Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin

وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ

       (45) Veste'ıynu BisSabri vesSalati, ve inneha lekebiyratün illâ alelhaşi'ıyn;

       * Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.

       Cenâb-ı Hakk’tan bir şey isteyeceğiniz zaman sabır ve salâtla isteyin yani hem namaz ehli hem ibadet ehli olun hem de bu işi sabırla yapın, hemen aceleci olmayın, muhakkak ki bu büyük bir iştir yani zorlu bir iştir, sabır ve namazla istemek  nefislere zor gelir ancak şu kimselere kolay gelir ki huşu üzerine olan kimselere bu işi huşu ile yapan kimselere kolay gelir, huşu ehlinden maksat Cenâb-ı Hakk’ın o varlığı kaplamış olması, yani Kahhar isminin zuhura gelip kendi varlığında hiçbir şey kalmamış olması ve İlâh-î varlığın onu sarmış olması yani batılın gidip Hakk’ın orada bütün varlığıyla mevcut olması, işte böyle olduktan sonra o iş ona kolay gelir.

       İnsânın Cenâb-ı Hakk’tan en büyük talebi ne olması gerekir diye düşünürsek, herbirerlerimize göre bu talebin önceliği vardır, neye ihtiyacı varsa onu ister ama Cenâb-ı Hakk’ın gerçek kullarının ilk arzusu “likâullah”, ona mülâki olmayı ister, Ey kulum işte böyle bir şey istiyorsan evvelâ namazına devam edeceksin ve bunu sabırla bekleyeceksin, bu her ne kadar bazı zuhurlar için meselâ “Mudil” isminin zuhurları için zor ise de muhakkak bu ağır bir iş ise de, huşu ehli için zor değil kolaydır.  

       Tarikat demek yol demek, kısa ve düzgün yol demek, oyalamadan götüren yol demek eğer bir insân bir yolda ise hangi vasıtaya binerse binsin, o yolda gidiyorsa mutlaka manzarası değişecektir yani gittiğini farkedecektir eğer bir kişi ben tarikat ehliyim diyorsa ve manzarasında değişiklik yoksa o kişi tarikat ehli değil oturak ehlidir, isterse o kendisini gidiyor zannetsin, ölçüsü budur.

       Biz Hakk yolunda yürümeye başladığımız zaman karşımıza gelecek bazı merhaleler, durak yerleri vardır, o duraklara geldiğimiz zaman bize diyecekler ki sen şu durağa geldin buradan şu durağa gideceksin diyerek hedef gösterecekler, yol gösterecekler, fakat tarikat ehli yola kendisi gidecek, şeyhi onu bir yere götüremez fakat ne yazık ki  çok yanlış anlaşılan hadiselerden birisidir bu , şeyh gerçek bir şeyh ise yolunu gösteriri hedef gösterir kişi kendi güreşini kendi yapar, Kûr’ân-ı Kerîm’de Ve lâ teziru vaziretun vizre uhra (Fatır 35/18.Âyet) yani ”kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez herkes kendi yükünü yüklenir” diyor, onlar sadece yol gösterir, ne yazık ki biz onları çok büyütüyoruz gözümüzde, büyütüyoruzderken haksızlık ederek büyütüyoruz bu konuda “şeyhler uçmaz dervişler uçurur” diye bir söz vardır, tabi bu kötü niyetten değil muhabbetinin çokluğundan her derviş kendi şeyhini çok yüksek görür, bir şeye gereğinden fazla değer verildiğinde o değer dünyada veya ahirette sonradan yerini bulamıyorsa insânın uğrayacağı hayal kırıklığı ne kadar büyük olur, bunu önlemek için şimdiden gerçekleri tespit etmek zorundayız.

       İslâmiyyetin dört mertebesi var şeriat, tarikat, hakikat, marifet, Efendimiz devrinde bunların hepsi bir arada yaşanıyordu, bunların ayrı ayrı belirtilmelerine gerek yoktu çünkü bunlar yaşanıyordu birlikte ne zaman ki, müslümanlar zenginleşmeye başladılar, genel ibadetlerde gevşemeler başladı ve sadece fiillerin yapıldığı bir hâle dönüşmeye başladı, 200-300 sene sonra İslâm dinini tekrar canlandırmak için Cenâb-ı Hakk belirli yörelerde bazı büyük insânlar meydana getirdi, 6.7 ve 8. asırlar sanki yeryüzünden evliya fışkırdı, irfan ehli, arifler büyük pirler fışkırdı, bunların hepsi işte bu hakikatleri yani İslâmi ana gücü, iç bünyedeki gücü ortaya çıkarmak için yeniden sistemleştirdiler, ve burası şeriat, burası tarikat, burası hakikat, burası marifet diye belirttiler işte o bilgiler bugün bizlere gelmiş oluyor, biz de onları bugün hep birlikte aktarmış olacağız inşallah, bizden sonrakilerde kıyamete kadar devam edecek bu Kevser havuzundan meydana gelen nehri  akıtmak zorundayız, mecburuz buna başka bir şey yapacak halimizde yok zâten aksi halde o Kevser ırmağının kesilmesi bize çok büyük yükler getirir ahirette.

       Şeriat mertebesinin eğiticileri imamlar, hocalar, üniversitelerdeki öğretmenler, tarikat mertebesinin eğitici-leri mürşit denilen  şeyh efendiler, hakikat mertebesinin eğiticileri arifler, marifet mertebesinin eğiticileri arifibillâh’ lardır.

       Bir insân arifibillâh’tır marifet mertebesinden eğitir, hakikat mertebesinden eğitir, tarikat mertebesinden eğitir, şeriat mertebesinden eğitir, ama bir şeriat mertebesindeki profesörün bildiği kadar sünneti farzı bilmez fakat yine de o mertebenin hakkını verir yeteri kadar, ama bir imam efendi tarikat mertebesinden ders veremez, hiç veremez çünkü ne yeridir ne hâlidir, ders vermeyi bir yana bırakın hatta inkâr eder çünkü kendi mertebesini o mutlak mertebe zanneder, işte demin dediğimiz gibi İslâmiyet-i eksik anlayışımızın neticesi bu, şeriat mertebesini yerine getirerek, namazını tam kılarak orucunu tam tutarak İslâmiyet-i tam olarak yaşadığını zannederler bu da ham hayalden başka bir şey değil, tabi hiç yapmamaktansa bu kadarı yapmak az bir şey değil onu küçük görüyor değiliz ama İslâmiyyet’in namazı, orucu o değil, ibadeti o değil, o et kemiğin ibadeti benim ibadetim değil, bunun ibadetini yaptırıyoruz da kendi ibadetimize gelince ihmal ediyoruz bizim gerçek varlığımız özümüz, ruhumuz, hakikatimiz, işte buraya ulaşmak için tarikat mertebesine ulaşmak gerekiyor yani şeriat mertebesini tatbik eden kimse buranın yaşantısının yetersizliğini idrak ettiği zaman ki onlar da o mertebenin içinde olanların bazıları yani çok az bir kısmıdır, onlar önce tarikat mertebesine geçebiliyorlar.

       Şeriat mertebesinin görevi aslında tarikat mertebesine eleman yetiştirmektir, burada bırakmak değil insân’ları, buradan alıp, eğitip hedef olarak yukarısını göstermektir, peki tarikat mertebesinde ne oluyor, burada muhabbetullah meydana geliyor, Allah sevgisi, yalnız buradaki sevgi nefsani sevgi ile karışık olduğundan tamamen net, bariz bir sevgi değildir, fakat şeriat mertebesine göre çok güzel bir yaşantıdır, çünkü şeriat mertebesinde kuruluk, kabalık vardır, kıldım namazınımı başkası bana lâzım değil der biter gider iş, tarikat mertebesindeki muhabbeti oluşturanlar ise şeyh efendilerdir, onun varlığında, esmâlarında çekilmesiyle insânda bir letafet meydana gelir, ama buranın tehlikesi bu nedenle kendini üstün görmesi ve farkında olmadan benliğinin artmasıdır, hele birde kisve meraklısıysa daha da artar, şeyh efendilerin buradan ders vermeleri diğer bütün mertebeleri biliyorlar ve ders veriyorlar demek değildir, bizim hatamız tarikat mensubu bir eğiticinin İlâh-î varlığa  ulaştıracağı  zannında bulunmamızdan kaynaklanıyor, ve bunları ondan beklemekle o kimselere haksızlık ediyoruz, şeyhlerin görevi hakikat mertebesine eleman hazırlamaktır, tarikat mertebesi içerisinde döndürüp durmak değildir, hakikat mertebesinin görevide marifet mertebesine insân yetiştirmektir, ama Hakk’ın nişanı olmadığı gibi bu ariflerinde nişanı olmaz, bir arif hakikatten arif olduğu zaman hiçbir kayıtla kayıtlanmaz, çünkü tüm kayıtları kendisinde toplar, bir yönün yolcusu yani tek yönün yolcusu olmaz.