Risâlet mertebesi

 

Biz yine yolumuza Risâlet mertebesi ile devam edelim:

 

Fetih Sûresi (48/29)      “Bu Sûre Risâlet Sûresidir”  

Bu hususta daha geniş bilgi (Fetih Sûresi 48) isimli kitabımızda değişik yönleriyle belirtilmiştir, dileyen oraya bakabilir.

 

(Muhammedürrasûüllah.)

 

48/29.“Muhammed -Aleyhisselâm- Allah'ın Peygamberidir.”

 

(Ahzab33/56) “Bunlardan yukarıda da bahsetmiştik.”

 

 

 (innallahe ve melâiketehü yusallune alennebiyyi  ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen)

 

“Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine salât ederler, Ey imân edenler! Siz de ona salât edin ve gönül­den teslim olun”

 

(Enbiya 21/107)

 

(ve ma erselnake illâ rahmeten lil âlemiyne)

 

 “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönder­dik”

 

(Hadîs-i Kûdsî)

(levlâke levlâk lema halaktul eflâk)

 

“Eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halk etmez-dim.

 

(Enfal 8/17)

 

       (ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema)

 

“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

 

 Gaye bu âlemde Allahın bilinmesi, görünmesi, müşahâdesidir. Kûr’ân’ın kemâl olması Rasûlüllah’ın son peygamber olması ve kendi ifadesiyle;

 

 “men reânî fekad reel hakk” 

 “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

 

  Âleme bakan da Hakk’ı görür ama Hz. Peygambere baktığında zât mertebesinde görür. Burada mertebe farkı vardır. Allah’ın bu mertebedeki, izahını ancak o mertebenin zuhuru yapar.

 

Ve diğerleri:

 

(Benim Allah ile bir vaktim vardır ki, o vakte ve hale Allah’ın gayri sığmaz.)

 

(Ey Ademoğlu! Eşyayı senin için ve seni de kendim için halkettim.)

 

(Ya Habibim, seni nûr-ı vücûdumdan halk ettim ve eşyayı dahi senin nûrundan halk ettim.)

       

(Rabbim sendeki hayretimi artır.)

 

        Bütün bunlar ve diğer benzeri haberlerden de anlaşılacağı üzere nasılki Cenâb-ı Hakk’ın zuhur mertebeleri vardır, aynen Hazret-i Rasûlüllah’ın da zuhur mertebeleri vardır.

 

        Abdül Kerim cîlî (İnsânı-ı Kâmil) isimli kitabının, “İnsân-ı Kâmil” bölümü sayfa (609) dan itibaren bu hususta özetle şöyle demektedir.

 

*****

 

        İnsân-ı Kâmil. Çeşitli vasıflara bürünür, çeşitli yerlerde zuhur eder………….

 

        İnsân-ı Kâmil. Olarak kendisine verilen asıl isim, (Muhammed) dir……….

 

        İnsân-ı Kâmil için. Başka libaslarına itibarla nice nice isimleri vardır…………

 

        Ben onunla buluştum. Ona yüce Hakk’ın salâtını, selâmını dilerim.

 

        Bu buluşmamızda o: Şeyhim, Şeyh Şerafeddin İsmâîl Ceberti’nin sûretinde idi.

 

        Ben, Onun Rasûlüllah (s.a.v.) olduğunu bilmiyordum, Onu şeyhim biliyordum……….

 

        Böyle olması, Onun göründüğü yerlerin cümlesinden biridir….

 

        Bu işin sırrı onu gösterir ki: O, sûret olma yönü ile, her sûrette mekân tutabilir……………

 

        Ancak, sûretlerden herhangi biri gibi görürse.. Onun Muhammed (s.a.v.) olduğunu bildiği halde, göründüğü sûretin ismini verir. Bu böyle olsa dahi verilen isim (Hakikat-i Muhamme diyye) ye gider. 

 

        Hele Şiblî’nin durumuna bir bak..

 

        Rasûlüllah (s.a.v.) onun sûretinde gördüğü zaman, talebesine şöyle dedi:

 

        Şahidim ki, ben: Rasûlüllah’ım..

 

        Talebe keşif sahibi biri idi..Onu anladı ve şöyle dedi:

 

        Bende şahidim: Sen Rasûlüllah’sın..

 

        Bu öyle bir iştirki: İnkâr götürür yanı yoktur……………..

        Keşfin en azından mertebesi: Uykuda olan bir şeyin, ayık halde olmasıdır………….

 

        (Hakikat-i Muhammediyye) sana keşf yolu ile, ayık halde geldiği zaman, Âdemoğlu sûretlerinden biri gibi gelir……..

 

        Zira keşif sana şu ihsân-ı yapar.

 

        Muhammed (s.a.v.) o görülen sûrette görülmüştür………….

 

        Rasûlüllah-ın (s.a.v.) her sûrette bir sûret bulma makâmı vardır. Bu hali ile: O, sûretlerin tümünde tecelli eder.

 

        Rasûlüllah-ın (s.a.v.) âdeti böyle olmuştur.

 

        O, her zaman, zaman halkının en kâmili sûretinde görülür…….

       

        Zira onlar: Rasûlüllah-ın (s.a.v.) zâhirde halifeleridir.. Bâtında ise.. onların hakikati kendisidir.   

 

*****

 

        Mesnevî-i Şerîf’ in (A.A.Konuk) şerhi “cilt 3 sayfa 230” da da şöyle bir kayıt vardır. Hazret-i Mevlânâ, Dîvân-ı Kebirlerinde ki, bir beyti şeriflerinde. “Hâmil-i sırrı Mustafavi” (s.a.v.) olduklarını “bu hakikat-i taşıdıklarını” açıkça beyan buyurmuşlardır.

 

        “Açtılar kenz-i füyûzu, hil’at pûş.

        Mustafa geldi, cümleniz îmân ediniz.

      

        (İnsân sûreti, sûretlerin en güzeli olmasaydı, “Risâlet” insân sûreti üzere, zuhur etmezdi.)

    

        Bu hususta da bu kadar bilgiyi yeterli görek tekrar yukarıda belirtilen zuhuratın diğer bölümünü hatırlamaya çalışalım.

 

        Sonra sol tarafımdaki kişi; (doğru dedin) diye tasdik etti.

        Ben o na da! Cevaben (Yâ Hz. Rasûlüllah) (Yâ Hz. Rasûlüllah) (Yâ Hz. Rasûlüllah) diye üç sefer tekrarladım”.

 

        Yukarıda bahsedilen zuhuratın, ilk bölümünde söylenen (öylemîiiiii dedin?) sorulu kelâm-ı İlâhînin cevâbı, lisân-ı Rasûlüllahtan, (doğru dedin) şekliyle çok açık ve tasdikli olarak gelmiştir. Ve üzerinde çalışılan bu kitap daha kayda geçmeden  gönül âleminde iken Hakk’tan ve Rasûlünden kabul ve tasdik gördüğü ifade edilmiştir, diyebiliriz.

 

        Evet sol tarafımdaki kişinin gerçekten Rasûlüllah olduğunu üç def’a arka arkaya (Yâ Hz. Rasûlüllah) diye tasdik etmiştim.

 

        Şimdilik zuhuratı bu kadarla bırakıp tekrar yolumuza (Abdiyyet) mertebesi ile devam edelim.

 

(Rabbim sendeki hayretimi artır.)