farzlar’la yaklaşma

 

      Allah’a yaklaşmanın bir sebebi de (Kurb-u nevâfil) “nâfile” ibadetlerle yaklaşmadır. Diğeri ise (kurb-u ferâiz) bilindiği gibi “farz” olan ibadetlerle yaklaşmadır. Ve bunlar ikişer bölüm üzeredir.

 

        Gelelim “kurb-u ferâiz” in birinci bölümüne.

 

(Enfal 8/17)

 

        (ve ma remeyte iz remeyte ve lâkinnallahe rema)

 

        “Attığın zaman (sen) atmadın ancak (Allah) attı”  

 

       “Kurb-u nevâfil,” Hadîs-i Kûdsî’sinde, Cenâbı Hakk, Esmâ mertebesi itibariyle “Ben olurum” ifadesiyle kendi lisânından bu hakikati bizlere bildirmektedir.

 

        Ancak “kurb-u ferâiz” de yukarı da belirtilen Âyet-i Kerîme de ifade edilen anlatım daha başkadır. Şöyleki: Âyet-i Kerîme’yi hemen okuyup geçme şekliyle değilde, biraz daha dikkatlice incelersek,  hadiseyi anlatan üçüncü bir sunucuyu hemen idrak etmemiz mümkün olacaktır. Yukarıda görülen (sen) ve (Allah) ifadesiyle belirtilen iki makamı bir üçüncü makam bizlere anlatmaktadır.

 

        Eğer bu kelâm Ulûhiyyet lisânından çıkmış olsaydı, şöyle olması lâzım gelecekti.  “Attığın zaman (sen) atmadın ancak (Allah) attı”  yerine,   (ancak (Allah)olan benattı”m) şekliyle, “nefs-i mütekellim” yâni konuşan kendisi olması lâzım gelecek idi. Halbuki açık olarak görüldüğü gibi orada üçüncü bir lisân (sen ve Allah) diye belirtilen mânâları-mertebeleri bizlere anlatmaktadır. İşte bu “lisân-mertebe” Zât-ı mutlak olan, Hakikat-i İlâhiyyenin ve Hakikat-i Muhammediyyenin de kaynağı olan Ahadiyyet mertebesi dir. İşte bu mertebe bize bu hakikatleri anlatmaktadır. Görünürde atan, zâhiren görünen hakikat-i muhammediyye nin zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) dir ancak onun varlığında mevcud olan ise Hakikat-i İlâhiyyenin zuhur mahalli olan Ulûhiyyet hakikat-i üzere olan “Allah”tır, Ve atan faili hakiki olan Allah’tır. Ve bu hâdise “kurb-u ferâiz” (Zât-î tahallül) “Hubbiyyet-Habiblik” mertebesidir. (Kurb-u nevâfil) (sıfat-î tahallül) İbrâhîmiyyet, mertebesi ise, (Esmâî tahallül) dür. 

 

        Gelelim Âyet- kerîmenin ikinci kısmı olan atma yönüne. Bu da iki kısımdır.

 

        Birincisi; fizîki mânâ da karşı tarafa bir şeylerin atılmasıdır.

 

        İkincisi ise; Kelâm-î atışlardır! Bunun hakikat-i ise kelâm-î ilmî atışlardır ki, (Kûl) “deki” emirleri’dir. Emri veren, o emri alanın varlığında o işi yapandır. Lîsân olarak dilden, kulağa, oradan göze, oradan gönle, olan İlâh-î nefha atışlarıdır ki, Gönlü ve Rûh-u hakikatine ulaştıran Hakk kelâmlarıdır.

 

        Bu lisân-î atışlar, (Leb-i derya) İlâh-î ilim deryasının sâhili olan (İnsân-ı Kâmil) in ağzının iki dudağı, “ufuk” hava ile karanın birleştiği yer, veya sâhilde, su ile toprağın birleştiği yerdir. İlâh-î ilim deryasından gelen İlâh-î ilim-tecellî, dalgaları, o ağız, beden ve âlem sâhiline, bâzen coşarak, bâzen çok dalgalanarak, bâzen sakinleşerek zuhura çıkar. İşte Hakk’ın, Kelâm sıfatının zuhura çıkıp, kulaklara, gözlere ve oradan da, gönle atıldığı yer, İnsân-ı Kâmil’in, (Fem-i muhsîn) mübârek lisânlarıdır. Bütün bu hallerin hepsi de, Bakâ billâh hükmündedir. Kuldan görünen Hakk, zâhirkul ise bâtındır. Kub-u nevâfilde ise kul, zâhir, Hakk bâtındır.

 

        Hallâc-ı Mansurun ve emsâllerinin de (Enel Hakk) veya benzerî sözleri dedikleri gibi, bu hâlin kemâli ve açılımı Hakikat-i Muhammed-iyye’nin hâmili ve taşıyıcısı olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz ve onun ümmetinin ariflerine has bir olaydır. Daha evvelki kavimlerin mensubu olan İnsânlar için değildir.

 

        Çünkü o mertebeler daha henüz Ulûhiyyet hakikatlerini idrak edecek durumda değiller idi. Bunların bâzıları Tenzîh’te bâzıları Teşbîh’te idiler. Ümmet-i Muhammed ise! Bütün mertebeleri kendinde bulunduran, Ehli tevhîd olduğundan, Allah-ın (c.c.)  teşbih mertebesinden olan bu Zât-î zuhur hâli sadece Habîb-i zîşân-ı olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizde ve onun ümmetinin Âriflerinde zuhur etmiş, etmektedir ve nihayete kadar da edecektir. 

 

        Bura da bir şeye daha özetle temas edelim. Bahsedilen Âyet-i Kerîme, Kurb-u ferâiz’i ifade etmektedir. (Kulumun elinde ayağında olurum…..) hükmü ise yukarıda da bahsedildiği gibi, Kurb-u nevâfil-i ifâde etmektedir. Kurb-u ferâiz, Farz olan, Allah’ın zât-î hükmü, zâtına aittir. Kurb-u nevâfil ise sünnet Peygamberimizin Zât-î hükmü, peygamberlik Zâtına aittir. Bu mertebelerin ikisi de kulun varlığında kulluk gücü olarak mevcuttur.

        Her kulun hakîkati itibariyle (ayân-ı sâbitesi- ilâh-î program)ı  “kazâ” vardır. Bu kazânın da bilindiği gibi “mutlak ve muallâk”  olarak iki yönü vardır.

        (Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı) hükmü “kazâ-i mutlak” olduğundan değişmez. Çünkü yapılan fiilde kulluk hâline yer yoktur, İlâh-î ve irâdî’dir.

 

         (Kulumun elinde ayağında olurum…..) hükmünde ise kulluğa yer vardır, ve hüküm kula aittir, yâni Esmâ-i İlâhiye kulun iradesi ile kullanılır. İşte bu husus “kazâ-i muallâk”tır, kulun iradesi ile değiştirilir. İşte “ehlûllah kazâyı bile değiştirir,” hükmü bu sahaya aittir. Bu hususta söz çoktur sizlerin tefekkürlerine havale ediyorum.      

 

        Yavaş yavaş artık mevzuu bitirmeye çalışalım. Görülen bu rû’yâ-lar mîsâl âlemindendir. Her kes benzer rû’yâ görebilir, ancak ilim ve idrâki ne kadar ise yorum ve değeri o mertebedendir.

 

        Evvelâ Tenzîh sonra teşbîh daha sonra da Tevhîd’dir. Sonra kendinde Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet mertebelerini birleştirmektir.

 

        Ulûhiyyet, mutlak tenzîh (Tenzîh-i kadîm) Risâlet, (Teşbîh) Abdiyyet ise bütün bu mertebeleri kendinde (Tevhîd) etmektir.

 

       Risâlet, (Lâilâhe illâllah) der, (Tenzîh) eder.

 

       Ulûhiyyet, (Muhammedürrasûlüllah) der, (Teşbîh) eder.

 

       Abdiyyet, ise ikisini birlikte(Lâilâhe illâllah) (Muhammedür rasûlüllah) diyerek tevhîd eder.Bu âlemde üç makam vardır, bunlar. 

       

        Hazret-i: (Ulûhiyyet)

        Hazret-i: (Risâlet)

        Hazret-i: (Abdiyyet) tir.

 

        Bütün bunlar tek ve bir olan Zât-ı Mutlağın muhtelif makam-mertebeler’den görünmesidir. En kemalli zuhur mahalli ise İnsân-ı Kâmil’dir. 

 

        Seyahatte olduğumuz bir gün çarşıda dolaşırken oyuncak ve bahârat satan bir dükkânın önünde durmuştuk yanımdakiler alış veriş yapıyorlardı, bu arada bende türlü şekilde yapılmış oyuncak sûretlerine bakıyor ve bahâratlardan gelen kokuları da duyuyor idim oyuncaklara  bakarak, ve muhtelif kokuları koklayarak diyordum ki!

 

        “Bu sûretler, mutlak tarafından bakınca muhayyel, ve mutlak’ın muhayyelleri.”

 

        “Sûretler tarafından bakınca ise muhayyelin mutlakları”. Dır. Diyordum.

 

          “Kokular da aynı şekilde mutlak’ın muhayyelleridir.” Diye kokluyordum.

 

Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur:

 

Hakk Teâlâ, yevm-i kıyâmette sûret-i noksan ile tecelli eder. Böyle olunca onu inkâr ederler. Ba’dehu sûret-i kemâl ve azamete tehavvül eder. Onu kabul edip o sûrete secde ederler.

 

*****

        Yeri gelmişken mevzu ile alâsı yönünden (Lübb-ül lüb) “özün özü) isimli çeviri kitabımızdan küçük bir bölümü de ilâve etmeyi uygun gördün faydalı olur İnşeallah.

 

Bir hadîs-i şerifte de şöyle buyrulur:

“Ehl-i cennet, cennete dahil olduğunda. Hak Sübhânehu ve Teâlâ Cemâl ile Kemâlinden kibriya perdesini kaldırıp: sûret-i noksan ile tecelli eder.

“Ene Rabbükümül âlâ”

“Yıllardır görmeyi arzuladığınız âlâ. Rabbınız benim,” diye zuhur eder... Onlar Rabbın bu tecellisini inkâr edip;

“Hayır, Asla!..” diyerek feryad u figân ederler.

 

Bu tecelli değişik şekillerde üç def’a daha tekrar eder.

Ve onlar da tekrar, tekrar inkâr ederler.

 

Sonra Hak onlara, “Rabbınızla sizin aranızda bir işaretiniz var mı?..” diye hitab eder...

Onlar da “evet” derler.

 

Ondan sonra herkese, kendi zannı ve itikadı üzere olan tecelli ile tecelli eder. Onlar da bu def’a kabul ederler.»

 

Nitekim şerefli hadîste:

“inneküm seteravne rabbüküm kemâ teravnel kamere leyletel bedri,” buyrulur...

 “Ayın ondördüncü gecesi kameri nasıl görürseniz, Rabbinizi de öyle aşikar göreceksiniz!..”

 

 

Amma “Ârif’ olanlar ilk emirde, gördükleri gibi hemen kabul ederler. Zira bunlar, cümle itikadı câmi olup, bir itikadla kayıtlı değillerdir.

Beyt:

          Bugün her kim görürse yârin,

            Gören onlardır yarın.

            Ne bilsin orda bildârın,

            Onlar burada a’mâlardan.

 

Nitekim Hazreti Kûr’ân-ı Keriym  İsrâ Sûresi 17. sûre 72. ayette;  

“ve men kâne fiy hazihî a’mâ fehüve fiyl ahıreti a’mâ

“Kim burada a’ma olup rabbini göremezse, ahirette de a’mâdır!”

 

 Ve bu sebebten ahirette de Hakkı görmek ona nasip olmaz. Hak Teâlâ’dan ricâmız şu ki, kullarını taklidden ve mecâzî itikadla kayıdlanmaktan esirgesin. Amin.

 

Eğer suâl edilirse ki:

- Arifin kendi hakikatına arif olması ne şekilde hasıl olur?..

Cevab:

- Kendisinin hakikatına vasıl olmuş, “Arif-i Billâh” olan bir Zâta cânı gönülden tâbî olup, O’nun ahlâkiyle ahlâklanmakla olur.

 

Hazreti Kûr’ân-ı Keriym  Mâide Sûresi 5. sûre 35. Âyette:

 

“vebtegu ileyhil vesiylete” buyurulur.

 - Beni bulmak isterseniz, beni bulmuş kullarım vardır, onları izleyiniz!.. Onlar size vesile olup, bana ulaştırırlar; mânâsına gelir bu Âyet-i Kerîme...

 

Onlara hizmet etmekle, kişi kendini bulup, nerden gelip, nereye gideceğini ve ne için gelip, halen ne makamda olduğunu anlar...

 

Bu âleme gelmekten murad ve maksad şudur:

 

“küntü kenzen mahfiyyen, feahbebtü en u’rafe 

  fehalektül halka liu’rafa bihi...”

 

Şeklindeki Kûdsî Hadîste belirtildiği üzere;

 “Ben bir gizli hazineydim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

 

Ancak, ey aşık, Hakkı bilmen yalnız, kendi nefsine ârif olmakla mümkün olur.

 

Nitekim hadîs-i şerifte:

 

“Men a’refe nefsehu fekad a’refe rabbehu..”.

 “Kim nefsine ârif olursa, o rabbine ârif olur!” buyurulur.

 

Hazreti Şeyhin “Fütühat-ı Mekkîyye”sinde açıklamayı  arzu  ettiği meselelerden biri de “ARİF” hakkındadır.

 

“Feiza kânel arifu arifen hakikaten felem yetekayyed bimutekadin...”

 

“Bir irfan sâhibi hakikaten arif olduğu zaman, bir itikad ile kayıdlanmaz...”

 

Bir irfan ehli, kendi hakikatine arif olsa, bir itikada uyup, diğerlerine uymamazlık etmez. Yani Arif-i Billâh, itikadında heyulâ gibi olup, heyulâ ise, her ne sûret olursa olsun kabul edip, cümlesine mahal ve mekân olur. Ve haddizatında kendinde ne bir başkalaşma ne de bir değişme vâki olmaz.

 

Ve hangi sûrete bürünürse bürünsün, yine zâtında kendi aslı üzerinedir. Arif-i billâh her türlü itikâdı kabul edip, herhangi bir itikadla mukayyed olmayıp, ilâh-î bilgideki yeri üzere olan itikadında. dâim ve sâbittir.

Bununla beraber, cümle itikadları da câmi ve hâvî olup, cümlesinin aslına vakıf olarak, bütün itikadları kapsamına alır. Özünü bildiği şey, dıştan hangi sûrete bürünse. gaflet etmeyip ve bir sûret ile de kayıtlanmayıp, her yüzde müşahede edici olur.

 

Aksi dahî böyledir. Yâni, nefsini bilmeyen Rabbini bilmez. Ehline mâlûmdur.

 

Beyit:

            Tecelliyatı hüda iledir iki cihan,

               Cemâl-i hakk’a nazar eyle, dilediğin yandan.