Hz. Mûsâ ile Hızır

60-) Ve iz kale Musa li fetahu la ebrahu hatta eblüğa mecmeal bahreyni ev emdıye hukuba;

* Hani Mûsâ, beraberindeki gence şöyle demişti: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim.”

 

      Mûsâ (a.s.) ve Hızır (a.s.) kıssası ile ilgili olarak önce, Konyalı M. Vehbi Tefsirinden alınan bölümü aktaralım;

 

      Vacip Tealâ tekebbür edenlerin kibirlerinin akibetini beyan­dan sonra Mûsâ Aleyhisselâmın ulüvv-ü kadriyle beraber tekeb­bür etmeksizin Hz. Hızır'dan bilmediği bazı ledünniyâtı taallüm ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda Muûsâ Aleyhisselâm hizmetçisine «İki denizin birleştiği mahalle vasıl olmadıkça veya­hut seksen sene yol yürümedikçe ben oturup istirahat etmem» di­yerek Hızır'ı buluncaya kadar seyr ü sefer etmesini kastetdiğini beyan etti,]

Beyzavî'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ'nın Fetâsı; Hz. Yuşa'dır ki Yusuf Aleyhisselâmın oğlu (Efraim) in oğlu (Nun) un oğludur. Hz. Musa'nın hizmetinde bulunduğu için fetâsı denmiştir. Bahreyn   ile murad; Bahr-i faris ve Rumdur. Çünkü; Hızır'la mülakatın orada nasip olacağı vaad olunmuştu. Uzun müddet yahut seksen senedir. Yani «denizin birleştiği mahalle var­mak ve eğer varamazsa çok zaman seyr ü sefer edip Hızır'ı bulun­caya kadar oturmıyacağına azm etti» demektir.

Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Mûsâ'nın Hızır'ı aramasının sebebi şöyledir : Firavun ve kabilesinin

helakinden son­ra Mûsâ Aleyhisselam Benî İsrail'e beliğ bir vaazedince bazı kimse tarafından «Yer yüzünde senden a'lem bir kimse bilir misin?» de­nildiğinde Mâsâ Aleyhisselâmın «Bilmem» demesi üzerine Cenâb-ı Hak Hızır'ın a'lem olmasını beyan edince Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'dan tahsil-i ilme talip olup nasıl bulacağını Cenâb-ı Hak'dan suâl eder. Vacip Tealâ Zembiline bir tuzlu balık koymasını ve Rum deniziyle Faris denizinin birleştiği yere kadar gitmesini ve balığı nerede yitirirse (kaybederse) Hızır'ı orada bulacağını beyanla Mûsâ Aleyhisselâmın Hızır'a mülakatını tayin ve Yuşa'la beraber Hz. Mûsâ'nın yola çıktığını ve Hızır'ı buluncaya kadar yol yürüye­ceğine niyet ettiğini Cenâb-ı Hakk bu Âyette beyan buyuruyor.

Vacip Tealâ Hızır'ı aramak üzere Hz. Mâsâ'nın  yola çıktığını beyandan sonra götürmüş olduğu balığı yitirdiğini  beyan etmek üzere buyuruyor..

[Mâsâ Aleyhisselâm yola çıkıp vaktaki hizmetçisiyle beraber iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balıklarını unuttular. Binaenaleyh; balık denize yolunu girdap olarak ittihaz etti.]

[Vaktaki Mûsâ Aleyhisselâm ve hizmetçisi o mahalli geçtilerse Mûsâ Aleyhisselâm hizmetçisine «Kuşluk taamımızı getir bi­ze, yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz meşakkate uğradık» dedi.]

Yani; Mûsâ Aleyhisselâm Yuşa' ile beraber tarif-i İlâhî veç­hile zenbile bir tuzlu balık koydu ve Yuşa' «balığı yitirdiğini bana haber ver» dedi. Yola çıktılar, vaktaki iki denizin birleştiği ma­halle vasıl olunca balığı unuttular. Zira; balık dirildi denize gitti. Hz. Mûsâ balığı sormayı ve Yuşa' da balığın denize gittiğini haber vermeyi unuttular. Balık ise denize yol buldu gitti. Vaktaki o ma­halli geçince Hz. Mûsâ «getir kuşluk taamımızı yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz yorulduk» dedi.

Nimetullah efendinin beyanı veçhile balığı unutmalarının key­fiyeti şöyledir : Denizlerin içtimâ ettiği mahalde bir pınar başında istirahat için oturduklarında Hz. Mâsâ bir taşı başı altına yastık ederek yatar. Yuşa' abdest alır, abdest suyundan zenbilin içindeki balığa dokunmasıyla sudan harikulade olarak balık dirilir ve de­nize gider, gittiği yer balığın cesametine göre yol olur. Yuşa' bu halden teaccüb eder. Hz. Mûsâ kalktığında haber vermeyi niyet ederse de lihikmetillâh unutur. Hz. Mûsâ kalkar yollarına devam ederler bir gün bir gece gittikten sonra kuşluk vakti âyette beyan olunduğu veçhile kuşluk taamı isteyince balığın denize gittiği ma­hallin kemer gibi yol olduğunu haber verir. Hz. Mâsâ denizlerin birleştiği yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Fakat matlubun bu­lunduğu mahal geçince yorulmuş ve yorulduğunu da haber ver­miştir.

Vacip Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Yuşa' Mâsâ Aleyhisselâma «Gördün mü şol zamanı ki o za­manda biz sahrayı kastetmiştik. Orada vaki olan emri garîb hak­kında ne buyurur ne re'yedersiıı? Zira; ben balığın halini sana söylemeyi unuttum» demekle unuttuğunu beyan etti.]

[»Bana balığı unutturmadı, ancak şeytan balığın halini sana zikretmemi bana unutturdu.»]

[»Balık denize acîb surette yol ittihaz etti.»]

[Mâsâ Aleyhisselâm «Ya Yuşa' işte senin gördüğün garib ve acîb hal bizim aradığımız şeydir» demekle matlubun orada oldu­ğuna işaret etti.]

[Ve muhavere üzerine Mûsâ Yuşa' ile beraber vukuatı hikâye ederek izleri üzerine döndüler.]

[Ve geri dönüp sahrai mezkûreye gelince bizim kullarımız­dan bir kulumuzu buldular ki o kulumuza biz kendi indimizden ni'met verdik ve biz onu kendi indimizden bir ilimle talim ettik ki o ilim kitap veya bir üstazdan taallüm vasıtasiyle değil, belki bizim ona bildirdiğimiz bazı esrar ve eşyadan bazı şeyin ledünni-yâtıni ona bildirmekten ibarettir.]

Yani; Hz. Mûsâ «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş ol­duğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya Mûsâ! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutu­lacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâ­ye edince Mûsâ Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa-feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradı­ğımız zatı orada bulacağız dönelim, geriye» dedi. Kemal-i meser­retle geldikleri yola vakayı.hikâye ederek döndüler, gittikleri iz­lerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini bul­dular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde bulduk­ları mervîdir. O kulumuza keıidi indimizden nimet verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebâttan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik.

 

      Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Mûsâ zâtını ta'rif ettiğinde «Ya Mûsâ! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Mûsâ Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu ci­hetle Cenâb-ı Hakk bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Rasûlüllah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâ­kabı olduğu teeyyüd etmiştir.

 

      Vacip Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la be­yinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Mûsâ Aleyhisselâmm ta'-lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'a «Senin savap ve doğru olarak ta'-lîm olunduğun ilimden bana ta'lîm etmek üzere ben sana ittibâ edeyim mi?»    Demekle Hızır'ın    sohbetinde bulunmasını istizan etti.]

[Mûsa Aleyhisselâmm taleb ve istizanı üzerine Hızır dedi ki <Ya Mûsâ! Sen benimle elbette sabra kaadir olamazsın.»]

[«Ve sırrına muttali' olamadığın ve haberini ihata edemediğin şeye nasıl sabredebilirsin?» Zira; zahirde şeriatine muhalif ve batında esrar ve hikmetine vakıf olmadığın şeye sabredebilmek müşküldür] demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.

[Mûsâ Âleyhisselâm Hızır'ın sabır ve tavsiyesi üzerine «İnşa-allah sen beni. sabreder bulursun ve ben sana hiç bir emirde isyan etmem ve emrinden çıkmam» demekle sabredeceğine kaviyyen vaad verdi.]

[Mûsâ Aleyhisselâmin ısrarı üzerine Hızır «Ya Mûsâ! Eğer sen bana ittiba' edersen ben sana haber verip hakikatini beyan edinceye kadar bana hiç bir şeyden suâl etme» demekle ittibâda bazı şerait dermeyan etti.]

Yani; Mûsû Âleyhisselâm kemal-i edeb ve tevazuu iltizamla Hızır'a «Taraf-ı İlâhîden senin talim olunduğun ilimden bazı ha-kayıkı bana talim etmek üzere ben sana ittiba edeyim mi müsaade eder misin?» dedi. Bu istizan üzerine Hızır Hz. Mûsâ'ya «Ya Muûsâ! Kemâl-i dirayet ve hazakatinle kavaid-i diniyye ve meâlim-i şer'iyyeyi vaz'edip zalimden mazlumun intikamını almak, siyaset-i memleket ve tedbir-i umur-u millet ve menazil hususlarında fev­kalâde maharetinle beraber sen benimle göreceğin acayibe sabra elbette muktedir olamazsın. Zira; zâhir-i şeriata muhalif ve Tev­rat'ın ahkâmına mübayin gördüğün şeylere risaletin ve şeriatin icabı elbette sen zahirine bakarak itiraz edersin. İlmini ve ledün-niyatını ihata edemediğin haberine ve hikmetine vakıf olamadığın şeye nasıl sabredersin? Elbette sabredemezsin. Çünkü; bu nevi ilim size vahyolunma-mıştır. Ama benim -halim sana kıyas olun­maz. Zira; Rabbım bana bir takım acayib ve esrara ilim verdi. Ben onların hakikat ve hikmetini bildiğim cihetle muktezasını işlerim» demekle Mûsâ Aleyhisselâmı ittibadan menetmek istedi. Hz. Mûsâ da i'tizar etti ve «Meşiyyet-i İlâhiyye benim sabretmeme tealluk ederse beni sabredici bulursun ve ben hiç bir şeyde sana isyan et­mem» demekle her halde .ittiba' etmeye arzusunu izhar etti. Hz. Mâsâ'nın bu arzusunu görünce Hızır tavsiye suretiyle dedi ki «Eğer sen bana ittiba' edersen ben hakikati sana haber verinceye kadar zahir-i şeriatına muhalif benden sadır olan şeylerden sual etme. Zira; ben onun ledünniyâtmı kemaliyle sana izah eder ve ondan kalbine arız olan ızdırabı izale ederim.

 

      Beyzavî'nin beyanı veçhile Mûsâ Aleyhisselâm ülülazim Ru-sül-ü kiramdan olduğu halde kendinin mertebesinden aşağı olan Hızır'dan ilim talimini istemesi risâletine münafi değildir. Zira; Resulün ilmi usul-ü dine ve füru-u a'mâle ve şeriatinin ahkâmına olur, Allah'ın vahyettiği her şeyi bilir ve ümmetine tebliğ eder. Ama umur-u dinden olmayan ve ahkâm-ı şeriatın harici olan bazı ledünniyâtı bilmemesinde ve mertebede kendinden aşağı olan kimseden taallüm etmesinde bir beis yoktur. İşte şu esasa binaen Hz. Mûsâ Resul olduğu halde bilmediği bazı hakayıkı Öğrenmek maksadıyla tevazu ederek nefsini o misilli esrara vakıf değil ad­dederek Hızır'ın sohbetinde bulunmasını Hızır'dan istizan etti. Mûsâ Aleyhisselâm tilmizle üstaz arasında lâzım olan âdaba ria­yet dahi etti;

Birincisi; Zatını Hızır'a tâbi kıldı ve tâbi olmasına müsaade istedi.

İkincisi; «Bana ilim talim eder misin?» demekle nefsini matlubu olan ilimden bihaber addetti.

Üçüncüsü; Hızır'dan taleb ettiği ilimin, Hızır'ın ilmin­den bazısı olduğuna işaret etti.

Dördüncü s'ü;   Hızır'dan irşâd talebetti.

 

Beşincisi; tilmizin  üstazına teslimiyeti lâzım olduğunu beyan etti ve bunlarla muallimle müteallim arasında riayeti lâzım olan adaba işaretle üstaza hürmetin lüzumunu beyan etti.

Vacip Tealâ Hz. Mûsâ ile beyinlerinde vaki olan mukaveleyi beyandan sonra    refakat ederek   yola çıktıklarını    beyan etmek üzere buyuruyor.

 

[Hızır Mûsâ Aleyhisselâmla sohbete muvafakat ederek ikisi beraber deniz kenarına bir gemi aramak üzere gittiler ve orada buldukları bir gemiye bindiler. Hızır bindikleri gemiyi deldi.]

[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'ın şu muamelesini gayrın hukukuna bigayr-ı hakkın-tecavüz ve fuzulî ızrar etmek görüp bu muamele şeriatine muhalif olduğu cihetle nehy-i anilmünker olmak üzere Hızır'a dedi ki »'Sen gemi ahalisini suya batırmak için mi gemiyi deldin?»]

[«Allah'a yemin ederim ki sen bir emr-i münker ve sevilme­yecek bir şeyi işledin ve sebeb-i şer'îsi olmadan bir çok cemaati batırmak istedin» demekle Hızır'a itiraz etti.]

[Mûsâ Aleyhissleâmm bu itirazına karşı Hızır «Ben sana be­nimle beraber elbette sabra kaadir olamazsın demedim mi» demek­le beyinlerinde olan mukaveleyi hatırlattı ve unutmaması lâzım olduğuna işaret etti.]

[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'a vermiş olduğu ahdini tezekkür ederek «Nisyanım sebebiyle beni muahaze etme, benim sana itti-baım bilmediğim bazı esrara vakıf olmak içindir. Şu halde benim şu emrimden her tarafımı güçlükle ihata edip kapatmakla beni menetme. Yani şu tahsil-i ilmi bana güçleştirme teshil et ki ben tahsilden kalmıyayım» demekle itizar etti ve unuttuğunu zikirle nisyan üzere hüküm terettüp etmiyeceğini beyan etti.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hızır gemiyi delmiş-se de harikulade olarak su girmemiştir, yahut Hz. Mûsâ derhal hır­kasını tıkamıştır veyahut Hızır'ın kırdığı mahal sudan yukarıda geminin küpeşte tahtası olduğundan sudan zarar görülmemiştir. Bu hâl, Hz. Mûsâ ile Hızır arasında cereyan edip gemi ahalisinin haberleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü; ahali tarafından mü­dahale olunduğuna dair Âyette sarahat yoktur. Eğer bu hale vakıf olsalardı onlar tarafından dahi telâş gösterileceği şüphesizdi.

Vacip Tealâ gemide cereyan eden ahvali beyandan sonra Hz. Mûsâ'nın i'tizarını Hızır'ın kabul edip gemiden çıktıktan sonra yol­larına devam ettiklerini ve ikinci vakalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

 

[ikisi beraber gemiden çıktılar yollarına gittiler, hatta bir oğlan çocuğuna tesadüf ettiler. Hızır o çocuğu katletti.]

[Çocuğu bilâcürüm katil, şeriat-ı Mûsâ'ya muhalif olduğun­dan Hızır'ın hilâf-i şeriat hareketini görünce derhal i'tiraza kıyam ederek dedi ki «Ey Hızır! Sen günahtan tahir ve katlettiği bîr nefis olup ta mukabilinde kısas olmadan masum bir nefsi mi katlettin? Allah'a yemin ederim ki sen bir şey'-i münker getirdin.» Zira; sa­biden bir günah sudur etmedi ve bize karşı kusuru da yoktur, bir nefis katledip kısas da lâzım gelmedi. Hulâsa bir şahsı katletmek; ya katil icabeden bir cürümle veya kısasla olur. Bunda ikisi de yoktur.]  demekle Hızır'ın şu işini bir emr-i münker addetti.

[Mûsâ Aleyhisselâmın şu i'tirazını dinledikten sonra Hızır söze başladı ve dedi ki «Ben sana benden göreceğin umur-u gari­beye benimle beraber sabra elbette muktedir olamazsın demedim mi?» Bundan sonra benimle senin beynimizde devam mümkün de­ğildir. Bırak beni zihnimi karıştırma.]  deyince :

 

[Mûsâ Aleyhjsselâm Hızır'ın sözüne karşı rıfkla söze başladı ve «Eğer bundan sonra ben sana bir şeyden sual edersem benimle refakat etme. Zira; benim tarafımdan özre baliğ oldun. Çünkü; iki defa işine müdahale ve i'tiraz ettiğimden benimle refakat etme­mekte mazursun» demekle tekrar i'tizar etti.] Ve Hızır da i'tiza-rmı kabul ederek üçüncü refakata muvafakat eyledi.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran çocuk gayet gü­zel ve henüz baliğ olmamış diğer çocuklarla oynarken katletmiştir. Katlin keyfiyeti; başını duvara vurmakla katlettiği mervidir, ço­cuktan katlini icabeder bir günah sadır olmadığına işaret için Hz. Mûsâ çocuğu zekiyye yani günahtan tahir olmakla tavsif etmiştir.

Râsûlüllah'ın «Biraderim Mûsâ'ya Allah rahmet etsin. Hızır'dan utandığına binaen bir dahi sual edersem bana refakat etme demese de bir az meksetmiş olsaydı daha pek çok acayib görürdü" buyur­duğu mervidir.

Vacip Tealâ ikinci muahadelerinderi sonra refakatlerini ve be­yinlerinde cereyan eden muhavereleri beyan etmek üzere buyuruyor.

 

[Çocuğu katilden sonra tekrar mukavele ederek Hızır ve Muûsâ Aleyhisselâm beraber gittiler. Hatta bir karye ahalisine geldi­ler. Ehl-i karyeden yemek istediler. Karye ahalisi onları misafir etmekten imtina' ettiler. O karyede yıkılmaya meyletmiş ve bir tarafına eğilmiş bir duvar buldular. Hızır o duvarı doğrultdu.]

 

[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'a «istemiş olsaydın şu duvar üzere ücret alırdın. Madem ki karnımız aç ve yemeğe ihtiyacımız var­dır. Onlar da bize taam vermediler, insanın ameline ücret istemesi meşru'dur. Ne olurdu duvarı ücretle doğrultsan da karnımızı doyursak?» demekle duvarı meccânen doğrulttuğunu muvafık gör­medi.]

[Mûsâ Aleyhisselâmm itirazı üzerine Hızır «İşte şu sözün se­ninle benim beynimizde mufarakata sebeptir.» Zira; gördüğün acayib üzerine sabredemedin. Üç defa mukavele vukubulduğu hal­de hiç birinde sabredemedin. Binaenaleyh; ayrılmak zamanı gel­miştir» dedi.]

[Hızır mufarakat lâzım gelmişse de mufarakat etmeden «Ya Mûsâ! Sabredemediğin şeylerin tevilini sana haber vereyim ki on­larda olan esrar-ı hafiyyeyi ve hikmet-i acîbeyi bilesin ve efâl-i İlâhiyenin her birinde insanların idrak edemediği bir çok hikem-i ğarîbe olduğunu ümmetine beyan Ve bunları birer misâl olarak irad edesin» dedi.]

 

Beyzavi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile müsafir olmak istedikleri karye; (Antakya) yahut (Eyle-i Basra) dır. Karye ahalisi misafir sevmediklerinden bunları misafir etmedikleri gibi karınla­rını doyuracak ekmek de vermediler.

Karnı aç olan misafirin ekmek istemesi meşru ve misafir ka­bul etmek insanlar arasında eski bir âdet olup kabul etmiyenlerin levmolunmaya şayan olduğuna bu âyet delâlet eder. Hızır'ın du­varı doğrulttuğunun keyfiyetinde ihtilâf varsa da esah olan duvarı eliyle harikulade olarak doğrultmasıdır. Yani elini duvara sürmesiyle duvar doğrulmuştur. Bu gibi harikalar tabiatın fevkinde bi-iznillâh olur şeylerdendir.

 

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ ile Hızır arasında ce­reyan eden üç meselenin hakikati; enbiya indinde ahkâmın, es­bab-ı zahire üzerine bina olunması ve Allah'ın ihsan ettiği ilim icabı Hızır indinde esbab-ı hafiyye üzerine mubteni olmasıdır. Bi­naenaleyh; Hazreti Mûsâ birinci meselenin zahirini bilâ izin gay­rın mülkünde tasarruf ve ızrardan ibaret olup bu is'e caiz olmadı­ğını nazar-ı itibare alarak itiraz etmiş ve Hızır'da esbab-ı hakikiy-yeyi nazar-i itibare alarak gemiyi delmiştir. Gerçi gemiyi delmek sahiplerine zararsa da menfaatleri bilkülliye fevtolmamıştır. Ama gemi sağlam olsa ellerinden tamamen çıkacak ve zarar-ı külliye düçâr olacaklardı. Şu halde «İki zarar cem'olursa ehvenini ihtiyar etmek lâzımdır» kaidesine tevfikan zararın ehveni olan gemiyi delmek cihetini ihtiyar etmiştir. Diğer iki meselede dahi hâl böy­ledir.

 

Her şeyin ledünniyâtına vakıf olmak ibâd için mümkün olma­dığından ibâdın ahvalini ıslâh için nazil olan şeriatlerde muteber olan; esbab-ı zahiriyedir, esbab-ı hafiyye değildir. Binaenaleyh ibad; Esbab-ı zahiriyye üzerine ahkâmı bina etmekle mükellef olur, esbab-ı hafiyye aramakla mükellef değildir. Ama Allah'ın dilediği kuluna bazı hafâyayı bildirmesi umumun muttali' olmasını icabet-mez. İşte Hızır hazretleri de esbab-ı hafiyyeden bazısına muttali olan zevat cümlesindendir. Binaenaleyh; insan esbab-ı hafiyye ara­makla mükellef olmadığı gibi mes'ul de olmaz.

Vacip Tealâ üç meselede olan esbab-ı hafiyyeyi Hz. Mûsâ Aleyhisselâma zikrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ama benim deldiğim gemi bir takım fukara kimselerindir. Gemiden başka bir esbab-i ticaretleri olmadığından gemi vasitasiyle denizde amel eder, ticaretle meşgul olur ve onun ticaretiyle teayyüş ederler. Binaenaleyh; Allah'ın ilhamı ve izniyle ben onu ayıplamak istedim ve deldim. Halbuki onların arkalarında veyahut önlerindeki varacakları yerde bir zalim padişah var. Ayıptan salim olan her gemiyi gasıb yoluyla alıyor. Şu hale nazaran ben onu ayıpladım ki o zalim melik ellerinden gemiyi almasın ve fukaranın malları ellerinde kalsın.] Gerçi gemiyi delmekle onlar hakkında zararsa da geminin bilkülliye ellerinden çıkmasına nisbetle ehven olduğundan gemiyi delmek haklarında aynı menfeat olmuştur.

 

Hâzin, Ebussuud ve Kâzi'nin beyanlarına nazaran geminin sa­hipleri on kardeş olup beşi; kör, topal ve alîlülvücûd olarak otu­rurlar, diğer beşi sağlam gemide işlerler hem kendilerini hem de alîl olan kardeşlerini besledikleri mervîdir.

Bu Âyet; elinde bir miktar malı olup fakat zengin olmıyan kimseye miskin demek caiz olduğuna delâlet eder.   Zira geminin sahiplerini Cenâb-ı Hakk miskin unvanıyla irad etmiştir.

Vacip Tealâ ikinci meselenin sebeb-i hafiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.                       

[Ama benim katledip de Ya Mûsâ! Senin itiraz ettiğin oğlan çocuğuna gelince : onun anası ve babası mümin oldular. Onlar mü­min olunca biz bu çocuğun küfür ve tuğyanla onları ihata edip et­raflarını çevirmesinden korktuk. Zira; çocuk kâfir olacak, ebevey­nini küfre teşvik edecek, ebeveyni de çocuğa kesret-i muhabbet­lerinden naşi çocuğun küfrüne iştirak etmek korkusuna binaen biz çocuğu Öldürdük. Gerçi çocuğun katli ebeveyn hakkında zarar ise de çocuğun hayatta kalarak onları küfre sokmak zararından eh­vendir, işte haklarında melhuz olan şu iki zarardan ehvenini ihti­yar onlar haklarında aynı menfeat olduğundan onların Rableri bu çocuktan daha hayırlı, tahir, merhamet cihetinden anasına baba­sına daha yakın bir çocuğa tebdil etmesini murad ettik.] Gerçi ço­cuğun katlölunduğu zaman katlini icabedef kusuru yoksa da baliğ olduğunda bir çok mefsedette ve bilhassa ebeveyninin küfürlerine sebep olacağını bildiği için Cenâb-ı Hakk katlini emretmiştir. Katlolunan çocuktan daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuğu onun yerine ihsan edeceğini vaadetmiş ve rivayet-i mevsukaya nazaran bu çocuk katlolunduktan sonra Allahü Tealâ onlara bir kız vermiş ve o kız bir nebiye nikahlanmış ve ondan bir nebi meydana gelerek o nebi sayesinde büyük bir ümmet ihtida etmiştir.

Vacip Tealâ üçüncü meselenin sebeb-i hafisini beyan etmek üzere buyuruyor.                  

 

[Ama benim doğrulttuğum duvar o şehirde mevcut iki yeti­mindi, o duvarın altında onlar için mediun bir hazineleri vardı ve babaları sulehâdan mümin muvahhid daima hakka teveccüh eder ve her işini Rabbısına havale ederdi.]

[Çocuklar yetim ve pederleri salih olunca Rabbım Tealâ onla­rın yetimlikten çıkıp sinn-i rüşde baliğ, fikr-i selim ve re'y ü ted­bir sahipleri olduklarında Rabbımdan ihsan olarak hazinelerini kendi elleriyle çıkarmalarını irade ve bana duvarı doğrultmayı emretti ki hazineleri mahfuz kalsın, ecnebi eline geçmekle zayi ol­masın ve ben şu işlediğim şeyleri re'y ü tedbirimle işlemedim, belki Cenâb-ı Hakkın emriyle işledim ve emr-i İlâhîye imtisale mecbu­rum.] Gerçi duvarı doğrultmakta benim çektiğim meşakkat bana zarardır velâkin onların hazinelerinin zayi olması daha ziyade za­rar olduğundan ehven-i zarar olan meşakkatle emrolundum.

[İşte şu beyan olunan esbab-ı hafiyye «yâ Musa! Senin sabrına kaadir olamadığın şeylerin te'vilidir»] demekle Hızır, Hz. Mû­sâ'ya refakatinde vukubulan hadisatını esbâb-ı hafiyyesini alâvec-hittafsîl beyan buyurmuştur.

Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile    yetimlerin isimleri (Asrum) ve (Sureym) ve pederlerinin ismi de (Kâşih) veyahut (Dahbesun) dur. Kenzle murad; altından bir levhadır ki onda «ka­dere iman edip de hadisata mahzun olan kimseye ve rızka iman edip de meşakkat çekene ve mevte iman edip de ferah ve sürür edene ve yevm-i kıyamette hesaba iman edip de gaflet edene ve dünyanın inkılâbını bilip de itimad edene ben teaccüp ederim iba­resi» yazılıdır denilmişse de esah olan kenzle murad; altından ve gümüşten bir definedir. Zira Kenz; maldan hazineye ilhak olunmak mütearefdir. Mütearefin hilafını ihtiyara hacet olmadığı gibi hila­fım irtikâba bir delil de yoktur. Binaenaleyh; mütearef olan hazine manâsına olması evlâ ve esahtır.

Bu âyette yetimlerin hazinelerinin hıfzına sebep; peder-lerinin salahı olduğuna işaret vardır. Çünkü; salih bir kimsenin sebebine evlâdı ve evlâdının evlâdı, kavm ü kabilesi ve hatta komşularının o salih olan kimse içlerinde bulundukça mahfuz kalacaklarına dair bir çok eserler vardır. Zira; sevdiği bir kimse sayesinde bazı kulla­rını Cenâb-ı Hakkın sayebân etmesi baîd (uzak) bir şey değildir. Nasıl ki padişahın mukarribi olan bir kimsenin tarafları onun sayesinde sayebân olurlar. İşte Allahü Tealâ da sevdiği kulunun evlâd ü ah­fadını himaye edeceğine bu âyet delâlet etmektedir.

Esbab-ı hafiyyeyi beyanda Hızır Cenab-ı Hakka karşı hüsnü edebe riayet etmiştir. Çünkü; birinci meselede gemiyi ayıplamayı kendi nefsine nisbet ve ikinci meselede çocuğu da katli kendine ve çocuğun yerine hayırlı bir bedel icadını Allahü Tealâ'ya isnad ve üçüncü meselede yetimlerin hukukunu muhafazayı Allah'a isnat etti. Zira; pederlerinin salahı sebebiyle evlâdı muhafaza ancak Al­lah'a mahsustur. Hızır'ın nebi veya velî olmasında ihtilâf olup de­liller yekdiğerine taarruz ettiğinden bir tarafa kat'î hüküm yoktur. Hızır vefat etti mi berhayat mıdır? Burasına da kat'î delil yoktur. Bazı ulemâ «Diridir, senede bir defa hac mevsiminde (Minâ) da içtima eder» demişler ise de bizim için Allah bilir demek daha ev­lâdır.

İşte Cenâb-ı Hakk Hızır'la Mûsâ Aleyhisselâm arasında cereyan eden bu vak'ayı beyanla Ümmet-i Muhammediyeyi bir çok esrara vakıf kılmış ve zahirde zarar gibi görünen hâdiselerin batında bir çok hikmetleri ve menfeatleri mutazammın olduğuna itikat etmek lâzım olduğunu ve ölmüş balığın dirilrnesiyle hasrın vukuuna ve insanların dirileceğine inanmak ve ilim için meşakkat çekmek ve mesafe-i baîdeye seyr ü sefer etmek lâzım olduğunu anlat-mıştır.

Hulasa; bir insan kendi ilmine teaccüp etmemek, zahirde iyi görmediği şeye derhal itiraz eylememek, o şeyde bir çok menfaat ve esrar-ı hafiyye olduğunu düşünmek, tahsil-i ilmiçin seyr ü se­feri ihtiyarla meşakkata tahammül ve muallime karşı son derece tevazu etmek, muallimin huzurunda sözüne dikkat eylemek ve til­mizden vaki olan kusur üzerine derhaİ muahazeye kıyam etmemek emr-i meşru olduğu bu kıssadan müstefad olan fevaid cümlesindendir.

                                                                    

فَلَمَّا بَلَغَامَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَباً

61-) Felemma beleğa mecmea beynihima nesiya hutehüma fettehaze sebiylehu fiyl bahri sereba;

* Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde yolunu tutup kayıp gitti.

 

Balığın dirilmesi konusunda tefsirlerde bir çok ifadeler bulunmaktadır, tuzlu ve ölü balığın iki denizin birleştiği yerde dirilmesi, fakat onlar oraya geldiklerinin henüz farkında değiller tabi ve kişi olarak Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.) ve Yuşa (a.s.) var yani üç değişik mertebenin temsilcileri, Hızır (a.s.) Ledün ilmi hakikati üzere, Musa (a.s.) zâhir, şeriat ilmi hakikati üzere, Yuşa (a.s.) bunların tasdikçisi, kabul edicisi ve yardımcısı, haber verme görevi gence veriliyor fakat o bunu unutuyor ve daha sonra “Bana bunu şeytan unutturdu” diyerek izah ediyor.

 

Bu üç mertebe herbirerlerimizde mevcut fakat bizler bunu tam olarak faaliyete geçiremiyoruz şer’i  olan beden tarafı-mız o mertebedeki Mûseviyyet hakikatini ifade etmekte, batın olan ruh, Rahmani tarafımızda Hızır hakikatini ifade etmekte, Genç’te bizde çalışma azmi olan kendi faaliyetlerimizi ifade etmekte, bu üç özellik bir araya toplandığı zaman, deniz öğesi olan balık

ve deniz de İlâh-î denizdir, işte belirli kimseler tarafından bu İlâh-î deryadan çıkartılan balık daha sonra kendi haline uygun olmayan yerlerde yaşamasını sürdürmektedir, balık ölü dahi olsa maddi olarak varlığı devam etmektedir fakat hareket kabiliyeti yok, fakat iki denizin birleştiği yere(bu yere zâhir ve bâtın ilminin birleştiği yerde diyebiliriz ayrıca) gelinip üç kişi ile ifade edilen hakikatler bir araya geldiğinde ölü balıklar diriliyor, bu da demektir ki;

Hakikati İlâhiyyenin bizlerde sûret olarak batında kalmış olması ancak zaman ve zemin müsait olduğunda hemen faaliyete geçmesidir.

Bu öyle bir balık ki gönül alemimizde dolaşan fakat biz gaflette kaldığımız için tuzlayıp rafa kaldırdığımız, ancak iki denizin birleştiği yerde Mûsâ-Hızır-Genç buluşmasıyla tekrar faaliyete geçen bir balıktır.

 

فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ آتِنَا غَدَاءنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَاهَذَا نَصَباً

62-) Felemma caveza kale lifetahu atina ğadaena lekad lekıyna min seferina hazâ nesaba;

* Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ beraberindeki gence, “Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük” dedi.

 

قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُالْحُوتَ وَمَا أَنسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُفِي الْبَحْرِ عَجَباً

63-) Kale eraeyte iz eveyna ilesSahreti feinniy nesiytül hut ve ma ensaniyhu illeşşeytanu en ezküreh vettehaze sebiylehu fiylbahri aceba;

 

* Genç, “Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. –Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti” dedi.

 

Burada şeytan unutturdu derken, şeytan Musa a.s ve Hızır a.s ile değil Genç ile ilgili yani bizdeki faaliyet hükmüyle ilgili, baştan onu gaflete düşürüyor ve unutturuyor.

 

قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَاقَصَصاً

64-) Kale zâlike ma künna nebğı, fertedda alâ asarihima kasasa;

* Mûsâ: “İşte aradığımız bu idi” dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisingeri döndüler.

 

Buradan çıkan sonuç, her zaman uyanık olmak ve her işi mahallinde bitirmek, eğer geriye dönmeselerdi iki gün daha zaman kazanmış olacaklardı. Balığın denize gittiği yeri müşahede edemediklerinden bir hayli yol alıyorlar ne zaman ki yemek için duruyorlar orada balığın olmadığını anlıyorlar ve geriye dönüyorlar. Bu bir zaman kaybı ve zaman kaybının da telafi edilemeyecek bir şey olmadığıda aslında ortaya çıkıyor, eğer döndüklerinde yeri bulamasalardı zaman kaybının telafisi olmayacaktı.

 

فَوَجَدَا عَبْداً مِّنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْعِندِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْماً

65-) Feveceda abden min ıbadiNA ateynahu rahmeten min ındiNA ve allemnahu min ledünNA ılma;

* Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

“veceda” buldu, geldi, oldu anlamındadır, aslında “vecd” Allah’ın tecellisi oldu anlamındadır fakat genelde vecd denilen şeye gelindiğinde eğer kişi eğitilmemiş ise nefsani olur yani vecd nefsinde tecelli eder, aslında o vecd’in ruhunda tecelli etmesi gereklidir, işte Ledün ilminde o vecd ruhunda tecelli eder ki bilgiyle gelir, ilim dolarak, akarak gelir, nefsteki tecellisinde bağırıp çağırmakla gelir ve zuhura çıkar çünkü kişi eğitilmediği için gelen vecdin ilmini alamaz, çünkü o bilgiyi alacak kabul yoktur, hazırlanmamıştır ve hazırlanmamış bir yere bir şeyin akması onu şaşırtır ve olmaycak haller yapar, kendinden geçer.

Bakın buradada Ledün ilmi verilmeden önce rahmet verildiği belirtiliyor ve bu rahmet bedenimize değil ruhumuza, iç bünyemize veriliyor, işte bu rahmet vasıtasıyla kişide oluşan açılımlada Ledün ilmi doldurulmaktadır, eğer yer hazırlanmazsa ilim gelmez, gider.

Bu Âyet tam tevhid yolunu, dervişlik hakikatini ve yüzümüzü nereye çevireceğimizi, nasıl bir anlayış içerisinde olacağımızı çok açık bir şekilde anlatıyor. Allah’ın indinden gelen rahmet onu bütünüyle kaplamış oldu ve ona Ledün ilmini talim ettik. Ledün ilmi batıni ilimler olarak tarif ediliyorsa da Allah’ın indindeki ilim demektir yani tevhid ilmi demektir. İlim genel olarak iki türlüdür, biri sûri ilimler olarak adlandırılan ve bedenimizi ilgilendiren ilimler, diğeri de manevi ilimlerde denilen ruhumuzu ilgilendiren ilimlerdir ve genelde din ile ilgili ilimler manevi ilimler olarak kabul edilmektedir fakat gerçek anlamda manevi ilimler ismi üstünde fiiller ile ilgili değil, mânâ ile belirtilen ilimlerdir, bunlara batıni ilim de denmektedir.

Cenâb-ı Hakk’ın Hızır (a.s.) a kendi indinden verdiğini belirttiği ilim Muhammediyyet mertebesi ile ilgili ve o kemal de olan ilim değil, Mûseviyyet mertebesi ile ilgili ve o kemal de olan ilimdir, bu ilmin zahiri Mûsâ (a.s.) da, batın-ı Hızır (a.s.) da dır.

Seyri sülûk yolunda da Hızır’lık vasfının Mûseviyyet mertebesinde ortaya çıktığı görülmektedir bu anlatımlar ışığında. Herbirerlerimiz Hakk yolunda gitmeyi murat ediyorsak, bunun gereğini yerine getirmemiz icab etmekte, hangi yöne gideceksek o istikamete giden araca binmemiz gerekecektir, bunun yanında bilinçli bir şöför ve sağlam bir araç gerekiyor, işte tevhid yolunda yol alabilmek için ilk yapılması gereken hususlar faaliyet ve kabiliyettir.

Kabiliyeti olmayan kimseler zâten böyle hassas işlere gönül veremezler ve dünyanın rahatlığı içerisinde kolay bir hayat sürdürürler fakat sonu hüsran olur, orası da ayrı bir meseledir.

Yola giren kişiler verilen görevleri faaliyet içerisinde yaparlarken, bu fiillerin kalitesi yapılan faaliyetin kabiliyetle desteklenerek bilinç içerisinde yapılmasına bağlıdır.

İlk yapılan faaliyetler sonucu ortaya çıkan kabiliyeti geliştirmek için tekrar bir faaliyet gerekecektir, bunu da yaptıktan sonra tekrar bir kabiliyet oluşacaktır, bu şekilde bir devri daimle yukarıya doğru çıkılacaktır. Sadece sayısal mânâ da bir faaliyet değil şuur, anlayış ve idrakle kabiliyete dönüşen bir faaliyet gereklidir, bu şekilde yol alınarak gidildiğinde Ledün ilminin yolu açılmaktadır, tabi sistem, niyet ve hedef bu olursa, bazılarımızın hedefi cennet oluyor ve o yol neyi gerektiriyorsa onlar yapılıyor fakat Hakk’ın Zâtının yolunu biliyorsak ve O’nun indine ulaşmak istiyorsak gereğini yapacağız.

Din tek din olmasına rağmen ki o da İslâm dinidir, insanların kendi anlayışları itibarıyla biri kulun kendi anlayışındaki din, diğeri Allah’ın indindeki din olarak ayrılmıştır.

Kulun kendi anlayışındaki din, din’in zâhir tarafını oluşturmaktadır ve bu din kişinin varlığı üzere kurulmuştur, bu sisteme göre şeriat ikilik üzere tesis edilmiştir yani Allah ve kul olarak varlığı üzerine.

Mûseviyyet ve daha sonra İseviyyet ile kullardaki bir çok tanrı anlayışından ancak üçe kadar indirildi daha sonra Efendimiz (s.a.v) gelmesiyle zâhiri olarak ikiye indirildi fakat bâtıni itibarıyla tevhidle bir’e indirildi çünkü bu âlemde batınen yani özde ikiye yer yok, bu âlemde gayrı da yok, boş yer de yok, bu âlemin her zerresini Hakk istilâ etmiş, doldurmuş vaziyette yani saltanatının mutlak Hakimidir. Bu âlemlerde bazı yerlere Cenâb-ı Hakk’ın hükmü geçemiyor olsaydı oralarının başka bir İlâh-a ait olması lâzım gelirdi, böyle bir şey olmadığından da bu âlemde tek bir varlık vardır o da Allah ismiyle bildirilendir, fakat mutlak varlığı yönünden ne olduğunu hiç biz zaman bilemeyeceğimiz bir varlık ancak zuhurları itibarıyla biliyoruz.

A’maiyette Zât-ı Mutlak halinde O’nu beşer kelimesiyle ifade edecek bir kelime yoktur, buradan Ahadiyyete zuhuru ki buna da sadece bir bilinç, bildirge olarak diyorlar, bu Ahadiyyet tecellisinden sonra bir zuhur daha oluyor ve Ulûhiyyet ortaya çıkıyor ve orada Allah ismini alıyor ve Ulûhiyyet burada faaliyete geçmeye başlıyor, A’maiyyet ve Ahadiyette bir faaliyet yok, kendini sadece kendisi biliyor kendi varlığında, bu indinde olan özel halleri var Cenâb-ı Hakk’ın bir de Ulûhiyyetinden Rahmaniyyetine oradan Rububiyyetine oradan Mülk âlemine tecellisi var, bu tecelli olup bu âlemde zuhura çıktığında bu sistemin farkında olmayan mahlûk denilen bizlerde bir Allah anlayışı ve bir Din anlayışı oluyor, yine O’nun tabiri ile ve peygamberler aracılığı ile bizlere bildirdikleriyle. Bu din anlayışı da ikili bir din anlayışıdır yani yukarıda bir Allah aşağıda kullar olan bir anlayış. Normalde tastamam yerli yerinde olan bu anlayış düşüncemizi ilerlettikçe ve bu âlemde ikiliğe yer olmadığını gördükçe bu ikiliğin kalkması gereği ortaya çıkmaktadır ve doğal olarak Mutlak varlık ortadan kalkamayacağına göre izafi olan bizlerin ortadan kalkması gerekiyor ve İseviyet mertebesindeki fenâfillâh haliyle kul ortadan kalkıyor Hakk bâki kalıyor. Hakk zâten bâki idi fakat biz bu bakiliği kendimiz sahiplendiğimiz için zan olarak biz kalktık Hakk bâki kaldı diyoruz aslında bu da yanlış bir değerlendirme çünkü biz zâten hiç bir zaman olmadık ki kalkma, kaldırılma diye bir oluşum olsun.

Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz tecellilerinin zuhura çıkması yönüyle bu çokluk oluşuyor işte bu çokluktaki tekliği görebilmek tevhid’in genel anlayışı ve yaşam sürelerinden bir yönüdür.

 

      Çokluk yönünden baktığımızda Kûr’ân-ı Kerîm’deki her bir Âyeti Kerîme’yi bu gözle görüyoruz yani mahlûk hükmü içerisinde ve o mertebeden yukarıya doğru bakarak, işte bu din kul indinde olan din’dir ve bununla ilgili olan ilim zâhir ilmidir, insânın zahiride muhteşem olduğundan bu zâhir dediğimiz ilimde muhteşemdir fakat batını çok daha muhteşemdir ve bunu anlatacak kelime yoktur. O kadar çok genişlemeliyiz ki “ve nefahtü fihi min ruhi” hakikatini içimize sığdıralım, Efendimize (s.a.v) dört defa yapılan gönül ameliyatı, ef’al’den esmaya, esma’dan sıfat’a, sıfat’tan Zatına ve Zat âleminde yapılan ameliyatlar olmasaydı Efendimizin (s.a.v) gönlü bu muhteşem hakikatleri alamazdı, bizler de onun ümmeti olmamız dolayısıyla o nasıl bir seyir sürdürmüşse, nasıl bir yaşam içerisinde bulunmuşsa onun âlem şümul olarak yaşadıklarını biz de bireysel âlemimizde yaşamalıyız ki gerçek mânâ da ümmeti Muhammed olalım ve bunların karşılığında ne cennet bekleyeceğiz ne de cehennem korkusu yaşayacağız. Tabi ki bu cehennem’den korkmamak derken, Ya Rabbi sen bilirsin beni cennetine koyarsan kabulüm, cehenneme koyarsan kabülümdür anlayışında olmamızdır çünkü ahirette yaşanacak iki mekân var başka mekân yok, bizim ikisine de rıza gösterip cehennemden korkarak ona yönelme veya cenneti isteyerek ona yönelme gayesinde olmamamız lâzımdır.

İnsanın dünyaya gelmesindeki en büyük gaye ibadet etmesi ve irfaniyetle hareket etmesidir yani faaliyette bulunması, düşüncesi ile de kabiliyet üzere olmasıdır.

 

      Bütün ehlullah hazeratı Ledün ilmi yoluyla şereflen-mişler ve bunun için kendilerine Allah ehli denmiştir, gerçi bu hali bilsekte bilmesekte bizlerde Allah ehliyiz fakat kıymetini, hakikatini bilemediğimiz için değerlendiremi-yoruz.

 

Dinimizin giriş kapısının içerisinde bahçesi var, bahçede büyük bir saray, sarayın içerisinde büyük büyük odalar var, sarayın en mutena yerinde padişah’ın oturduğu özel bir yeri var. Gayemiz bahçeden girip bahçedeki meyvelerle meşgul olmak mı olmalı, yoksa Zât’ının huzuruna çıkıp Zâtı ile ilgilenmek mi olmalı, işte İlmi Ledün Zâti hakikatleri idrak edip Allah’ın Zâtına yaklaşmaktır, tabi bunun girişi de şeriat mertebesinde belirtilen farzlardır, bunları yerine getirip Allah’ın indindeki dine çıkmamız gerekiyor. İslâm dininin içerisinde helezon olan ilmi Ledün ki Kâbe-i Şerif’in etrafında dönmek bunun en bariz ifadesidir, helezon olarak yükselince zaman ve mekân değiştirdiğimizden anlayış-larda farklılaşmalar olmaktadır ve bu tatbikatların üzerine yeni birşeyler ilâve ederek yükselmeye de seyri sülûk denmektedir.

 

      Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) vasıtasıyla herbirer-lerimizin gönüllerine bunları sunmuştur yeter ki bizler bu incileri oradan çıkaralım ve hangi inciyi nerede takacağız onu bilelim. Yeryüzün de bir de semâvî dinler diye anlatılan bir anlayış var oysa semâvî din diye bir şey yoktur ancak semâvî kitaplar vardır, tabi ki batı ve diğerlerinin bunu kabul etmeleri mümkün değil çünkü din ismi altında kendi milliyetçi çıkarlarının hesaplarını yapıyorlar yoksa saf niyet ve gerçek mânâ ile düşünseler İslâmiyyet’i kabul edecekler fakat hakimiyyet ellerinden gideceği için bunu yapmazlar ve dinler ismi altında çoğaltırlar, ve ne yazık ki bu anlayış içerisinde bizde onların tatbikatlarını kabul ediyoruz, oysa bu semâvî dinler olarak belirtilenler Allah indindeki din olan İslâm’ın mertebeleridir çünkü İslâm tek bir kattan oluşan bir sistem değildir.

 

      Ehlullah sürekli Allah indindeki dini anlatarak bizleri oraya çekmeye çalışmışlardır fakaz bizler tefekküre fazla yönelik olmadığımızdan dolayı sadece fiili mânâ da tekrarlanarak yapılanların dinin aslı zannetmişiz, Efendimiz (s.a.v) “Namaz mü’minin miracıdır” diyor, bakın kesin olarak belirtiliyor, anlayışa bırakılmıyor, tabi ki fıkıh ilminde

belirtilen bedenimizin namaz içinde uygulandığı haller gereği gibi yerine getirilecektir, belirtilen fazrları ve sünnetleri uyguladık böylece peki ruhumuzdaki farzlar ve sünnetler nerede kaldı, ruhumuzda bu sûret cesede hâkim olan bir varlık, sûretin hukuku olurda onun hukuku olmazmı, işte biz sûret hukukunu yerine getirip yol aldığımızı zannediyoruz, yerince doğrudur çünkü o hukuku dahi yerine getirmeyenler var, onların durumuna göre bunları yerine getirmek çok güzel bir şey, ruhumuzun hukukuyla uğraşmak ise Hakk’ın indindeki dine doğru yol almaktır.

 

      İlmi Ledün’nü tarif ederlerken şöyle demişlerdir:

“İlmi Ledün nefsin vakıa geçişi değil vakı’ın nefste taayyünüdür.”

     

      Herhangi bir hadisenin vuku bulmasından sonra biz onu anlayıp idrak ediyoruz, işte bu nefsin vak’ı’ya geçişi demektir, yani bu hadise yok iken nefsimiz o hadiseyi bilmiyor, vak’ı olduktan sonra biz ona nüfuz ediyoruz, işte bu anlayış ilmi Ledün anlayışı değildir diyor, ilmi Ledün ise vakı’anın nefste meydana gelmesidir.

İşte anlatılması ve anlaşılması bu kadar zor olan bir hadisenin yaşanılması tabi ki daha zor olacaktır, belirli seviyelerde bulunan kıstaslarımızı aşmamız gerekiyor bunun için. İnsanlar nefslerinin, şartlanmaların ve zanların tesiri altındadır ve bunların sınırları içerisinden dışına çıkamıyoruz, gerektiğinde ihtiyati olarak bunların dışına çıkmamız gerekiyor. Ne kadar Hakk’a yakın bir yaşam idraki bizde oluşursa onlar ilmi Ledün anlayışındandır.

 

قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَعَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْداً

66-) Kale lehu Musa hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimma ullimte rüşda;

 

* Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.

Hızır anlam olarak Hakkani vasıflarla hazır olan  demektir, bir yönüyle.

 

قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَمَعِيَ صَبْراً

67-) Kale inneke len testetıy'a maıye sabra;

* Adam, şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin.”

 

وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْراً

68-) Ve keyfe tasbiru alâ ma lem tuhıt Bihi hubra;

* “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabrede-bilirsin?”

 

قَالَ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ صَابِراً وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْراً

69-) Kale setecidüniy inşaAllahu sabiren ve la a'sıy leke emra;

* Mûsâ, “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim” dedi.

 

قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَن شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْراً

70-) Kale fe initteba'teniy fela tes'elniy an şey'in hatta uhdise leke minhu zikra;

* O da şöyle dedi: “O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.”

 

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً إِمْراً

 

 

71-) Fentaleka hatta iza rekiba fiys sefiyneti harekaha kale eharakteha litüğrika ehleha lekad ci'te şey'en imra;

* Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi. Mûsâ, “Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın.” dedi.

Mûsâ (a.s.) ın yardımcısı olan genç Yuşa (a.s.) dan artık bahsedilmediğine göre onun işi bitmiş ve sadece Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) ın yola devam ettikleri anlaşılıyor.

 

قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْراً

72-) Kale elem ekul inneke len testatıy'a meıye sabra;

* Adam, “Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

 

قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْراً

73-) Kale la tuahızniy Bima nesiytü ve la türhıkniy min emriy usra;

* Mûsâ, “Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!” dedi.

 

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَاماً فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئاً نُّكْراً

74-) Fentaleka hatta iza lekıya ğulamen fe katelehu, kale ekatelte nefsen zekiyyeten Bi ğayri nefs le kad ci'te şey'en nükra;

* Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!” dedi.

 

قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْراً

 

75-) Kale elem ekul leke inneke len testetıy'a meıye sabra;

* Adam, “Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.

 

قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّي عُذْراً

76-) Kale in seeltüke an şey'in ba'deha fela tusahıbniy kad belağte min ledünniy 'uzra;

* Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme.  Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)” dedi.

 

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَاراً يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْراً

77-) Fentaleka hatta iza eteya ehle karyetinistat'ama ehleha feebev en yudayyifuhüma feveceda fiyha cidaren yüriydü en yenkadda feekameh kale lev şi'te lettehazte aleyhi ecra;

* Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Mûsâ, “İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın” dedi.

 

قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْراً

78-) Kale hazâ firaku beyniy ve beynik seünebbiüke Bi te'viyli ma lem testetı' aleyhi sabra;

* Adam, “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.”

أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْباً

79-) Emmes sefiynetü fe kânet li mesakiyne ya'melune fiyl bahri feeredtü en eıybeha ve kâne veraehüm melikün ye'huzü külle sefiynetin ğasba;

* “O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.”

 

      Burada anlatılan Mûsâ (a.s.) ve Hızır (a.s.) kıssasında bize bir faaliyet tanıtıldı, biz kendimizde bunları yaşadığımız zaman buradaki kabiliyyet ortaya çıkmış oluyor ve bunları kendimizde bulmamız Ledün ilmidir, tamamı değil tabi ki. Genele anlatılan bu hikâyeden kişiler kendilerine ne kadar pay çıkarırlarsa kendi hayat hikâyelerini Kûr’ân’dan o kadar yazabiliyorlar veya aktarabiliyorlar.

 

      Bizim gönlümüz, aklımız, İlâh-î varlığımız Hızır hükmünde, sûretimiz ve bedenimiz şeriat mertebesi olarak Mûsâ hükmünde, hadiselerde bizim gönül âlemimizde, nefs âlemimizde yaşanan hadiselerdir, bunları bu şekilde idrak edersek Ledün ilmi kapıları bize açılmış olacak ve bu yollardan gidişi diğer hadiselerde de tatbik ederek anlatılmamış olsa dahi üzerinde bulunduğumuz hadisenin bâtının yolu bize açılış olacak. Bütün çıraklar sadece ustalarından öğrendikleri ile kalırlarsa söylendiği gibi “Sanat ölür”, bizlerde bu gelenleri bulunduğumuz ortam ve günümüz şartları içinde alıp geliştiremez isek bizlerinde sonu gelmiş olur. Ustalar bizlere belirli yollar ve kıstaslar gösterir çünkü bütün hakikatleri göstermeye ömür yetmez, bizlerde onlardan aldığımız kıstaslar ile yeni Ledün hakikatleri üretmemiz gerekiyor ve bu konunun önceliğide kişilerin kendilerini bulmasıdır, başka yerlere yönelmelerde kaybolmadan azami derecede oralardan yaralanarak kendimizi bulmalıyız, karşımızdaki eğiticimiz en yüksek olsun, öyle varsayalım iyi ama biz neyiz, bize lâzım olan kendimiziz çünkü, başımızı yere koyduğumuz zaman Rabbimizle karşı karşıya biz kalıyor, kimse kurtaramıyor, herbirerlerimiz tevhid ehli olalım, herhangi bir şekilde yalnız kaldığımız zaman moralimiz bozulmasın ve her türlü hadise karşısında “Ya Rabbim Sen benimle berabersin, ben Seninle beraberim” diyerek büyük bir güç kendisinde bulsun.

 

      Bunların yapılmasıda çalışma gerektirmektedir, birşeyin sıradan çok tekrarı değil, az fakat düşünülüp, idrak edilerek tekrarının üzerinde durması lâzım, kişi istediği kadar ezber yapsın ezber yaptığı şeylerin içindeki bileşimlerinin hakikatlerini bilmedikten sonra bunlar bir işe yaramıyor, On ezber yapacağına bir ezber yapsın fakat içindeki oranlarını da bilsin, bu şekilde olunca sadece kelâmıyla ve nuru ile değil ruhu ile de biz onu idrak etmiş oluyoruz ve bize hayat veren de bu ruh, yani nuru aydınlatıyor, ruhu hayat veriyor sadece kelâmı ise sevap kazandırıyor tabi hiç olmamasından bu da iyidir.

 

      Burada Mûsâ olan zâhirimiz yani şeriat halimiz bir başka yerde İsâ olur, bir başka yerde Yusuf olur kuyuya atılırız, Yunus olup balığın karnına girip istiğfar ettiğimizde bunu hissetmemiz lâzım, yaşantısıyla hâllenmemiz lâzım, başrollerde olan biziz, o mertebede o isimlerde bizim yaşantımız, o yaşantıları onların ruh halleriyle bir kere okumak binlerce defa okumaktan daha üstündür.

Aslında Hızır (a.s.) olarak orada zuhurda olan Allah’ın ta kendisidir, Mûsâ (a.s.) Ulûlazim peygamberi iken Allah’tan vasıtalı yani melek vasıtasıyla ilim alıyorken, Hızır (a.s.) vasıtasız kendi bünyesinden zuhura getiriyor, işte kişinin Rabbiyle arasında olan münasebetlerini düzelterek bire bir Rabbinden ilham alarak faaliyete geçmesi Ledün ilmidir.

 

      Bu binilen gemi Hakikat-i İlâhiye de Hakikati Muhammedi gemisi, yani beşer aklımız olan Mûsâ ile   hakikatimiz, özümüz Hızır bu beden gemisine biniyorlar ve Hızır bu beden gemisini biraz yaralıyor, gıdasını fazla vermiyor vb yollarla ve onu kullanılmış eski bir şey haline getiriyor ki bedenin biraz arızaları olursa nefsi emmâre denilen hükümdar bu beden gemisini alıp sahip çıkamıyor, eğer bu beden gemisi çok sağlam olursa nefsi emmâre hükümdarı onu hemen alıyor ve kendi emrinde kendisi kullanmaya başlıyor, Hızır gemiyi yaraladığı için bizdeki ilim çocukları büyüyünce o gemiye sahip oluyorlar.

Eğer bu hadiseler olmuyorsa ve gemi çok sağlamsa bizde Mûsâ ile Hızır hakikati yaşanmıyor demektir, dolayısıyla kelâmî olan bu hikâyeyi okusakta fiilen okumamış oluyoruz. Dikkat edelim bâtın olarak gözüken bu hâdise yine zahiren anlatılıyor, bunun gerçeği yukarıda anlatıldığı şekilde kendi üzerimizdeki tatbikatıdır, Ledün yönü budur.

 

وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً

80-) Ve emmel ğulamü fekâne ebevahu mu'mineyni fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra;

* “Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

 

“Bu çocuk eğer büyüseydi ebeveylerine büyük zararı olacaktı o nedenle o nedenle onu öldürdüm” diyor Hızır a.s.

Bu çocuk bizim nefsi emmare, levvame ve mülhimeye kadar gelen süremiz ve bunları bizimde öldürmemiz gerekiyor, istek ve arzularını öldürerek onları faaliyet dışı bırakmamız gerekiyor.

 

فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْماً

81-) Feeredna en yübdilehüma Rabbuhüma hayren minhu zekâten ve akrebe ruhma;

* “Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”

 

Cenâb-ı Hakk’ın vereceği bu çocuk ebeveynine rahmet olacak. Bu çocukta bizim veled-i kalbimiz fakat biz asi olan çocuğu öldürmeden bu gönül evlâdı doğamıyor çünkü yeri hazırlanmamış oluyor. Asi olan çocuk ortada olduğu müddetçe yeni bir çalışma yapma imkânımız olmuyor çünkü evlâtlık görevini o yapıyor yani nefsimizdeki emmâre, levvâme, mülhime mertebeleridir.

 

      Bu veled-i kalb bizim mukaddes varlığımızda Aklı küll ve Nefsi küll’ün istikametinde hayat yaşamaya hazırlamakta yani bu bedeni o yöne doğru yönlendirmekte, bunlarla sâlih evlat olmaktadır. Sâlih çocukta kurgusu Hak’tan fiili kuldan olan sâlih amel gibi Hak’tan aldığı şeyleri işlemektedir diğer çocuk gibi nefsinden aldıklarını değil. Seyri sülûk yolunda yapılan ilk işlemler bunlardır, kişinin aşama kaydetmesi için bazı şeylerin öldürülmesi gerekiyor, ki İsmâîl (a.s.) ın kûrb’ân edilmesi hadisesi ile de buna işaret edilmektedir ayrıca, şöyle ki; Ne zaman ki biz veled-i kalb ortaya getireceğiz İbrâhîm’in İsmâîl ile Kâbe’yi tamir etme hadisesi bizde zuhura gelecek ve biz asi olan evlâdı öldürdükten sonra Cenâb-ı Hakk’ın verdiği yeni bir evlât ile Kâbe’yi yükseltmeye başlıyoruz, gönül Kâbesi’ni, Hakk’ın nazargâhını.

 

وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحاً فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْراً

82-) Ve emmel cidaru fekâne li ğulameyni yetiymeyni fiyl mediyneti ve kâne tahtehu kenzün lehüma ve kâne ebuhüma saliha feerade Rabbüke en yeblüğa eşüddehüma ve yestahrica kenzehüma rahmeten min Rabbik ve ma fealtühu an emriy zâlike te'vilü ma lem testı' aleyhi sabra;

* “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.”

 

      Bizlerin harabe olmuş beden binalarını az bir miktar sağlamlamak gerekiyor çünkü batınında, özünde büyük bir define var ve eğer bu define gizlenmez ise nefis onu kendi çıkarları için kullanacağından dolayı duvarı sağlamlaştırıyor ve Hızır yapıyor bunu ve bunun gönül rızasıyla, Hakk rızasıyla karşılık alınmadan yapılacağını belirtiyor. Burada iki yetimden bahsediliyor, bir yönüyle Efendimizin (s.a.v) bir özelliği olan yetimlik, hazinede  Hakikati Muhammedi sırlarına işaret ediliyor, diğer yönüyle abdiyyet ve rububiyet’tir bunlar babaları olan Ulûhiyyetten dünya âlemine gelmişler ve yetim olarak faaliyete başlamışlardır.

 

      Bazı tefsirlerde sandığın içinde Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v) kadar gelen bütün peygamberlerin resimleri olduğu belirtilmiştir. Mânen bu da doğrudur çünkü gönül hazinesinde onların hepsinin resimleri vardır yani ruhaniyetleri, maneviyatları vardır işte bunları korumak için sağlamlaştırmak gerekiyor. Daha sonra yetim çocuklar burası bizim diyerek binayı karıştırmaya başlayınca kendileri bulacaklar haklarını. Efendimizde (s.a.v.) bu hadise hakkında şöyle demiştir:”Mâsâ kardeşim Hızır ile biraz daha dayansaydı bize daha çok ilmi miras kalacaktı”  

Hızır (a.s.) ben bunları kendimden yapmadım Rabbimin Ledünnünden bana bildirdikleriyle yaptım diyerek şeriat peygamberi ile hakikat varisi arasındaki farkı bildiriyor. Şeriat peygamberine dışarıdan bir kitap gelmekle Resul ve Nebi oluyor fakat Veli’sine batınından bir hüküm, anında işlemek sûretiyle bir hüküm verilmesiyle fiilini işliyor.

Peygamberin getirdiği hüküm sonradan uygulanmak üzere

gelen bir sistem Ledünni ilim ise anında faaliyete geçen bir sistemdir.

 

Elmalılı Hamdi Yazır Cüz 5 sayfa 3268 Sabra dayanamadığın şeylerin tevili bunlardır diye devam ediyor.

 

      Hızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."

79- "Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."

80- "Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk."

81- "İstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin."

82- "Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur."

76-77- Nihayet bir köy halkına vardılar. İleriden anlaşılacağı üzere bu bir şehir idi. Birçokları Antakya olduğunu söylemiş. Şehre Antakya ismi sonradan verilmiş olduğuna göre eski isminin başka bir şey olması gerekir. Bundan başka Übülle denilmiş. Berka denilmiş. Hıristiyanların nisbet edildiği Nasıra denilmiş, Bacırvan denilmiş. Rum topraklarında bir köydür denilmiş, Endülüs'te Hadrâ adasıdır denilmiş. Şu halde bu köyün sağlam bir şekilde belirlenmesi mümkün değildir. Aslında Kur'ân'da köyün belirlenmesi istenmediğinden dolayı belirsiz gösterilip yalnız şöyle bir niteliği anlatılmıştır:

Öyle bir köy ki halkından yiyecek istediler (köy halkı) onları konuklamaktan kaçındılar. Burada in iki defa söylenmesi, birisi şehrin asıl hükümeti, biri de genel halkı olması gibi iki mânâya işaret olsa gerektir. İkisinden de kastedilen, aynı mânâ ile halk demek olduğuna göre kelimesinin tekrarlanması sırf onları ayıplamak için olmuş olur. Gerçekten bu köyün ileri gelenleri ve halkıyla, bütün halkı o kadar alçak imişler ki, iki kişiyi konuklamaktan çekinmişler.

Bu alçaklığa karşı gösterilen büyüklüğe bakınız: O vakit orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular; (Hızır) hemen onu doğrulttu. Nakledildiğine göre bu bir kale duvarı gibi yüksek ve kalın bir duvar imiş. Bazılarının zannettiği gibi bunu yıkmış ve durup yeniden yapmış olabilir. Fakat böyle bir memlekette o tuhaf durumda bulunan bir duvarı yıkmaya kalkışmak bile olağan bir şey olamayacağı dikkatle düşünülürse, sözün gelişinden bunun bir mucize şeklinde hemen doğrultulduğunu anlamak gerekir. Nitekim İbnü Abas'tan ve İbnü Cübeyr'den rivayet edildiğine göre: "El il e dokunmuş ve (duvarın) hemen doğrultulmuş olduğu" söylenmiştir. Gerçekten peygamber-lerin durumlarına ve kıssanın meydana gelmesine yakışan da budur.

 

      Bunu gören Mûsâ dedi ki: İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın. Yiyecek istemek gibi acı bir ihtiyacın gerçekten olduğu bir sırada, mümkün olan bir kazancı bırakıp boşu boşuna bir iyilik yapmaya kalkışmak Mâsâ'ya anlamsız göründü de sabrını tutamadı. Şu kadar ki bu defa öncekiler gibi öfke ile değil, yumuşaklıkla itiraz etti ve yukarıdaki sözü gereğince, arkadaşlığın sona ermesi gerekeceğinden çekinmedi. Onun için Hızır da:

78- Dedi ki: "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Artık sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana söyleyeceğim." Yani gemi, oğlan ve duvar hakkında yaptığım şeylerin sana gizli kalan mânâ ve maksadını, gizli olan sebep ve hikmetini anlatacağım.

79-Şöyle ki: "Gemi, denizde çalışan bir takım yoksullarındı. Ben onu ayıplandırmak istedim. Çünkü ötelerinde bir melik vardı" Bu melik Gassân hükümdarı Cülendâ b. Kerber idi denilmiş. Endülüs yarımadasında Mıkvâd b. el-Cülbend idi denilmiş. Ünü böyle zulüm ile destan olmuş olan bu kral her gemiyi gasbederek alıyordu. Yani sağlam, kusursuz olan her gemiyi zorla alıyordu. Bundan dolayı gemiyi biraz yaralayıp ayıplandırmak, o gasptan kurtarmak için iki kötülüğün en az zararlısını seçmek ile, o yoksullara yardım cinsinden yararlı bir iş idi. İşte Allah'ın hükümlerinde böyle dış görünüşe göre zarar gibi görünen şeylere rastlanır ki, Allah katındaki sırları bilinirse onların zarar değil, fayda olduğu anlaşılır.

80- Oğlana gelince, onun anası babası mümin insanlardı. Bundan dolayı bunları azgınlık ve nankörlüğe sokmasından korktuk. Yani sakındık. Yani oğlan göründüğü gibi masum (günahsız ve suçsuz) değildi. Büluğa ermiş, azmış bir kâfir idi ki, anasını babasını da küfür ve azgınlığının istilası altına almak üzere idi. Yahut henüz çocuk ise de öyle küfür ve azgınlığa kabiliyetliydi ki, sağ kalırsa ileride anasını babasını bile azıtacak, onları da küfre bürüyecekti. Halbuki o ana ve babanın imanlarındaki samimiyyeti Allah tarafın-dan böyle bir kötülükten korunmaya lâyık ve onun çocuk iken ölmesi hepsi hakkında hayırlı idi.

81- İstedik ki: bu iki müminin Rableri kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin. Hem oğlanın yüzünden görecekleri kötülükten kurtulacaklar, hem de onun ölümüyle duyacakları acıya karşılık daha sevimli bir oğlana erişeceklerdir ki, o oğlan ölmeyince bu olmayacaktı. Rivayet edildiğine göre onun yerine Allah, bunlara bir kız vermiş ve bu kız bir peygamber annesi olmuş ve o peygamberin eliyle ümmetlerden bir ümmet, hidayete ermiştir.

82- Duvara gelince şehirde iki yetim çocuğun idi altında bunlar için bir hazine vardı. Yani bunlar, için saklanmış bir altın ve gümüş hazinesi vardı. Bunun bir takım hikmet ve öğütleri kapsadığı, bir altın levha olduğu da rivayet edilmişse de birincisi açıktır. Ve babaları iyi bir kimse idi. Yani o hazine onlara iyi bir babanın mirası idi. Helalinden kazanılmış ve Allah yolunda harcanmak için iyi niyet ile konmuştu. "Altın ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda sarfetmeyenleri acıklı bir azab ile müjdele" (Tevbe, 9/34) âyetinde kötülenen yerilmiş hazinelerden değildi. O iki yetim, yalnız yetim olduklarından dolayı değil, babalarının iyiliğinden faydalanarak o hazineyi elde edeceklerdi. Bu zatın iyi bir insan olması misallerinden biri olmak üzere denilmiştir ki; O çok güvenilir bir adamdı. İnsanlar ona emanetleri bırakırlar, o da verdikleri gibi teslim ederdi.

Özetle iki oğlu yetim kalmış olan o iyi babanın iyiliği Allah katında boşa gitmeyecekti. Bu yüzden Rabbin o iki yetimin büluğ çağına ve erginliğe erişmelerini ve erişip hazinelerini çıkarabilmelerini istedi. Bunlar büyümeden duvar yıkılmış olsaydı, o hazineyi başkaları bulacak ve zayi olacaktı. Düşünmeli ki o durum ve vaziyette yıkılmak üzere bulunan bir duvarın altında, iki yetime ait bir hazinenin var olduğunu bilip de onun belirli zamanına kadar korumasını temin etmek ne kutsal bir iştir. Bunlar hep Rabbinden bir rahmet olarak yapılmıştır. Ve ben bunu, bu yaptıklarımı kendiliğimden yapmadım. Yani kendi görüş ve ictihadımdan değil, Rabbinin bildirdiği emri ile, O'nun bir rahmeti olmak üzere yaptım, bu benim bir görevimdi. İşte senin, hakkında sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.

 

      Kıssanın burada bitmesinden anlaşılıyor ki bu açıklamaya karşı Mâsâ bir şey dememiştir. O halde bu açıklama ve yorumda reddedilecek bir şey görmemiştir. Demek ki Mâsâ'nın görünürde zararlı ve beğenilmez gördüğü şeyler gerçekte öyle değilmiş. Onun beğenme-mesi, gözünden gizli olan sebepleri ve hikmetini anlama-masından ileri geliyormuş. Öyle ki o gizli sebepler, açıklanınca zâhir ve bâtın birleşiyor, Allah'ın hükmünde çelişme kalmıyor. O halde demek oluyor ki iç yüzün gereği, görünüşün gereğine aykırı olabilir. Fakat bundan dolayı hakikat ile şeriatın uyuşmazlığı gerekmez. Çünkü şeriat, Hakk'ın hükmüdür. Hakk'ın hükmü de hakikatte (gerçekte) ne ise odur. Onun için iç yüze göre emredilmiş olan Hızır, Hakk'ın emri olan şeriat ile âmel ettiği gibi; şeriatla emrolunmuş bulunan Mûsâ da hakikat (gerçek) açıklandığı zaman şeriat bakımından itiraza yer olmadığını görüyor.

 

Bunun için İmam-ı Rabbanî Mektûbât'ının birinci cildinde kırk üçüncü mektupta demiştir ki: "Bazı insanlar dinsizlik ve zındıklığa meylederek esas gayenin şeriatın ötesinde olduğunu hayal etmişlerdir. Asla ve hayır, sonra asla ve hayır böyle kötü bir inançtan Allah'a sığınınız. Tarikat ve şeriat birbirinin aynıdır. Aralarında kıl ucu kadar uyumsuzluk yoktur. Şeriata aykırı olan herşey reddedilir ve şeriatin reddettiği her hakikat iddiası bir zındıklıktır."

Yine aynı ciltte kırk birinci mektupta şeriat, tarikat ve hakikat bahsinde demiştir ki: "Mesela dilin yalan söylememesi şeriat, kalbden yalan hatırasını yok etmek eğer zorlanıp çalışmakla olursa tarikat ve eğer külfetsiz yapılması kolay olursa hakikattir. Kısacası bâtın (gizli) olan tarikat ve hakikat, görünen şeriatın tamamlayıcısıdırlar. Şu halde tarikat ve hakikat yoluna girenlerden, yol esnasında görünürde şeriata aykırı ve ona ters düşen işler görünürse hep bunlar, o anki sarhoşluktan ve kendini kaybetmek-tendir. O makamı geçip ayıldıkları vakit, o şeriata aykırı olan durum tamamen ortadan kalkar ve o zıd ilimler tamamıyla dağılmış olur."

Ancak burada dikkate değer bir nokta vardır ki o da Hızır'ın öldürdüğü çocuk meselesidir. Eğer bu çocuk büluğ çağına ermiş idiyse derhal küfür ve azgınlığına hüküm vermek şeriata uygun olur. Fakat âlimlerin çoğunun dedikleri gibi, henüz büluğ çağına ermemiş bir çocuk idiyse, onun kâfirliği ve azgınlığı nihayet gelecekte meydana çıkacak bir gerçektir. Hızır, Allah'ın kendisine bağışladığı ilim ile, onun o zamanki ve gelecekteki bütün gizli bilgilerini bilmiş dahi olsa, bir çocuk şöyle dursun bir ergini bile ileride yapacağı suçtan dolayı öldürmek şüphe yok ki İslâm hukukuna aykırıdır. Çünkü Hz. Ömer (r.a) Muğire'nin kölesini görünce: "Bu beni öldürecek" demiş, kendisinin katili olacağını bilmişti. "O halde niye bırakıyorsun, ey müminlerin emiri!" dediklerin de "Ne yapayım henüz bir şey yapmamıştır. Ve yalnız kalbindeki şeyden dolayı da şeriata göre sorumlu olunmaz" dedi. Ve dediği gibi ertesi gün şehid oldu. Şu halde Hızır'ın öldürdüğü eğer çocuk ise bundaki hüküm, hakikat ile şeriat arasında bir uyumsuzluk noktası meydana getirmez mi? Ve bu durumda Mâsâ bu yoruma nasıl kanaat etmiş olur? Buna söylenebilecek cevap şu iki tarzdan birisi olabilir:

1- Musa'nın yoruma itiraz etmemesinden açıkça anlaşılan şudur ki onun diye bir masum (suçsuz) zannettiği oğlan, çocuk değil, ergin azgın bir kâfir, öldürülmesi vacib bir genç imiş. Bu ipucu karşısında çocuktu sözü kabul edilemez.

2- Şeriatın hakikatı Allah'ın emridir. Hızır da bunu kendiliğinden değil, Allah'ın emriyle yaptığını söylemiş. Mâsâ'nın itiraz etmemesine sebep de bu olmuştur. Çünkü bu şekilde Hızır, özel durumlarda özel bir şeriat ile emredilmiş bir peygamber olduğunu anlatmış demektir. Bundan dolayı o çocuk hakkında gerçekleştirdiği öldürme hükmü, genel kurala aykırı olmakla beraber, Hızır için özel vahye dayanan özel bir şeriat olur. Bu ise şeriat ile hakikat arasında bir uyuşmazlığa değil, iki peygamberin şeriatleri arasında bir farka dayanır. Ve Mûsâ'yı Hızır'dan ayıran en önemli nokta da bu farktır. Açıklanan üç olaydan, üçü de Hızır'ın hem ilm i nin şeklinde, hem de yaptığı işin şeklinde başka bir özellik gösterdiği gibi, bilhassa çocuk olayı onun şeriatında da bir özellik göstermektedir:

 

      Birincisi, ilim açısından bakıldığı zaman onun gemi, genç ve duvar hakkındaki ilminde olduğu gibi, eşyanın görünmeyen şeylerle ilgili olan Allah bilgi ve sırlarını, gelecekteki takdir edilmiş şeyleri, geçmişteki gizli hususları, şimdi gözönünde olduğu gibi hemen bildiği anlaşılıyor. Onun için buna gayb ilmi, gizli ilim, özel mânâsı ile Ledünnî (Allah'ın bilgisi ve sırları) ilmi demişlerdir.

 

      İkincisi, fiil yönünden bakıldığı zaman yaptığı şeyler, halktan Hakk'a doğru giden işler değil, Hak'tan (Allah'tan) halka doğru olan fiillerdir. Bundan dolayı Mûsâ gibi halkı Hakk'a götürmeye emredilmiş değil, Hak'tan halka olan mukadderatın (yazılmış olanların) yerine getirilmesine emredilmiş demektir. Ve şu halde oğlanı öldürmesi de, Allah'ın emri ile ölen çocukların ruhlarını almaya vekil tayin olunmuş olan Azrail'in görev ve sorumluluğu gibi olur.

 

      Üçüncüsü, İslâm şeriatına uygun olmak, başka bir ifade ile güzellik ve çirkinlik açısından bakıldığı zaman Hızır'ın yaptıkları, gözle görülmeyen gizli sebeplere dayandığı için görünürde çirkin ve hikmetsiz görünüyor. Sebeplerinin açıklanmasıyla gerçeğe uygun olduğu zaman ise, üçte ikisi genel kurala uygun ve biri genel kurala aykırı bir istihsan (güzel sayma) olduğu anlaşılır. Mûsâ onun ilmindeki özelliği, daha önce Allah'ın ilmi ve sırrından haber almış, ondan doğruyu bulmasına yardımcı olacak ilmi öğrenmeye gelmişti. Gördüğü örnek ise ona, amel ve şeriat yönünden kendisinin memurluğuna uymayan ve bununla beraber itiraz etmeye de hak vermeyen özellikler bulunduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine aralarında birbirinden ayrılma gereği gerçekleşmiştir. Demek ki Mûsâ, ilmini tebliğ ve ortaya koymaya emredilmiş Ulü'l-azim bir peygamber olduğu halde Hızır, tebliğe değil, verilen emirleri hemen yerine getirmeye emredilmişti. Bundan dolayı Hızır'ın bir peygamber değil, bir veli olduğunu söyleyenler olmuştur. Fakat yalnız veli olsaydı oğlanı öldürmek için özel hükme sahip olamazdı. Bu şekilde kıssa Hızır'ın Mûsâ'dan daha faziletli olduğunu gerektirmez. Ancak Mûsâ'nın herşeyi bilen (bir peygamber) olmadığını ve Allah ilminden Mâsâ'ya verilmeyen şeyler bulunduğunu anlatmış olur. Bu da hem Hızır'ın, hem Mûsâ'nın Allah'ın lutfuna nail olduklarını toplayan bir zü'l-cenaheyni (dünya ve ahirete ait bilgisi geniş olan kimse) göz önüne getirmeyi telkin ile Hz. Muhammed'in makamının en mükemmel bir makam olduğunu anlatmak için bir giriş yapılmış demektir.

(Yukarıdaki yorumu idraklerinize sunuyorum. T.B.)

Allah’a giden yol iki türlüdür;

Sırat-ı Müstakıym, bizim bedenimizin yoludur, ruhumuzun yolu ise sıratullah’tır ve sıratullah’a götüren ilim Ledün ilmidir.

Efendimizin mirac’ta Mekke’den Kudsü Şerif’e gitmesi sırat-ı müstakıym yani dünyaya paralel olarak dünya çekiminden kurtulmadan gidiş, Kudsü Şerif’ten yani kudsiyetten Uluhiyete gidişte sıratullah’tır yani yukarıya doğru. Sırat-ı müstakıym hakikati ile yaşanırsa sıratullah’a götürüyor, hakikati ile yaşanamazsa sadece bedenimizin bu dünyada sağlıklı olarak yaşamını sağlıyor yani ayağımız yerde, beden anlayışlı bir din yaşamaktayız, o zaman Rûh ve Ulûhiyyet anlayışlı bir din olamıyor, ve onu yaşayamıyoruz.