyette, Allah ötelerdedir görülmez,

İseviyette,     kul yoktur yine görülmez

 

ancak “Mârifet” mertebesi itibariyle görüş ve müşahâde meydana gelebilmektedir.

 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has  bir görüştür.

Burada kuldan gören Hakk ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

 

Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insânlığa hediye edildi. İnsânlığın ulaştığı en üst seviyedir.

 

İşte bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra,

“men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı.

yani “beni gören Hakk-ı gördü,” buyurdu.

 

Gerçek medeniyyet bu istikamette ilerlemektedir. Mekanik gelişme ise, bu dünyada kalacak fiili olan nefsin medeniyetidir, ki insanlığa sa-dece ızdırap verir.

 

 

Bismillâhirrahmânirrahiym,

 

İşte bu makam “varis-i Muhammedi”lerin makamıdır ve Allah’ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahâde ederler.

 

Bu makam “hakikat-i Muhammedi”nin “varis-i Muhamme-di”lerin makamıdır, ki bunlar Allah’ın her mertebesi (ef’âl, esmâ, sı-fat, zât ve insân-ı kâmil) itibariyle müşahâde ederler.

Bunların diğer ismi “irfan ehli”, “ârifler”dir.

 

Alîmler ise, birer mertebesi yönüyle veya ihtisası olduğu mertebesi ile Hakk’ı idrak, müşahâde ederler.

 

Bir kimse Hakk’ı belirli makamlardan müşahâde eder de diğerlerin-den müşahâde edemezse o fırka (fark ehli) olur.

Tevhid ehli ise, bütün mertebelerden şeksiz, şüphesiz müşahâde eder. 

 

Bu hâl (Ali İmran 3/18)

 

(şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve)

 

“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur” ifade­siyle Allah’ ın kelâmında zuhur eder. Yani bu yaşantı bu kelâm ile meydana çıkar.

 

Allahın “lâ ilâhe illâ hüve” şahitliği kendinden kendinedir ve şahit olan ancak kendisidir. Yani şahit olan da, olunan da kendisidir.

 

Allah bunu zâtından Kûr’ân-ı Keriym’de ifade eder. Fakat Ârif kişinin de lisânından bu ifadeyi dile getirir.

Yâni bu yaşantısını ârif kişinin lisânından ve hayatından ortaya koyar.

 

İrfan ehli en geniş şekliyle, bütün mertebelerinden; irfaniyyet noktasına gelmekte olanlar da gelebildikleri mertebeden bunu zevk ederler.  

 

(Araf 7/172)

 

(ve eşhedehüm alâ enfüsihim)

 

“Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “ab-diyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hâli ifade edilir. 

 

Hakiki abdiyyet (kullukmertebesinden;

İşte kişi bu âyetin hükmüne girdiğinde, onun tahakkukunu sağladığında hakiki abd (kul) oluyor, demektir.

 

Şehâdet kelimesi de bununla bitiyor, “abdehu ve resûlehu”...

Bakın burada “abdiyyet”®  “risâlet”ten evvel geliyor.

Çünkü risâlet özel bir hâldir, Allah’ın belirli kimselere lûtfettiğidir ama abdiyyet bütün insânlara açıktır, genellemesi itibariyle o öne alınmıştır.

 

        İnsânların bireysel olarak kendi yaşamları vardır. Yani kendisindeki “hakikat-i ilâhi”den farkında olmadığı yani gaflet hâlinde yaşamları vardır.

        Ne zaman ki “hakikat-i ilâhiye”yi hisseder ve bunu yaşamına tat-bik etmeye başlarlar o zaman kendi nefisleri üzerine şahit olurlar.

        İslâmın, müslümanın en büyük vasfı şehâdet, müşahâde ehli olmasıdır. Biz bu kelimeyi (şehadet) lâfzi söylersek, kelâmi olarak söylemiş oluyoruz, ama kelâm ile birlikte yaşantımızda tatbikatta ise, o zaman müşahâde eder ve şehâdet eder, şahid oluruz. Yani “eşhede”nin sahibi oluruz. 

        İnsân görmediği birşeyin şahidi olmaz ancak böyle bir şahitlik ya-parsa o da yalancı şahid olur, ki hukuku saptırmaktan, haksızlık yap-tığı için ceza alır.

        Yani nefsani olarak işlediğimiz bu amelde, ettiğimiz yalancı şahitlik hâlinde, rûhumuz bâtıni kaldığından, onu zuhura çıkarmadığımızdan, rûhumuzu cezalandırmışoluruz.

        Böylece rûhumuzun hakikatini ortaya çıkararak ondan aldığımız bir bilgi, bir oluşumla, Kûr’ân-ı Keriym’in tasdiği ile şehâdet edersek yani nefahtü olunan rûh şahid olursa bu âyet tatbik olmuş, meydana çıkmış olur. 

 

        “Onlar kendilerinin nefisleri üzerine şahit oldular.” 

        Nefisten kasıt, bir bakıma 7 nefis mertebesi ise de, tek ve toplu olarak söylendiğinde nefs o şey’in zâtı, özüdür.

        Bizim herbirimizin nefis itibariyle tüm varlığımız (zahir, bâtın, rûh, madde v.s.) her yönümüz nefs ismini almaktadır.

        Nitekim Cenâb-ı Hak Kûr’ân-ı Keriym’de insânı vasfederken 283 yerinde (ki en çok olarak) nefs kelimesi ile ifade etmekte, nefs kelimesini kullanmaktadır.

        Bunun yanında (ancak daha az olarakÂdem, insân, ins, mahlûk, beşer kelimelerini de kullanmıştır.

        Cenâb-ı Hak bütün bu âlemleri halk etmezden evvel, sistemi kurar-ken “Nefes-i Rahmâniye”sini genel olarak âleme (hu diyerek) nefh etti.

        Böylece âlemler ve insânlar meydana geldi, bu nefes ismi ile isimlendi. Âlemler içindeki insânların herbiri de nefis ismi ile isimlen-diler.

        Yani genel âlemde üflendiğinde ismi, “nefes”;

        Özel olarak birey insânlar meydana geldiğinde ismi “nefis” oldu.

        Evliyaullah bu yüzden, “nefs terbiye olursa; olur nefissss” bu-yurmuştur.

        Nefse makamlar itibariyle bir takım vazifeler yüklenmiştir.  Bu Allah’ ın nizamı ilâhisidir. Ancak baştaki iki makama (emmare ve levvame) irfan olunduğunda ve mülhime’ye gelindiğinde işler daha da kolaylaşır.

        Ondan sonraki üç makam nerdeyse bir bütün hâlinde arka arkaya tatbik olunuyor. 

        Safiye idrakıyle de nefse tam ârif olur, ki o nefis sana müştak olur. Sen ve nefis bir olarak sukun bulursun.

        Burada nefsi emmare boyun eğiyor ve rûhun tesiri altına giriyor. Yani esas iş emmare ve levvameyi atlatıncaya kadardır.

 

        Buradaki nefis itibariyle her birerlerimizin zâtı ifade edilmektedir.  Emmarelik ve levvamelik değil, külli olarak tek bir varlık, kimlik ifade edilmektedir.  

 

(Araf 7/172)

 “ve eşhedehüm alâ enfüsihim”

 “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular”

        Evvela kendi varlığını tanıyacak, ki “ne var Âdemde o var âlem-de; ne var âlemde, o var Âdemde,” hakikatiyle, sonra da aşağıdaki âyete ârif olacaktır.

        Yani önce bireysel olarak, kendinde Hakk’ı tanıyarak nefsine şahit olur. Ondan sonra da aşağıdaki âyetin hakikati ilei âlemde Hakk’a ârif olur.

 

(Ali İmran 3/18)

(şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve)

“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur”Bunların birisine yani bireysel mânâda kendini tanıması ve faaliyet göstermesine (kendindeki teklik) vitriyet;

        Birisine, yani bütün âlemi tanımasına (bütün âlemdeki teklikkesret içindeki vahdetferdiyet denir.

Vitriyet, tek olan şeydir.

Vitr namazı bu sırra binaen kılınmaktadır.

Hz. Rasûlüllah efendimiz, hadiste,

“allahu vitran yuhubbül vitra”

“Allah  birdir, birleri sever,”  buyurmuştur.

Buradaki “bir” için “vitr” kelimesini kullanmıştır.

Düşünelim Hz. Rasûlüllah Efendimiz burada neden “ehaden”, “va-hiden” kullanmadı da “vitren” kelimesini kullandı?…

Demek ki vitriyetinferdiyete yol açması itibariyle böyle kullandı.

 

   Gerçek yaşam her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahâde hâli vardır.

 

        Yüksek bir binanın gerek kat irtifalarından, gerekse cephelerinden aşağıya ve etrafa bakıldığında farklı şeyler görülür. Görülenlerin hepsi doğrudur ama biri diğerinin gördüğünü göremez.  En yukarıda olan, kuş bakışı baktığı için ihatası, tabii ki daha geniş olur.

 

   Bu kimsenin görüp de söylediğini aşağıdaki bir kimsenin o şeyi gö-remediğinden dolayı kabul etmemesi doğru değildir. Ancak kişiye inan-mıyorsa reddedemez ama kabul etmez. Eğer kişiye inanıyorsa, zaten o ne söylerse hepsine “amenna, saddakna” der, imân eder.

 

   Bu yüzden Sevgili efendimizin Mi’rac hadisesini birçok kimse göremediğinden, anlayamadığından veya terslik olsun diye inanmaz iken Hz. Ebubekr “Rasûlüllah söyledi ise doğrudur,” diyerek derhâl tasdik etmiştir. 

 

        Mertebelerde (ef’âl, esmâ, sıfat, zât gibi) o mertebenin hususiyeti gereği görüşler ve anlayışlar ve tatbikatlar o mertebenin hususiyetine göre olacaktır.

Mertebeyi ibadet ağırlıklıdır diye de küçük görmek doğru olmaz, evet müşahâde esastır ama ibadetsiz müşahâde de eksik olur. 

 

        Nitekim Risâlet-i Gavsiyede, “mücahedesiz (irfani yönü itibariyle cehd etmeden, ibadet etmeden)  müşahâde olmaz,” buyuruluyor.

 

   Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşlerimüşahâdeleridir.

 

   Burada tekrar kısaca açıklayalım:

 

       Eğer biz kendi nefsânî, bireysel, ilmimizden, bilgimizden yaşıyor da bu şekilde hayatımızı sürdürüyorsak,  bizi aydınlatan, bilgi kaynağımız olan yıldızımız, nefsimiz yâni nefs-i emmârenefs-i levvâmemizdir.

 

  Necm Sûresinin başına Cenâb-ı Hakkın and olsun dediği necm (yıldız) işte bu nefis, beşeriyet yıldızıdır.

 

       Yani biz kendi nefsimizi beğenmekle, nefs-i emmaremize, nefs-i levvamemize arka çıkmakla, kaynağımızı bu yıldızdan almaktayız, ki bu da hayâl ve vehm’e dayanmaktadır. Bu yüzden sağlam düşünceye ulaşamayıp, hayâli ve vehmi yaşantıda kalıyoruz.

 

  İşte bu hayâl ve vehim yıldızı sende olduğu müddetçe, kendini beğenmişken, araştırma ve tetkik yapmaz isen, doğruyu bulamazsın deniyor.

 

       Bu yıldız hevâ’ya dönüştüğünde, yâni onun hakikatini idrak ettiğinde, “Nûr-u Muhammedi”den nûrunu almaya başladığında sana hakikat yolları açılır, deniyor.

 

  Yani kişi koordinatlarını nefsi emmaresine göre değil de Hakikat-i Muhammediyyeye göre ayarlarsa, oraya kitleneceğinden, sonunda kitlendiği yere varır. Bu da ancak bilgi ve irfaniyetle olur.

 

  Nefs, necm (yıldız) a saplanırsan ortada, boşlukta kalırsın bu sistemini kaldırıp da Peygamberimizin, getirdiği kamer (ay) sistemi (ilâhi sistem) konursa, o seni kilitlendiği o yere götürür, seni boşlukta bırakmaz. 

 

  Bunun neticesi, “abduhu ve resuluhu”   olur, ki

  “abduhu”    ®  “hu”nun kulu      ®   hüviyetten kulluk (tatbikat)

  

  “resûluhu” ®   “hu”nun risâleti   ®   inniyetten risâlet 

 

Daha açık ifade ile;

(Araf 7/172)

 

 (ve eşhedehüm alâ enfüsihim)

 “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” beyanı ilâhisi;

 “abduhu”    ®  “hu”nun kulu      ®   hüviyyet’ten kulluk (tatbikat) gelir.

 

(Ali İmran 3/18)

 

(şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve)

 

“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur”

 

 beyanı ilâhisi;

“rasûlühu”    ®   “hu”nun risâleti   ® inniyetten risâlet  gelir.  

  Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşlerimüşâhedeleridir.

 

  Nitekim TV de görüyoruz ilâhiyat profesörü olarak selâhiyetli görünen bazı kişiler Kûr’ân âyetlerini açıklarken hepsi kendi ferdi görüşlerini yani hakikat noktasından olmayıp da, ef’âl, madde mertebesinden yani yıldızlarından aldıkları ışık ile kendi görüşlerini yıldız kabul edip, onu açıklamaktadırlar. Bu yüzden birbirlerini red edecek şekilde muhtelif anlamlar ortaya çıkarmaktadırlar. 

 

  Bilinmeli ki, gökyüzünde yıldızdan başka ay da, güneş de vardır. Yani kamer (aya) (Nûr-u Muhammediye’ye) ve şems (güneş’e) (Nûr-u ilâhiye’ye) ulaşmak gerekir.

 

  Güneş çıktığında ne ayın, ne de yıldızın ışığı görünmez.  Ama güneş çekildiğinde kamer (ay), güneşten aldığını aynen yansıtır.

 

  Hz. Muhammedin görevi İlâhi hakikatleri yakmadan, terletmeden, acıtmadan insânlara ulaştırmasıdır.

 

   Onların, “gördüm, duydum, konuştum,” dedikleri “Rabb-ı Has” larıdır, ki bu da hayâl mertebesinde oluşan hayâli bir görüştür. Ayırdedilmesi oldukça zordur.

   Kişiyi saran bu hayâlden kurtulmak ancak mârifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahâdeye geçmekle mümkün olur.

 

(En’am 6/103)

 

 

 (lâ tüdrikühül ebsarü

  ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü)

 

 “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o lâtiftir, haber-dardır.” buyuruldu.

 

   Birimsel benlikle (yani yıldız bakışıyle, bireysel benlikle) ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

 

        Bu şekilde yani madde düşüncesi içindeki bakmayla görmesi

 

için ya gözünün büyümesi, ya da âlemin küçülmesi gerekir.

 

   Kûr’ân-ı Keriymde geçen (7/40), “İğne deliğinden deve geçmesi,” bahsiyle ilgili olarak ehlullah’tan birine, “iğne deliğinden deve geçer mi? ...” diye soru tevdi edildiğinde, o da cevaben, “vızır vızır geçer,” buyurmuş.

 

   Bizim yağ tabakasından meydana gelmiş gözlerimiz onu göremez, çünkü onun idrakı onu görmeye müsait değildir. 

 

  O sadece taşı taş, insânı insân, ağacı ağaç olarak görmek üzere halk edilmiştir.

 

  Bunun yanında bütün âlemde Hak’kı müşahâde eden kimse de Hakk’tan başka birşey göremez. Onun manzarı (nazar ettiği yer) sadece Hakk’ın varlığı olur.

 

  Burada bir incelik vardır, kişi her gördüğüne “Allah” derse yanlışlık olur; Allah’ın her mertebede değişik tecellisi ve kendisine verdiği başka bir isim vardır.

 

  Senin gözünden bakanın o olduğunun idrakında olan noktada Allah kendini görür. 

        Yani bir mahal ki, kendi varlığını, necm yıldızını ortadan kaldırmış, kendi nefsaniyetini ortadan kaldırmış, orada Hakk’ın tecellisinden başka bir şey kalmamış, işte o gözden bakan Hakk’ın ta kendisi olduğundan, kendisini de ancak kendisi görmüş olacağından; o gözlerden görür. 

 

        Basarlardan görmez, basiret olarak görür. 

 

  “Zuhurun şiddeti kendisine perde oldu.”

 

  Cenâb-ı Hak o kadar şiddetli zuhurda ki beşeri anlamdaki o yıldızla değerlendirdiğimizde, o şiddeti (ilmi tecellinin devamiyeti) (yâni bir şeyi anlamada, ben bu şeyi şiddetli anladım, bunu öğrenmek beni sarstı denir) algılayamaz.

 

  Meselâ güneş her gün doğmaktadır. Bu hâdise bizim için olağandır.  Ama her gün güneşin doğması çok büyük ve çok şiddetli bir olaydır. Bu fezanın, yıldız sisteminin hayatiyeti, etki, tepki, çekimi bütün bunlar güneşin hareketlerine tabidir.

 

  Düşünelim, güneş kendi etrafında, ona bağlı olarak diğer seyyareler kendi etraflarında ve güneş etrafında dönüyorlar ve bu sistem bir başka sistem etrafında gurup olarak dönüyor. Bütün bu işler olurken birbirleriyle de hiç çarpışmıyorlar. Bunlar çok büyük işler olduğu hâlde bizler hiç hissetmiyoruz. 

 

   Bu ve buna benzer nice olaylar hiçbir aksaklık ve zarar vermeden devamlı olarak her an olmaktadırlar. 

 

   “Cenâb-ı Hak bir an için nefhasını, zuhurunu bu âlemden çekse, âlemler yok olur,” denir de; ne olacağını tahmin etmek mümkün değildir.

 

        Tenzih görüşünde ise, Allahı yukarıya koyar, hiçbir fiil ve sıfatta görmez; haşa nerdeyse onu yok hâle getirir. Ancak bu görüş de Allah’ın tertibindedir ve himayesindedir. Onu o mertebe ile kabul etmek gerekir. Çünkü bu mertebeden sonra terakkide devam edecek olan mertebeler vardır.

 

   Bütün bunlardan sonra hâlâ Hakk’tan gayri birşey görüyorsan “şirk”tir, ki ona ayrı bir müstakillik (istiklâl, varlık) vermek gerekir.  Bu da mümkün değildir, çünkü müstakil (istiklâl) olan Allah’tır. 

 

        Burada yani müstakillik bakımından istisna olarak sadece insân vardır, ki kendi iradesiyle hayatını idame ettirebilir, benliği, şuuru vardır, sınırlar içinde dilediğini yapabilir.

 

        Bu hâl bir Allah’ta ve sınırlı olarak bir de insânda mevcuttur. Diğer mahlûkat bir program içinde yürümektedirler. 

 

        Meselâ ağaç, ağaçlığını zuhura getirir ve başka bir şey yapamaz. Hayvaniyatta bile (ki hayy sıfatını taşıdıkları hâlde yani nebatlar ve madenlerle mukayese edildiklerinde onlar, yerlerinde sabit durdukları hâlde hayvanlar gezmede avlanmada serbesttirler) hangi ahlak üzere kurgulanmış ise, o hayvan onu tatbik eder. 

 

   Bizde (yâni insânda) bütün bunlar (maden, nebat,hayvan)

vardır, ama ilâve olarak “ve nefahtü” sırrı da vardır ve bunun vermiş olduğu için özellikle istiklâlimiz vardır. Allah’ın verdiği değer ne kadar üstün, efdaldir.

 

   İnsânın istiklâli olduğu için bütün mahlûkat üzerine “halife”dir.  Mahlûkatın bir kısmına hakim olamıyorsa, o kısma hilâfeti olmaz. 

 

   Efendimiz “Rasûlü sakaleyn” iki ağırlığın (insânların ve cinlerin) da resulüdür.  İki omuzunda bunları taşıyor. 

 

  Ötelerdeki Allah’ı (Mûseviyetteki ® “Tenzih”i); yere İseviyetteki ® “Teşbih” mertebesine indiridiğimiz zaman

 

   ve bunu genelleştirip (Tenzih ve Teşbihi birleştirirerekl) “Tevhid” ettiğimiz zaman Cenâb-ı Hakkı her an, her yerde görülen mertebesi itibariyle müşahâde etmiş oluruz.

 

   “Bütün herşey Hakkın varlığıdır ama mertebelere riâyet şarttır,” denmiştir.

 

   Kâ’be’i Şerifteki bir bakıma “Hacer’ül Esved” Allah’ın gözü gibidir. Oraya gelenleri, ziyaret edenleri müşahâde eder.  Onun seviyesi insânın gözü seviyesindedir.

 

   Mamafih bir başka hadisi şerifte de “Allah’ın yed (eli)” olarak da ifade edilmiştir. 

 

  “Kim Hacerül Esvedi öpmüş ise, Allah’ın elini öpmüş, biat et-miş olur,” denir.

 

  İşte Hakk-ı görüş ve müşahâdenin hâli Cibril hadisinde ki

  - “ihsan” *(13) ifadesiyle perdesi aralandı,

  - “ve nefahtü” “ben ona rûhumdan üfledim” iradesiyle başladı,

  - ve Mi’rac hadisesi ile de kemâle erdi.

  *(13) “İslâm, İman, İkan” kitabımızda kısaca bahsedildi.

 

        Sohbetimizin daha önceki bölümlerinde geçmişti;

Birine sormuşlar, “Allahı görmek mümkün mü?”

 

        O da cevaben, “görmemek mümkün mü? Çünkü bütün âlem “HU” (O) dur.

 

   Allahın gayesi, kendisinin müşahâde edilmesidir.

Hadis-i Kûdside
  “küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en u’rafe  fe halaktül halka li u’rafe bihi”

 

 “ben gizli bir hazine idim irfan olunmamı muhabbet ettim ve halkı halkettim”

 

   Bu âlemler kendinin zuhura çıkması içindir, bunun da idrak edilip müşahede edilmesi, o da İslâmiyet ile kemâlâtını bulmuştur.

 

   Genel İslâmi bilgi içinde görüş arzusu Mûsâ (a.s.) ile başlamaktadır.

 

   Meâlen Mûsâ (a.s.) “bana o kadar yakınsın ki seni göreyim,” diyor. Bakın burada görüş, müşahâde tâlebi başlıyor.

 

   Bu sûrenin (Necm) başındaki 18 âyetin tanesi de görüşten, rû’yetten bahsetmektedir.

 

  Gaye bu âlemde Allahın bilinmesi, görünmesi, müşahâdesidir. Kûr’ân’ın kemâl olması Rasûlüllah’ın son peygamber olması ve kendi ifadesiyle;

  “men reani fekad reel hak” 

  “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

 

  Âleme bakan da Hakk’ı görür ama Hz. Peygambere baktığında zât mertebesinde görür. Burada mertebe farkı vardır. Allah’ın bu mertebedeki, izahını ancak o mertebenin zuhuru yapar.

        Bismillâhirrahmânirrahiym

 

  Her mertebenin kendi hâline göre müşahâde durumu vardır. Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleri, müşahâdeleridir.

 

   Onların, “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has” larıdır, (yani Rabb’ül Erbab değildir) ki bu da hayâl mertebesinde oluşan hayâli bir görüştür. Ayırdedilmesi oldukça zordur.

 

        Kişiyi saran bu hayâlden kurtulmak ancak mârifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahâdeye geçmekle mümkün olur.

 

En’am 6/103)

 

(lâ tüdrikühül ebsarü  ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü)

 

 “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o lâtiftir, haberdardır.” buyuruldu.

 

  Birimsel benlikle (yani yıldız bakışıylebireysel benlikle) ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

 

       İşte Hakk-ı görüş ve müşahâdenin hâli Cibril hadisinde ki

- “ihsan” ifadesiyle perdesi aralandı,

- “ve nefahtü” “ben ona rûhumdan üfledim” iradesiyle başladı,

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemâle erdi.

 

  İslâm dininin, son din; Hz. Muhammedin, son pey­gamberçok hamd edici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir.

  Bundan daha büyük bir hamd yaşanması mümkün değildir.

 

       Hz. Allah’ın Hz. Rasûlüllah’a vermiş olduğu (Hamd olunan Makam-ı Mahmud’un kendisine verilmesi) o kadar yüce hâl ve oluşum var ki diğer peygamberlerin idrak edemediği bir hâldir.