Ancak iblis secde etmedi

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

(34-) Ve iz kulna lilMelaiketiscudu liAdeme fesecedu illâ iblis* eba vestekbera ve kane minelkâfiriyn;

       * Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.

       Yukarıda “Rabbin melâikelere dedi ki” diyor burada ise “Biz dedik” diyor Cenâb-ı Hakk, Rabbin dedi demiyor, yukarıda bir başkası Rabbin meleklere şöyle, şöyle dedi diye anlatıyor eğer Rabb konuşmuş olsa Ben Rabb olarak meleklere dedim ki derdi, işte Kûr’ân-ı Kerîm’de böyle çok enteresan hadiseler var biz bunları böyle üzerinden durmadan aynen okuyup geçiyoruz ama Kûr’ân-ı Kerîm’in öz noktaları buraları. Bu Âyette ifade değişti “Biz meleklere dedik, Âdeme secde edin ve hemen melâikeyi kirâm secde ettiler ancak iblis secde etmedi”

       Bakın Âdem (a.s.) yine ortada ve ondan hiç ses yok bütün hâdise onun üzerinde döndüğü halde.

       Yukarıda Rabbin dedi demesinin sebebi yukarıda rububiyet mertebesinin idraki yani terbiyesi var, burada ise Zât mertebesinin ifadesi var, Biz diyor Cenâb-ı Hakk sıfatlarıyla birlikte, rububiyyet mertebesi esmâ mertebe-sidir eğitim mertebesidir bu şekliyle olaya baktığımızda rububiyyet mertebesi içinde olan bu terbiye gerektiren her Esmâ-i İlâhiyye bir varlığın Rabbi’dir yani Esmâ-i İlâhiyyenin oluşumu mânâsı itibarıyla neyi zuhura getirmiş ve getirecekse o zuhura gelen şeyin Rabbi o Esmâ-i İlâhiyyedir onun için Rabb’lar diye geçer ama Rabbül âlemin Zat mertebesi itibariyle ise Bir’dir.

       Her varlık, evvelâ herbirerlerimiz kendi Rabbi hasımızı idrak etmemiz lâzım, bütün Esmâ-i İlâhiyye mevcut insân da fakat özel olarak bizi terbiye eden Esmâ-i İlâhiyyenin dozu fazladır bu nedenle de o ismin terbiyesindedir her bir varlık, yukarıdaki Âyette ilk olarak bu Rabb’ten bahsetti, bu Rabb Zât mertebesinin terbiyesini verdiğinden, yani Âdem’lik mertebesinden eğitim verdiğinden meleklere karşı üstünlüğü oradan o mertebenin, fakat bütün bu eğitim alındıktan sonra yukarıdan beri anlatılan bu hâdise içerisinde bir kemâlât oluşması gerekiyor ve tabidir ki bu bir günde, bir sohbette oluşacak şey değildir, ancak oluşması içinde bu sohbetlere ihtiyaç var.

       Bu oluşum sonrası zâhir olarak baktığımızda dış âlemdeki melekler, bâtın olarak baktığımızda bizim fiillerimizden oluşan kuvvetler, “Biz o melâikeyi kirâm’a dedik ki” yani melekler kendilerinin ne olduğunu bildiler yerlerini öğrendiler Âdem’e secde emrini aldılar çünkü kendi hakikatlerini idrak ettiler Âdem’lik mertebesinin de hakikatini idrak ettiler aralarında ne kadar büyük mesafenin irfaniyetin ilmin olduğunu idrak ettiler ve aldıkları emir karşısında Âdem (a.s.) a secde ettiler veya etmek zorunda kaldılar biz zorunda demiyelim de isteyerek ettiler ve Âdem-î hakikatin hakkını verdiler.

       Secde dendiği zaman Kûr’ân-ı Kerîm’de bir çok secde Âyetleri var ve ilk olarak secdeden bu kastediliyor yani namazdaki secde, namazdaki secde aslında çok büyük kemâlattır, tabii insân yönlü olan secde olduğundan, aslında bütün mahlûkatın secdesi vardır ve başka türlü de olmaz zâten. Secde insân’ın yapabileceği en şerefli fiili hadisedir, çünkü, insân’ın en şerefli yeri alnıdır ve ilmi de buradadır zâten yani vahdet ilmi konuştuğumuz ilim burada toplanır akıl olarak ve  gönül olarak ta tabi “sadr” ve toprakta bu âlemin en güvenilir en sağlam yeridir, insânı ve bütün bu varlığı besleyen ana malzemedir, işte en şerefli yerin en şerefli yere değdirilmesi ulaştırılması çok güzel, çok nâzik bir hâdisedir çok kemâlli bir oluşumdur. Secdeyi  biz zannetmeyelim kendimizi aşağıla-mak için yapıyoruz ama bazı mevzularda, bazı bölümlerde bu kullanılır yani benliğini kırmak için nefsaniyetini aşmak için, kendini zelil edip Cenâb-ı Hakk’ın önünde eğilsin diye secde edilir denir o da doğrudur o mertebede yaşayan kimseler için irfaniyyet yönünde yapılan secde kadar arifane ve irfaniyeti güzel hoş bir şey yoktur. İşte melâikeyi kirâm’ın yapmış olduğu bu secde ile yukarıda belirttikleri düşüncelerini ortadan kaldırdıklarını ve Âdem (a.s.) a şükranlarını belirtmeleri ile ondaki güzelliği idrak etmeleri ve güzel bir hareket etmiş olmalarıdır neticede.

“Ancak iblis secde etmedi,”

Âdem (a.s.) da meydana gelen Âdemi hakikatlerde melekler olduğu gibi şeytanlar da meydana geliyor, o da bir güç, bizim bir gücümüz çünkü bizde de Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimleri olduğundan ve onların zuhur mahalli iblis ismi verilen eksi güçler olduğundan, o bizim içimizdeki iblis bize secde etmedi, iblis ateş kaynaklı, diğerleri nûr kaynaklı güçlerdir.

       Âdeme secde etmedi ve etmezde, başka yönüyle edemezde zâten, fakat bu mazur görmek değil bu da işin başka bir yönü, iblis kendini nasıl müdafa ediyor fizik oluşumuna bakarak “ben ateşten hâlkedildim o topraktan” diyor, dikkat edelim ateş yandığı zaman yukarıya doğru çıkar ve aşağıya gitmez yani iblis secde  edemezdi zâten.

       (s.a.v.) Efendimiz nasıl buyurdu “Ben şeytanımı müslüman ettim” diye, bizim de eğitim neticesinde bize o anda secde etmeyen o iblisi düşünceleri, güçleri, duyguları zaman içerisinde eğiterek bize itaat eder hâle getirmemiz gerekmekte çünkü hilâfet makamı gerçekten bir hilâfet makamı ise oraya bütün teba’nın uyması gerekli  uymaz ise eğer o mülkün dışına çıkması gerekli fakat iblis dediğimiz o varlık bizim mülkümüz de mevcut olduğundan onu dışlamamız dışarıya çıkarmamız mümkün olmadı-ğından, onu eğitmemiz gereklidir. İblis dediğimiz nefsimizi, benliğimizi idrak etmemiz gerekiyor ki Cenâb-ı Hakk’ın o yoldan vermiş olduğu ne kadar büyük lütfu var bizlerin üzerinde, “Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu”, “onu tanıdığın zaman Rabbinı tanırsın” diyor, işte nefs dediğimiz o oluşumun bir gücü bu iblis’te mevcut.  Şurayı da iyi anlamamız lazım;

       İblisin nefsimizdeki mevcudiyeti emmâre, levvâme, mülhime’nin  bir kısmında, emmâre’de iblisin üzerimizde şiddetli tasarrufuve hakimiyeti vardır, levvâme’de bu biraz azalıyor, mülhime’de yarıya düşüyor, mutmainliğe geldiğimiz zaman orada artık iblisin hükmü ve iblislik hükmü kalmamış oluyor yani iblisliğin kendine ait hükmü kalmamış oluyor ama bizde iblislik var ve biz onu arif yapmış oluyoruz. Evvelce de meleklerin hocası idi iblis yani aklı çalışıyor ve ilmi var idi,  işte biz ona vahdet ilmini öğrettiğimiz zaman o iblis bizim ayağımıza kanca takmıyor, kendi enerjisiyle bizi destekliyor, ateşiyle muhabbetiyle bizi destekliyor.

       Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyye’den Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimleri bizde de mevcut, Aziz azizlenmek, Cebbar cebren iş yaptırmak, Mütekebbir kibirlenmek gurulanmak, işte bu Esmâ-i İlâhiyye’nin insândaki mevcudiyeti iblislik yönünü ortaya çıkartıyor eğer bu olmazsa insân eksik olur, iblis dışarıda da var, içerdeki iblisle dışardaki iblis buluştuğu zaman iş kötü Allah etmesin, yani dışarıdan o gücü aldığı sürece bizi dinlemez Mevlânâ Hz.lerinin buyurduğu gibi “altı cihetin kapısını kapatın” diyor, işte dışarıdaki iblislerle içerdekinin irtibâtını kesmektir bu kapatma, beslenmesini kesmektir, dışarıdan güç almayınca içerideki gücü nasıl olsa tükenecektir,dolayısıyla içeride o boğulur veya isyan etmez hâle getirilir terbiye edilir, o zaman bize o iblis dediğimiz güçler çok faydalı olur, ateştir muhabbete dönüştürülür o kadar çok özellikleri var insân üzerinde o kadar çok tasarrufları var ki. İblis ismi verilen o varlık daha önce azâzîl ismi ile meleklerin hocasıydı, iblis telbis’ten geliyor bilindiği gibi o da ikilime düşmek demek , bakın Âdem (a.s.) ın ağzından hiçbir şey duymuyoruz değilmi çünkü o Zât mertebesinde bir sembol olarak, kendine ait bir varlığı yok ki zâten kendinden bir şey çıksın ortaya, bir oluşum çıksın, Cenâb-ı Hakk’ın Zâti zuhuru olarak yani hilâfet mertebesinin kullanıcısı olarak, Zât mertebesinin zuhuru olarak ortaya çıksın, diğerleri yani melâikeyi kirâm olsun, iblis dediğimiz varlık olsun hepsi esmâ mertebelerinin zuhurlarıdır.

       İşte iblis’te daha evvelce gizli olan “ene”si “benliği” Cenâb-ı Hakk azıcık iğneyi dokundurunca ortaya çıkıveriyor, orada tesir ediyor, tecelli ediyor, daha evvelce mertebe’de hep meleklerin üstünde bir görüntüde olduğundan, hep melekleri eğitici, meleklere öğretmen olduğundan kendisinin üstünde bir varlık yok zannediyor, onu zora sokacak, ona ters gelecek bir varlık olmadığın dan, sinirlendirecek nefsâniyyetini faaliyyet’e  geçirecek bir fiil olmadığından, o nefsaniyet yani Cebbar, Mütekebbir, Azizlik esmâsı gizliydi onda bâtındaydı yani sadece Alîm vasfı var ve Hakkîm vasfı yok onda, eğer Hakkîm vasfı olsa bu işleri idrak ederdi zâten, hikmetli işleri idrak ederdi, ne zaman ki Cenâb-ı Hakk ona, îdem’e secde et emrini verdi işte ondaki Aziz, Cebbar, Mütekebbir esmâsı faaliyyet’e geçti, ve “hayır secde etmem” dedi, işte bu Âdem (a.s.) ın ona Rahmet’idir, Cenâb-ı Hakk’ında Rahmetidir.

       İnsân ne kadar allâme olsa, ne kadar ilim ehli olsa, ne kadar çok bilse sonuçta kendini tanımadığı sürece mutlaka yanlış yapar, yani ilmini Hakkîm ile hikmetle desteklemesi ve  o ilmi irfaniyet  ile de faaliyete geçirmesi gerekiyor. Onun için nefsine “arif” olan diyor kendisini bilen demiyor “men arefe nefsehu” yani nefsine arifse ve kendi varlığını oluşumunu bu koşullar içinde tanıyorsa, melekûtunu yani kendindeki melekliğini şeytanlığını, halifeliğini, beşeriyetini, toprağını, ruhunu, bunun nurunu, kim kendi varlığını tanıyorsa Rabbinı ancak o tanır başka yolu yoktur.  İstediğimiz kadar Rabbim şöyle Rabbim böyle diyelim bunlar kelâmi yani sözde olan şeylerdir  ama demin de dediğimiz gibi Allah kulunun zannına göredir ve onu da kabul eder, iyi niyetinden hepsini kabul eder ayrı ama Cenâb-ı Hakk bunları böyle kabul ediyor diye biz kendimizin yolunu vuramayız,  yolumuzu açmamız gerekiyor çünkü bizde Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu yine bir hakk var ve hilâfet hakkı var çünkü “yeryüzünde halife hâlkedeceğim” diye çok büyük lütufta bulunuyor ve dola-yısıyla değer vermiş oluyor.

       Âdem (a.s.) ı kendisi gibi ayrı bir varlık, mahlûk ve topraktan madde yapılı bir varlık zannetti ve Âdemin özünde Hakk’ın Zât esmâsı’nın tecellisi olduğunu idrak edemedi, çünkü kendisinde böyle bir  vasıf olmadığından başka yerlerde de böyle bir vasfın olabileceğini düşüne-medi, her ne kadar ilim sahibi idiyse de fakat Âdem (a.s.) bu hakikatleri özünde olarak bildiğinden yani zâten kendinde mevcut olduğundan bu âlemde Hakk’ın varlığını müşahede olarak idrak etti, bildi ve yaşadı, işte melâikeyi kirâm, iblis, hayvanlar, maddeler, nebatlar bu hakikatı Zât mertebesi itibarıyla bilemediklerinden halife olmayı hak edemediler bu hâdiseyi bilen sadece genel anlamıyla insân ve İnsân-ı Kâmil’dir.

       Bir başka şeye daha dikkatimizi çekelim, insân serüveni yeryüzünde en geniş mânâ da olan bir varlıktır, insân Cenâb-ı Hakk’ın Zât mertebesinden ef’âl metre-besine kadar bir seyir sürdürdü yani en lâtif mertebeden en kesif, en yoğun ve elle tutulabilir mertebeye kadar seyahat etti ve bu dünyada zuhura geldi, melâikeyi kirâm ve cinler, sıfat mertebesinden, esmâ mertebesine geldiler yani bu âlemin bu kadar bölümünü biliyorlar dolayısıyla bu yönden de insân en başla en sonu ihata etmiş vaziyette, bakın bir melek insân gibi vücutlanamıyor, işte bu bir kemâlâttır bizim kemâlatımızdır, daha bariz olarak onlar- dan meydandayız, daha başka, daha değişik haller yapabi-liyoruz, melekler ancak esmâ âleminde yani lâtif âlemde hareket edebiliyorlar, bu âleme sinyal olarak birşeyler veriyorlar, nadiren bazı kimselere görünüyorlar ama elinizle dokunmak istediğinizde eliniz içinden geçer.

       Ve kâfirlerden oldu, yani hakikatleri örttü , ama birşeyler biliyor ki örttü.