Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım

       30-) Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi inniy ca'ılün fiyl' Ardı halifeten, kalu etec'alü fiyha men yüfsidü fiyha ve yesfiküddima'e, ve nahnü nüsebbihu Biham-diKE ve nükaddisü leKE, kale inniy a'lemü ma la ta'lemun;

       * Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.

       İşte bu Âyet ve bundan sonra gelen Âyetler İnsân-ı Kâmil’in yetişmesi için evvelâ bilmesi lâzım gelen hakikatleri bize sıralamaya başlıyor;

       Allah’ın zâtından, Zât âleminden yola çıktık her geçtiğimiz yoldan üstümüze bir elbise giyindik, gaflet perdesiyle çoğaldık ve en son en katı elbiseyle beden elbisesiyle yani toprak elbisesiyle çıktık buraya, çıktık ama zât-î varlığımızın üstü kapandığından örtüldüğünden biz hakikatimizden öldük yani o anda artık onu şuur edemiyo-ruz, şuur edemediğimiz için de ölüler hükmündeyiz, Hakk’ın Zâtı bizde gaybte kaldı ve bu Âdem (a.s.) kıssasını idrak ederek insân’ın kemâlâta ermesi demek oluyor.

       Ey Habibim o vakti hatırla ki Rabbin bir zaman meleklere dedi ki, muhakkak ki ben, halk edeceğim var edeceğim, yeryüzünde bir halife;

Daha o anda yeryüzünde insân yok ama bütün yeryüzü hayvanlar dahil hazırlanmış vaziyette yani insân’ın yaşa-masına müsait bir ortam hazırlanmış, işte bu ortamda yaşayabilmesi için “Ben bir halife hâlkedeceğim” dedi. Bu hadise o zaman olmuş, şimdi günümüzde ne olacak, Kûr’ân-ı Kerîm her an, her zamana inmiş bir kitap değil mi, kıyamete kadar hergün yeni yeni nâzil olmuyor mu, Kûr’ân-ı Kerîm her yeni doğan kimseye yeni nâzil oluyor, 1400 sene evvel nâzil oldu ama biz o Kûr’ân-ı Kerîm’den ne kadarını anladıysak bize o kadarı nâzil oldu, duvarda asılı durmuş Kûr’ân-ı Kerîm nâzil olmuş demek değildir, okuyana, anlayana nâzil olmuş oluyor, işte Kûr’ân-ı Kerîm’den kaç sayfa kaç Âyet idrak ettik isek bizim Kûr’ân’ımız o kadar, tabi ki Kûr’ân-ı Kerîm’in bize gelmesi ile iftiharımız çok ve ne kadar üzerinde çalışırsak o kadar o nimetten o deryadan o kadar almış oluruz,

       Kûr’ân-ı Kerîm ne zaman okunuyorsa o anda yeniden nâzil olmakta, Allah’ın varlığı bitermi ki Kûr’ân-ı Kerîm yani onun kelâmı bitsin, biz yer yüzündeyiz, var olduk, varız peki o zaman bu Âyetin yaşantısını kendimizde nasıl bulacağız. Kendimizi biraz iç âleme çekeceğiz iş, güc, ev, çoluk çocuk ne varsa belirli bir süre için bunlardan sıyıracağız kendimizi, tabii dir ki bu işlem fiziken çekilmek değil düşüncede sıyıracağız işte bu nedenle sohbete girecek olan kişi sohbete girerken ağırlıklarından ne varsa kapının dışında bırakması lâzım, çünkü onlarla beraber içeriye girdiği zaman yeni birşey alamaz, dolu olan bir yere ne konur ki, bir şey konmaz, onları bırak dışarıda dursun artık giderken yine yüklenirsin.

       Tefsirlerde genelde “câ’ilün” kelimesini yaratacağım şeklinde alırlar, bu çok yanlış bir ifadedir fakat şeriat ve tarikat mertebesinde kullanılır, hakikat ve marifet mertebesinde yaratma sözü olmaz, buradaki anlamı da zâten, kılma, dilemedir, yaratma bir şeyi yoktan var etmektir, Âdem (a.s.) yoktan var edilmedi, zâten varolan varlık zuhura çıktı. Yaratma dediğimizde ikilik ortaya getiriyoruz ve ikilik ortaya getirdiğimiz zamanda tevhid, vahdet hakikatini idrak etmemiz mümkün olmuyor, çünkü gözümüzdeki gözlük hep bize Bir’i iki gösteriyor oysa bunlar Bir’in zuhurları ayrı bir vahidten zuhura gelen şeyler değil ve bu âlemde ne varsa bunların en küçüğünden en büyüğüne kadar herşey Cenâb-ı Hakk’ın bâtınında gizli iken, yani “Ben gizli bir hazineydim bilinmekliğimi istedim” hakikatiyle bâtından zuhura çıkmasıdır bu âlemlerin. Yaratma demek değil yani kelimeyi yanlış kula-nıyoruz ve kolayımıza geliyor, “ca’el” kılmak mânâsına dilemek mânâsına, namaz kılmak gibi yapmayı murat etmek.

       Bizim yeryüzümüz şu bedenimizdir herbirerlerimizin yeryüzü burası ve Cenâb-ı Hakk sana özünden duyurdu ki “ey falan kişi” diye, bizim özümüzden rububiyyet mertebesinden öyle bir hakikat gelecek ki bize ve meleklere diyecek, peki melekler kim, bizdeki bütün kuvvetler bizim meleklerimiz, işte bu melekler daha ziyade bizde beş farzdan meydana gelen melekler, yani namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hacca gitmekten, zekât vermekten, Kelime-i Tevhid’i söylemekten meydana gelen beş ayrı melek zümresi, işte bu meleklere dedi ki “Ben yeryüzünde bir halife hâlkedeceğim” yani sizin beden yeryüzünüzde Ben kendime ait bir makam meydana getirmek istiyorum, nasıl yeryüzünde Kâbe-i Şerif var, Beytullah, işte sizin gönlünüzde de bir Beytullah kurmak istiyorum oraya  da halifemi göndereceğim.

       Tefsirler de zâhir hâli genel olarak verilen bilgiyi sadece genel olarak bildiğimizde sadece tarihi bir hadiseyi yaşamış oluruz ve o şekilde yaşadığımız zaman Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek yönüyle anlamış olamıyoruz, işte onun için zâten Kûr’ân-ı Kerîm’den tad, lezzet alamıyoruz ve hep ötelerde olan onun hayatı, bunun hayatı diye menkıbe olarak anlatıyoruz, bizim dışımızda bir hâdise olarak anlatıyoruz oysa Kûr’ân-ı Kerîm bize geldiğinden yani öz olarak bize geldiğinden, bizi anlatıyor başkasını anlatmıyor, Cenâb-ı Hakk’ın gayesi o zâten, bizi bize anlatmak için bu Kûr’ân-ı Kerîm’i indirdi, “o vakti hatırla ki” diyerek işin özünden hakikatinden düşünceye tefekküre çağırıyor, kişinin de  önce zâhirînden öğrenip  bunu tatbik etmesi gerekiyor ve daha sonra  özünde, duyması, hissetmesi, yaşaması gerekiyor.

       Mânâ’yı Kendi bireysel varlığımıza indirdiğimiz zaman yani şuhûda getirdiğimiz zaman veya kendi yanımıza indirdiğimiz zaman, hitabı doğrudan doğruya kendimize aldığımız zaman; O vakti hatırla ki, Rabbin senin beden arzında bir hilâfet mertebesi kurmayı diledi, meleklere bunu söyledi, o zaman kim ki, bunu yaşıyorsa kendindeki meleklere bunu yaşadığı anda söylüyor.

       Bunun üzerine melekler, dediler ki, orada kılacakmı-sın bir halife,? bozgunculuk yapacak, kan dökecek o halife, biz seni senin hamdinle tesbih ediyoruz ve takdis ediyoruz yüceltiyoruz, meydana getireceğin varlık ise isyan edecek, kan dökecek niye bunu böyle yapacaksın acaba, gibi bir cevapları vardı.

       İşte ne kadar açık ifadeler ki, bizde şeriat mertebesi itibarıyla meydana gelmiş olan kazanmış olduğumuz, namazlarımızdan, oruçlarımızdan, haccımızdan, zekâtımız-dan, Kelime-i Tevhid’ten meydana gelmiş olan melekler grubu Cenâb-ı Hakk’a diyor ki biz seni takdis ediyoruz, biz sana ibadet ediyoruz, biz seni yüceltiyoruz zâten yani bunun dışında bir varlığa, oluşuma, düşünceye gerek var mı? Hem de o kan dökecek bozgunculuk yapacak diyorlar.

       Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk dedi ki, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” siz meseleyi böyle görüyorsu-nuz ama sizin bilmediklerinizi Ben bilirim yani bunun altında çok daha fazla sırlar vardır demek istiyor.

       Bir de şu yönü var işin, melekler nereden biliyorlardı bu bilgiyi yani bozgunculuk yapacak kan dökecek birini, şu kadarını söyleyelim bizler yeryüzünde yaşayan yegâne topluluklar değiliz, bizim neslimiz Âdem (a.s.) dan başla-yan ve son gelecek insân’a kadar olan bir nesildir, bizim gibi dünyanın üzerinden bir çok nesiller geçti bizim kıyametimiz kopacak bizden sonra da bir çok nesiller geçecek işte daha önceki o yaşantılardan tecrübeleri olan zâhirdeki melâikeyi kirâm “kan dökecek bozgunculuk yapacak biri” diyor, demek ki insân’ın son ve belirgin vasfı, bireysel değil tabii genel insân’lığın belirgin vasfı, kan dökmek ve bozgunculuk yapmak, Cenâb-ı Hakk’ın dediği “Allah diyen kimse kalmayınca yeryüzünün kıyametini koparırım” o gün insânların çoğu daha Allah diyecekler fakat lâfzen Allah sözünün zuhuru olan insân kalmayacak yani Âdem yani halife kalmayacak yeryüzünde ve onların üzerine kopacak kıyamet işte melâikeyi kirâm bunu daha evvel gördüklerinden yine evvelki gibi bir hâdise mi olacak diye soruyorlar, fakat sadece bu değil daha başka yönleri de var ancak genel olarak bu şekilde düşünebiliriz.