Ulûhiyyet mertebesi

 

 

Fatiha Sûresi (1/2)     (Ulûhiyyet)

 

(Elhamdü lillâhi Rabb’il âlemîn)

 

1/2. “Hamd âlemlerin rabbi içindir.” (O na mahsustur)

 

Fatiha, Hamd Sûresi-Ümm’ül kitap-Seb’ül Mesâni, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet ile müşterektir. Bünyesinde bu mertebelerin hepsi mevcuttur. Aynı zamanda yukarıda bahsedildiği üzere!.

      

Ve (Elhamdü lillâhi) “Hamd Allah-a mahsustur) yânî “MUHAMMED Aleyhisselâm Allah-a mahsustur” yânî Ulûhiyye-te, Zât-î tecelliye tahsis edilmiştir. Çünkü Hakkın varlığında hem “Hâmid hem de Hahmud’dur” âlemde böyle bir zuhur yoktur. Ancak onun ümmetinin Ârifleri bu sırra kendi mertebeleri yönünden aşinâdırlar.

 

Rahmân Sûresi (55/1)  “Bu Sûre Rahmâniyyet Sûresidir.”

 

›#=¢å¨à¤y £ŠÛ a ›Q

55/1. (O rahmet olan Yüce Mabûd.)

 

“Errahmân” Rahmâniyyet, “İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir.” Diye tarif edilmiştir.

 

Rahmân Sûresi (55/2)

 

55/2. (Kûr'ân-1 -Peygamberlerine- öğretti.)

 

“Allemel Kû’ân” Her ne kadar bu Âyet-i Kerîme zâhiren mealde belirtildiği gibi ise de aslında! “Ramân Kûr’ân-ı taallim etti”  şekliyledir. Çünkü; Kûr’ân zâtRahmân ise, sıfattır. İşte bu yüzden evvelâ Rahmân sıfatı, Ulûhiyyet zâtından ne yapacağını öğrendi, “Alleme” talim etti. Yukarıda belirtilen şekilde öğrendiğini “nefes-i Rahmân-î” olarak âleme yaydı, “nefyetti”

 

Rahmân Sûresi (55/3)

 

55/3. (İnsân-ı yarattı. (Halketti” “ceal” etti.)

 

“Halâkal İnsâne” Allah’ın zâtından aldığı “taallim” bilgi ile, İnsân-ı meydana getirdi. Bu husus Efendimizin Hadîs-i Şeriflerinde şöyle ifade edildi.

      

        (Allah-ü Teâlâ Âdem-i, Rahmân sûreti üzere halketti.) Diğer bir Hadîs-i Şerîfte ise şöyle buyurdu.

        

        (Allah-ü Teâlâ Âdem-i, kendi sûreti üzere halketti.) Burada ifade edilen “Rahmân halketti diğeri ise, Allah Halketti, ifadeleri arasında ayrılık yoktur. Bu görevi Allah-ın en geniş mânâ da ki sıfatı olan Rahmâniyyet-i eliyle zuhura çıkarmasıdır. Diyebiliriz. İşte bu ve benzeri İlâh-î kelâmlar cihetinden gelen bu ifadeler ile hakk’ın Zât-î zuhur mahalli olan “İnsân-ı Kâmil” den haberdar ve bu yönde bilgi sahibleri olmaktayız.

             

        Füsûs-ül Hikem de,   (İnsân-ı Kâmil, sûret-i İlâhiyye üzere mahlûktur. Ve sûret-i Rûhiyye ve cismâniyyesi’nin cümlesi “Allah” ismi câmî’inin gölgesidir.) Diye ifade edilmektedir.

 

        Diğer bir Hadîs-i Kûdsî de:   (İnsân-ı Kâmil’e hitaben:)

 

(Halka benim sıfatım ile zahir ol. Seni gören beni görür ve seni kasteden beni kasteder ve seni seven beni sever.)

        Diğer bir Hadîs-i Kûdsî de:

 

        (Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat Mümin olan kulumun kalbine sığdım.)

      

       Diğer bir Hadîs-i Kûdsî de:

 

        Bir kişi sadaka verdiğinde o dilencinin eline ulaşmadan Allah’ın eline düşer.

 

        Diğer bir Hadîs-i Kûdsî de:

 

        Cenâb-ı Allah kıyamet günü şöyle der; (Ey insanoğlu hasta oldum ziyaret etmedin.” Kul:”Ya Rab, sen âlemlerin sahibisin ben seni nasıl ziyaret ederim?” “Bilmiyormusun filân kulum hastalandı, ona gitmedin. Bilmiyormusun ki eğer onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulurdun. “Ey Âdemoğlu senden yiyecek istedim beni doyurmadın?” “Ya Rabb! Sen Rabbul Alemin olduğun halde ben seni nasıl doyururum?” Bilmiyormusun filan kulum senden yiyecek istedi, sen onu doyurmadın, bilmiyormusun eğer onu doyuraydın bunu benim nezdimde bulacaktın.” “Ey Âdemoğlu! Senden su istedim bana su vermedin” “Ya Rab! Sen alemlerin Rabbı olduğun halde ben sana nasıl su verebilirim?” “Bilmezmisin kulum, filan senden su istedi vermedin. Eğer ona su verseydin bunu benim indimde bulurdun.)

 

        Diğer bir Hadîs-i Kûdsî de:

 

        (Kulum bana nafilelerle devamlı olarak bana yaklaşır, ta ki ben onu severim. Sevdiğim zaman işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.)

 

        Diğer bir Hadîs-i Kûdsî de: “Yukarıda da ifade edildiği gibi.”

 

       (İnsânın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır,) buyruldu.

      Cenâb-ı Hakk insânın sırrının, kendi sırrı olduğunu böylece açık olara ifade etmektedir.

 

        İşte yukarıdan beri verdiğimiz senetler ile açık olarak görülen şu ki, Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle Cenâb-ı Hakk dilediği zaman ve mekân da sûretlerin en güzeli.›9§áí©ì¤Ô m ¡å Ž¤y a

(Ahsen-i takvîm) Olan 95/4. “Muhakkak ki: Biz insân-ı en güzel bir biçimde yarattık-halkettik.”  Hükmü ile İnsâ-ı Kâmil-in varlığında ve varlığı ile zuhur etmektedir. Ancak bu bir irfaniyyet işidir.

 

Ârifler“vuslat mârifettir,” demişlerdir.

Yani bu oluşumların kemâlimârifet mertebesidir.

 

Allah-ı,

Zât-ı Mutlak itibariyle görmek, “muhaldir” imkânsızdır.

Zât-ı Mukayyed olarak ve Rububiyyet-Teşbih mertebesi itibariyle görmek, müm­kündür. İşte bu yol Hakikat-i Muhamme diyye ye açılan zât-î ve özel bir yoldur. Diğer kavimlere kapalıdır. Şartı gerçek irfan ehli Muhammed-î olmaktır. Mûseviyyet mertebesinde bir ağaçtan-bitki mertebesinden seslenen, C. Hakk

 

Taha Sûresi (20/11)

 

(Felemmâ etahe nûdiye ya Mûsâ)

 

20/11. “Vaktaki, ateşin yanına geldi. Ya Mûsâ!. Diye nidâ olundu.

 

        Muhammediyyet mertebesinde, “en güzel sûret” olan “İnsân sûreti-İnsân Sûresi”n den-İnsân-ı Kâmil-in lisânından  neden seslenmesin. Yukarıda bahsedilen senedlerin hepsi ve daha niceleri bu hakikati çok açık olarak haber vermektedirler.

 

        Hahmut Şebüsteri:  (Gülşen-i Raz) isimli kitabında:

 

        “Vera başet enelhak ez dirahtî.

        Çira nebvet reva eznik bahtî.

       

        (Bir ağaçtan “Enel hakk” Ben Hakk’ım sesinin gelmesi câiz olyorda!

         Ezelî saadete mazhar bir adamın (Mansûr) aynı sözü söylemesi neden câiz görülmüyor.?

 

        Ancak bu saha oldukça tehlikeli bir sahadır, şeriat ve tarikat mertebelerinde tenzih itibariyle böyle bir anlayış söz konusu değildir. Hakikat ve marifet mertebeleri itibariyle irfan ehli indinde zevken ve şuhuden idrak edilen bir hadisedir. Şeriat ve tarikat mertebeleri itibariyle küfür. Hakikat ve marifet mertebeleri itibariyle ikân ve irfaniyyettir.  

 

        Şimdi bu kadar izahatı yeterli bulup mevzuumuza gelelim. Hatırlarsınız yukarıda belirttiğimiz zuhuratın bir bölümünde, şöyle deniyordu.

Ben az geride, ikisinin arasındayım, sağ tarafımdaki kişi! (öylemîiiiii dedin?) Diye çok lâtif ve îmâlı bir şekilde soru halinde olan bu kelimeleri söyledi.   

       

        İşte! O günlerde biz fakir yukarıdan beri nakletmeye çalıştığımız hakikatler üzeride epey yoğunlaşmış ve bunları

düşünüp toplamaya başlamıştım. Bütün bunların ifade ettiği mânâları bir bütün olarak toplayarak gönlümde ki, Hakk’la konuşmalarımın neticesinde İnsân-ı Kâmil sûretinden (öylemîiiiii dedin?) diye verdiği cevap olmuştur.       

 

        Bende ona cevaben; (yâ Hz. ALLLAH) (yâ Hz. ALLLAH) (yâ Hz. ALLLAH) diye üç sefer tekrarladım.

 

        İşte bu hakikati idrak etmiş olarak o muhteşem İnsân sûreti-Sûresinden İnsân-ı Kâmil-in lisânından Rububiyyet teşbîh mertebesi itibarile mânâ âleminde Rabbim çok hoş bir letâfet ile ve çok eski bir dost-arkadaşa yapılan lâtif bir ifade ile  (öylemîiiiii dedin?) hükmü ile Kelâm-ı İlâhîsini özel olarak lütfetmiştir. Bu lûtfundan dolayı, ismi zâhir ve bâtın, ismi Lâtif ve habîr olan Rabbımıza sonsuz şükranlarımızı sunarız. “Heze min fazlı Rabb-î.”