Melâike - i  Kirâm

Mutlak vücûdun hakikat-i insâniyye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat kudretinin zuhuru ile mümkündür. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz

Allah Teâlâ Hazretleri “zül-kuvveti’l metiyn”dir ve kudret diğer sıfatlar gibi “vücûd-u hakiki”nin vasıflarından bir vasıf olması yönüyle zâtının gayrı değildir.

 

Fiiller, kuvvet ile meydana geleceğinden, ef’âli ilâhiy-ye dahi Melâike-i kirâm ile zâhir olur. 

Kuvvet-i İlâhiyyenin ismi enbiya aleyhisselâmın lisânında “melâike”dir. Zira “melek” kuvvet ve şiddet mânâsı-nadır.

 

Melâike iki kısımdır :  Birisitabii;  diğeri unsûri’dir.

Birincisi, “Melâike-i tabi’ıyyun” (anasır) maddenin bulunmadığı fezada tabii sûretlerden meydana gelen “ervâh-ı ûlvîyye”dir. Bunlar fezada var olduklarından, maddeden meydana gelen cisimler ile ilgileri yoktur, bu sebepten onlar “Âdem”secde ile emir olunmadılar

 

İkincisi, “melâike-i unsûriyyûn”dur.  Bunlar anasır’a mensub olan “ervah”tır; Âdem’e secde ve itaat ile mükelleftirler. 

 

Melâike-i kirâm, ihtiyar sahibi olmayıp, o kuvanın sahibi olan “Zât-ı Ulûhiyyet”in iradesine tabidirler.

 

         Nitekim insân vücûdundaki kuvvetler insânın iradesine tabidir.  İnsân iradesini bir şeye yöneltince kuvveti o şeye yönelir asla ihtilaf etmez.

 

“Melâike-i unsûriyyûn”, sonsuz kesif âlemlerin tedbirine me’murdurlar.  Bunların adedi, sayıya, hesaba gelmez. 

 

Melâike, his ve şehadet âleminde kesif şahıslar gibi görünmezler, zira rûh’turlar. Âlem-i hayâlde muhtelif sûretlere bürünerek görünürler. Bu görünüşleri görenin hali ve itikadi ile ilgilidir. (Hz. Cibril’in Cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kiramın  Lût (a.s.) ve sâir enbiyaya ve evliyaya ve sülehâya temessülleri gibi.)

 

Melâike’nin tasarruf ciheti, kanatlara benzetilmiştir.  Bu kuvvetlerin (melek) semavat ve arzda türlü türlü sonsuz tesirleri vardır.

 

“Vücûd-u mutlak”ın muhtelif mertebe ve tavırlarındaki tedbirler bu kuvvetler vasıtasıyladır.  Bunlara ulûhiyyet cihetinden her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler.

Yani bazıları enbiyaya vâhy ile, bazıları evliyaya ilham ile ve diğer insânlardan her birine, hayvanlara, bitkilere ve madenlere, bütün eşyaya muhtelif sonsuz emirlerin düzenlenme ve tedbirleri için gönderilirler.

 

Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir tesir ile ulaşması onun “kanadı”dır.  Binaenaleyh her bir tesir yönü bir “kanad” olmuş olur.  “Melâikenin kanad”ları yani tesir yönleri adet ile sınırlı değildir.  Onların te’siratı çok yönlü olduğundan kanadlarının sayılması mümkün değildir. 

 

Onun için (s.a.v.) efendimiz mi’rac gecesi Cebrâil (a.s.)’ı altıyüz kanadlı olarak müşahade etmiştir.  Maksatları, tesirat  yönlerinin çokluğuna işaret etmek olmuştur.

 

“Ulûhiyyet”in “âlem-i anasır”ı muhit olan (saran) dört külli kuvveti vardır, ki onlara şeriat lisanında “Cebrâil”“Mikâil”“İsrâfil” ve “Azrâil” (a.s.) diye isimlendirilir.  Bunlara tabi olan melâikenin haddi hesabı yoktur.

 

         Füsûs-ül Hikem Muhyiddîn-i Arabî-A.A.Konuk, cilt (1) Mukaddime s.27. Sadeleştirilerek özet. T.B.

 

*****   

       Bu kısa bilgiden sonra yolumuza devam edelim.

 

(Ve yüsebbihurragdü bihamdihî vel melâiketü min hıfetihî…..)

 

13/13. “Ve gök gürlemesi Allah'ı hamd ile, melek-ler de onun korkusundan tesbihte bulunurlar….”

 

       Âyet-i Kerîmeyi kendi yazılış sırasına göre okumaya çalışırsak, şöyle ifade etmemiz gerekecektir.

 

       (Ve gök gürlemesi tesbîh ediyor. Onun hamdı ile ve melekler de onun korkusundan.)

 

       Gök gürültüsü nedir.?

 

       (Gök gürültüsü, şimşek çakmasının peşinden hızla yer değiştiren havanın hareketinden meydana gelen sestir. Yıldırımı meydana getiren çok kuvvetli elektrik akımı, kısa süre içinde çevresinde ki, havayı şiddetle ısıtır. Bu ısınma sonucu çok ani bir şekilde genleşen hava hızla daha soğuk havanın bulunduğu yerlere dalar. İşte havanın bu hareketinin meydana getirdiği dalga, gök gürlemesini veya gök gürültüsünü hasıl eder.) 

 

       İnternet’ten alınan bu bilgide görüldüğü gibi bütün gök gürültüsü oluşumlarının sırayla tabii bir seyr içerisinde kendi kendilerine oluyormuş gibi anlatılmak-tadır. Halbuki Âyet-i Kerîme bu gürlemenin bir tesbîh olduğunu açık olarak ifade etmektedir, Tesbîh ise zât-ı mutlağın kûdsiyyeti ni tasdik etmektedir. Daha yukarıda

 

 

       “Melâike-i unsûriyyûn”, sonsuz kesif âlemlerin tedbirine me’murdurlar.  Bunların adedi, sayıya, hesaba gelmez. Diye ifade edilmişti.

 

        İşte bu âlemde nasıl bir oluşum olursa olsun bu 

         “Melâike-i unsûriyyûn”, un tesiriyle olmaktadır. Bunlar da Hakk’ın kudret sıfatının faâl  zuhurlarıdır. Takdîri İlâh-î Rezzak sıfatının gereği olarak rahmetini indirecek mahallin üzerine daha evvelce kesif olan su, Hayat kaynağını arzdan, güneş ısı tesiriyle lâtifleştirip hafifletince buhar olarak yukarıya çıkmaya başlarlar yoğunlaşınca bulut ismini alırlar, ve rüzgârın tesiriyle arzın neresine gönderilecekler ise o istikamete doğru sürülürler. İndirilecek yere gelince yukarıda bahsedildiği şekilde o yörelere gök gürültüleriyle birlikte yağmurlar da yağmaya başlamış olurlar. İşte bunların hepsi tabiat üstünde müessir-tesirli olan, “Melâike-i unsûriyyûn”, un tesiri ve sevkiyle olur ki, buda bir İlâh-î takdirdir. İşte bu âlemi şehadetin cüzlerinden olan su, hava, ateş muhtelif evrelerden geçerek meydana gelen gök gürültüsünün de her varlıkta olduğu gibi bu bütünün içinde, bütünden ayrı olmayarak, kendine ait bir kimliği vardır. İşte bu kimliği bizler, aslının farkında olmadan (gök gürültüsü ) diye basitçe tabiat olayı olarak ifade ederiz. Alında o, gök gürültüsü olarak kulaklarımızda yankılanan o mertebe-nin kendisini meydana getireni, “kûds-î tesbîh” etmesinden ve övmesinden “Hamd”ın dan başka bir şey değildir. Ayrıca meydana gelen bütün bu oluşum ve dönüşümlerin meydana çıktığı mahallerde o varlıkların fıtrî ibadetleri’dir. Bu âlemde Hakk’a ibâdet etmeyen hiçbir zuhur mahalli yoktur. Ancak her varlığın ibâdeti kendi fıtri yapısı istikametine göredir. İşte bu yüzden Melâike-i Kirâm’ın bir vasfı “kuvvet” bir vasfı da “şiddettir.”  Kuvvet her türlü işte gerektiği kıvamda kullanılır, şiddet ise daha çok “güç” gerektiren yerlerde kullanılır. Yıldırım düşmesi ve gök gürültüsünden sonra meydana gelen ölüm, yangın ve sel baskınları melâike-i kiram-ın şiddetli güç kullanmasındandır. Aslında bu söz dahi bizim şartlanmış anlayışımıza göredir. Melâke-i kirâm bunları yapmakta hiç zorlanmaz çünkü fıtr-î hâlleridir.

 

       Melâke-i kirâm bazı hallerde yaptıkları bu şiddetli uygulamalar neticesinde insanlara gelebilecek zararın neticesinden de korkarlar. İşte bütün bunlar gök gürültüsü ve Melâik-i kirâmın “tesbîh’leri ve korkuları” dır, diyebiliriz. Allah-u a’lem.