Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti


       (31) Ve alleme AdemelEsmâe külleha sümme aradahüm alelMelâiketi fekale enbiuniy BiEsmâi haülai in küntüm sadikıyn;

       * Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.

       Ve Cenâb-ı Hakk Âdem'i hâlkettikten sonra yani o beden mülkünde Âdemiyet mertebesini Hakkikat-i İlâhiyye’yi anlayacak veled-i kalbi ortaya getirdikten sonra, Esmâ-i İlâhiyyenin hepsini ona talim etti yani Doksandokuz Esmâ-i İlâhiyye’yi öğretti, bir başka ifade ile esmâ mertebesini öğretti, kendisinde ef’âl mertebesi vardı ve daha evvelce esmâ mertebesini bilmiyordu o zat ne zaman ki belirli bir eğitime girdi esmâ mertebesini bir başka ifade ile Rabb mertebesini idrak etmeye başladı. Sonra onu arzetti, ortaya getirdi, meleklerin karşısına çıkardı, meleklere dedi ki, bu isimleri bana söyleyin, eğer evvelce söylediğiniz işte sadıksanız bu esmâları bana söyleyin, nedir bunlar diye birer, birer sordu onlara.

       Âdem yani o veled-i kalb denilen Cenâb-ı Hakk’ın zâtına mazhar olacak, ayna olacak varlık, gönül âlemi o kişide faaliyYete geçmeye başladı, Âdem olması ve halife olması o bedende bu yüzden oluyor, Cenâb-ı Hakk’ın zâti tecellisinin mahalli, eğer o ÂdemiYyet olmasa Cenâb-ı HaKk zâti tecellisini o kişiye yapmaz, çünkü alıcı olmadığı için oraya bişey vermez, verse de alamaz, o halde alıcı cihazı hazırlamak lâzımdır, işte Cenâb-ı Hakk’ın halife dediği, Âdem dediği bir bakıma budur, Âdem’de bakın Allah gibi “Elif” le başlar, ve Sûrenin başındaki “Elif, Lâm, Mim” in Elif’idir.

       Âdem’deki “Elif” yani Ahadiyet mertebesinin zuhur mahalli, “Dal” delildir, yani Hakk yoluna gitmeye Âdem delildir, insân-ı beşeriyyet hâlinden alıp kendi yol göstericiliği ile Ahadiyyet mertebesine ulaştırmasıdır,  “Mim” de Hakkikat-i Muhammedi’dir. Namazda da ayakta durduğumuz zaman “Elif” oluyoruz, rükûya eğildiğimizde “Dal” oluyoruz, secdeye gittiğimiz zaman “Mim” oluyoruz, işte bunu fiilen yaptığımızda biz Âdemiz demesekte şeklen bunu ıspatlamış ve mühürlemiş oluyoruz, her gün Kırk defa, ayakta durduğumuz zaman İbrâhîmiyyet mertebesi, rükûya vardığımız zaman Mûseviyet mertebesi, secdeye vardığımız zaman İseviyet mertebesi, çünkü yokluk, fenâfillâh mertebesi, oturduğumuz zaman ise işte bize kalan orası tahiyyat mertebesi, gerçi hepsi bizim fakat asalet olarak tahiyyat mertebesi bizim yani ümmet-i Muhammedînin, Hakkikat-i Muhammedî’nin mertebesi, oturduğu zaman kişi Muhammed ismini yazar bedeni şekliyle, başı “Mim” gövde ve ayaklarımız “Ha” arkada iki topuğumuz yine “Mim” kollarımızda yanda durduğu zaman “Dal” işte apaçık bir Muhammed ve ıspatlı , şahitli fakat Muhammediyyet mertebesine erişmek için “Elif”ten geçmek gerekiyor, İbrâhîm’den ve namazdaki ayakta duruştan geçmek gerekiyor ve onun devamı Âdem oluşturuyor, Âdem’in devamı İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet olarak yukarıya doğru mi’râc’ını yapıyor ve Muhammediyyet-i meydana getiriyor.

       “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl” derler, Muhammed ismini ne kadar söylersek söyleyelim iyi niyetimizle nihÂyet sevap kazanırız fakat Muhammed kelimesinin hakikatini idrak etmedikçe gerçek Muhammed ümmeti olmamız çok zordur, lâfzi Muhammed ümmeti beşeri, ferdi ve cismâni Muhammed ümmeti oluruz ama Hakkikat-i Muhammedi’nin ümmeti olmamız biraz zor, öyle olmamız için bu hakikatleri idrak edip yaşamamız gerekiyor, bir şeyin sistemi bilindikten sonra zorluk kalmaz, bilmeden zor tabi, işte belirli eğitimler neticesinde Cenâb-ı Hakk o Esmâ-i İlâhiyyeyi o halife olacak varlığa idrak ettiriyor, öğretiyor onu öğrenen mahalli de onun halifesi oluyor, aslında Allah’ın halifesi şu bizim fizik bedenlerimiz değil aklımızdır, Cenâb-ı hakk aklına hitap ediyor insân’ın aklı olmayanın dinide olmaz, dini olmayanın şeriati de olmaz, akıl şeriatı muhafaza eder, şeriatte hakikati muhafaza eder demiş Selâhattin Uşşâki Hazretleri, yani şeriat olmazsa bu işlerin dış hali olmazsa hiçbir şey olmaz evvelâ dışarıdan bu işler sağlam olarak bilinecek Şeriat-ı Muhammediyye’ye tam olarak sarılınacak, İslâmiyyetin emirleri zâhirde ne varsa onlar bir temel oluşturacak, fakat binayı yapan bir usta sadece temeli yapıp bırakırsa o da yarım kalır bir işe yaramaz, temel ne kadar sağlam olursa olsun üstünde binâ yoksa bir işe yaramaz aynı şekilde temel çürükse üstüne yapılan binâ da işe yaramaz ve yıkılır kısa sürede, hem temel sağlam olacak, hem binâ, hem çatı sağlam olacak ki kâfi bir oluşum meydana gelsin.

       Esmâ-i İlâhiyyenin hakikatlerini kişi idrak etmeye başladığı zaman  onu meleklerle karşı karşıya getiriyor Cenâb-ı Hakk yani kişi de evvelce yapmış olduğu fiillerinden meydana gelen kazançlar var melekeler var yani evvelâ bizde zâhiri ibadetleri yapmış olmak sûretiyle meydana gelmiş olan melekeler var, melekler var, güçler kuvvetler var, bir oluşum var, hiç bir oluşum boşu boşuna değildir.

       Bunlar henüz şuursuz yani düşüncede değil fiilde olan kuvvetler, güçler ve vaktaki Cenâb-ı Hakk, Ben yeryüzünde yani senin varlığında kendime ayna olacak bir mahal bir varlık hâlketmek istiyorum dedi ve onu meydana getirdi, işte o zaman ona İlâh-î isimleri öğretiyor yani aklımıza ve ruhumuza bunları işliyor ve o zaman o insân da değişik bir oluşum meydana geliyor, işte ona ikinci doğuş diyorlar, birinci doğuş kendi ana babalarımızdan fiziki olarak doğuşumuz ikinci doğuşta böyle gönülden doğuştur, tarikatta buna veledi kalb yani kalbin oğlu diyorlar, işte bu kalbin oğlu bizim gerçek oluşumumuzdur. Oradaki o İlâh-î halleri idrak etmiş olan o gönül ile diyor o kuvvetler.  Diyorlar ki yeryüzünde kan dökecek bozguncu-luk yapacak, peki, kimin kanı dökülecek, o meleklerin kendi kanı dökülecek ve onlar bunu idrak ettikleri için bu sözü söylüyorlar, çünkü muhabbetullah o bedene geldiği zaman sevap hükmü ikinci derecede kalacak sevap her zaman var yanlış anlamayalım fakat aşkullah’ın, muhabbe-tullah’ın yanında sevap fazla bir şey meydana getirmez fakat kimde ki, aşkullah yok muhabbetullah yok o zaman ona çok sevap lâzım çünkü başka kurtuluş yönü yok eksilerden artıya geçmesi için iyilikler yapması lâzım fakat bunlar hep bedensel yani et kemik düzeyinde olan hadiselerdir fakat insân sadece et kemik değil, içinde rûhaniyyeti var işte bunun meydana çıkması için “Ben senin beden yeryüzünde bir halife meydana getireceğim” yani Benim Zâtımı idrak edecek bir mahal, Beni anlayacak, Bana ayna olacak bir yer meydana getireceğim diyor, ve bunun üzerine bizde daha evvel yapmış olduğumuz ibadetlerden meydana gelmiş olan melekler, melekî güçler, yeryüzünde yani bu bedende kan dökecek bozgunculuk yapacak birini mi hâlkedeceksin biz zâten sana ibadet ediyoruz, seni takdis ediyoruz seni yüceltiyoruz ne gerek var gibi sözle karşılık veriyor.

       Ne zamanki halifeyi hâlkediyor Cenâb-ı Hakk ona Esmâ-i İlâhiye yi öğretiyor, isimleri öğretiyor ve o zaman o fiillerden meydana gelmiş olan meleklerle karşılaştırıyor o meleklere diyor ki kendinize çok güveniyorsanız hadi bakalım Âdem’in bilgisine ondaki muhabbetullaha karşı gelin sizi imtihan edelim ve nedir bunlar diye sorduğu zaman, melekler bütün Esmâ-i İlâhiyyenin farkında değiller çünkü gökteki melâikeyi kiram dahi Cenâb-ı Hakk’ın Sübbuh ve Kuddüs isminden meydana gelmiş sadece, yani melekler iki ismi biliyorlar daha fazlasını bilmiyorlar, bunun yanında hangi melek hangi işi yapacaksa o anda o isimle techizatlandırılıyor işi Yapabilmesi için, o da o anda kemâldedir fakat kendi yönünden kemâldedir ama Âdem de Cenâb-ı Hakk’ın bütün Esmâ-i İlâhiyyesi zuhura çıkıyor üstünlük sebebi bir yönden bu zâten. İşte o zaman yani bu isimleri söyleyin dediği zaman Âdem (a.s.) bünyesinde  Doksandokuz esmâyı ve sonsuz isimleri idrak ettiğinden hepsini saymaya başlıyor ve o zaman melekler şaşırıp kalıyorlar.

       Bizde bu mertebe zuhura çıkmadıkça ne kendimizi gerçek olarak tanımamız mümkün ne de Rabbimizi ne de Rahmân’ı ne de Allah’ı ne de Ahadiyyeti bilmemiz mümkün değil ancak lâfzi olarak biliriz ama ne olduğunu anlamayız, hürmet ederiz Kûr’ân-ı Kerîm’i başımıza koyarız fakat ne bunun ne olduğunu, ne kendimizin ne olduğunu, ne Peygamberimizin (s.a.v) ne olduğunu, ne de Allah’ın ne olduğunu gerçek manâda bilemeyiz bildiğimiz sadece zâhiri bir kulaktan dolma bir bilgidir özde olan bir bilgi değildir.

       Melekler Zat mertebesini bilemezler, mümkünü yok, çünkü Zat mertebesinin zuhuru halifeye mahsus yani insâna mahsus bir hâdise, ve daha evvelce hiçbir varlığa Esmâ-i Hüsnâ’nın tamamının öğretilmediğini görüyoruz eğer Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesinden bir tanesi eksik olsaydı Âdem (a.s) da halife olmazdı.

       O gün öyle olan bu hâdise bugünde aynen devam etmekte çünkü bir halife, halifelik mertebesine ulaşıyor fakat dünyada göçüyor onun yerine yenisinin yetişmesi gerekiyor bu hâdise ve bu eğitim hep devam etmekte, şu anda burada ve bunun gibi her sohbette olmakta ve bu yalnız irfan sohbetlerinde olmakta nakil ve menkıbe sohbetlerinde değil, tabi ki onlar da insân-ı bir yerlere götürürler ve bir güzellik verirler, bir hoşluk, bir duygu meydana getiriler ama kendine ulaştırmayan sohbet duygusal sohbettir bizim gayemiz duygular içerisinde yaşamak değil, tabii hiç duygusuz olmakta değil duygularla birlikte akılla, mantıkla, ilimle, şuurla yaşamaktır irfan ehlinin yaptığı iş. İnsân varlığının en büyük Esmâ-i İlâhiyye kaynağı “Selâm” ismidir, onun için İslâm onun için teslim onun için müslüman, oradan kaynaklanıyor, günlük namazda tahiyyatların içerisinde selâm veriliyor bunlar sayıldığında Doksan dört tane selâm sözü vardır, beş selâmda beş vakit namazın her birinin bütünüyle selâmet olması, bunu da ilâve edince Doksan dokuz tâne selâm olur, namazımızı kılıp bunu faaliyete geçirdiğimizde o gün içerisinde bize gelecek ne kadar zorluklar varsa yani zorluk hangi esmâ’dan gelecekse o selâmlar kalkan olur, ya tamamen bertaraf ederler ya da dozunu düşürürler eğer bu mutlak kaderse az zarar görürüz eğer kader-i muallak ise hiç zarar görmeyiz, bunun yanında meselâ Rahmân esmâsından bir şey gelecekse  onu da arttırıyor.

       Cinlerin ve şeytanların kaynak isimleri Azîz, Cebbar ve Mütekebbir, onlarda bu isimlerden meydana geliyor yani mahlûkatın malzemeleri birkaç esmâdan meydana geliyor fakat insân’ın kaynağı bütün Esmâ-i İlâhiyye’den geliyor işte hilâfet mertebesine bu yüzden sahip olabiliyor ve oraya ulaşabiliyor aksi halde halife olamaz.