Rabb-ine ulaşma

الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُوا رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

       (46) Elleziyne yezunnune ennehüm mülâku Rabbihim ve ennehüm ileyhi raciun;

       * Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini çok iyi bilirler.

       O kimseler ki, onlar Rab’larına mülâki olacaklarını zannederler, ümit ederler, yani zannederim, ümit ederimki ben Rabbime kavuşacağım diye, iyi niyet içerisindedirler, ve muhakkak ki onlar Rab’larına döneceklerdir, yani sabır ve salâtla namazlarını kılanlar ve sabırla isteyenler ve huşu içinde olan kimselerin yani gerçek tevhid ehli olan kimselerin, zannettikleri, arzu ettikleri şey Rablarına mülâki olmaktır. Zâhiri olan bazı kitaplarda Allah’a ahirette mülâki olacağı yazılıdır, o da doğrudur hayal ve vehim içinde olan kimseler için fakat irfan ehli Rablerine ahirette değil burada mülâki olurlar, en azından onu zannederler, onu isterler eğer zâten burada Rabbine ulaşamayan kimse ahirette gerçek Rabbine ulaşamaz kendi hayalindeki Rabbine ulaşır, çünkü Rabbe kavuşma yeri burasıdır, ahiret değildir. Yaşadığımız şu dünya o kadar muhteşem ve mübarek bir yer ki, beşer kelimesi bunu anlatmaya yetmiyor ne yazık ki, ama söyleyenden dinleyen ârif dediği gibi, insân kendi bünyesinde beşer lisânı yetmese bile gönül lisânı onun ne olduğunu açıklar daha yaklaşık bir ifade ile.

       Ve muhakkak ki onlar Rab’larına ulaşacaklardır diyor, demek ki huşu ile, sabır ile ve namazla, burada namazdan kasıt bütün ibadetler, sabırdan kasıt yaşam içerisinde başımıza gelen her türlü olgular, huşuda bunların yapılmasına sebep olan bizdeki İlâh-î enerji, bu nereden kaynaklanıyor, yaptığımız zikirlerden, sohbetlerden, çektiğimiz tesbihlerden bunlar meydana geliyor.

       Yalnız burada dikkat çeken bir şey daha var, “mülaku Rabbihim” onlar “Rablarına mülaki olacaklardır” diyor, Allah’a mülâki olacaklardır demiyor, niye, çünkü burası tarikat mertebesi itibarıyla olduğundan burada Rab kelimesi ve mânâsı geçerlidir, Rabbül Erbab, Rabbe ulaştıktan sonra ancak Allah’a ulaşmak mümkün olur, işte burası tarikat mertebesinin hakikatidir, hakiki tarikatın mensubu bu mertebede buraya ulaşır, çünkü Efendimiz (s.a.v) öyle buyurdu “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” yani kim ki nefsine arif olduysa Rabbine arif oldu, İnsân-ı Kâmil adlı eserinde Abdulkerim Ciyli Hz.leri diyor ki: “Nefis rububiyet zatından meydana gelmiştir, öyle olduğu için bir buğday tanesini tanıyan kimse o ekmeği tanımış olur, bir buğday başağını bilmiş olan kimse o tarlayı bilmiş olur”.

       Bunları biz beşer kafasıyla dinlediğimiz için hayali bir bilim vermekten öte geçmiyor, ama Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde sabırla, namazla, huşu ile eğer bunları gerçekten ciddi olarak yapmış olsak ve bizi yöneten kişi bu hallerden daha evvelce geçmiş ise her iki taraftada kabiliyet varsa kişinin bu âlemde Rabbine ulaşmaması mümkün değil tabi ki Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde, ve kaderi İlâhî’si içinde fakat kişinin benim kaderimde bu yokmuş diyerek bunları bir kenara bırakması doğru bir hareket olmaz, acaba kaderinde varmıdır, yokmudur onu kesin olarak bilmek mümkün değildir, Cenâb-ı Hakk’tan iyi niyet üzere herbirerlerimizin kaderinde Rabbe mülâki olma ihtimali olduğundan, her insân doğuşta İslâm fıtratı üzere hâlkedildiğinden, İslâm da Cenâb-ı Hakk’ın Zâtının zuhuru olduğundan, gerçek ifadesi olduğundan, herbirerlerimizde kendi mertebesi itibarıyla Rabbine ulaşması ihtimali mutlaka vardır, dolayısıyla biz bu hakikatleri çalışmadan, kenara bırakırsak onun sorumlusu tabi ki bizler yani beşeri yönümüz olmuş olacaktır, onun için takdiri İlâh-î var veya yok biz elimizden geleni yaptıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın varmış gibi de ahirette ona mükâfat vermesi mümkün çünkü iyi niyet şart herşeyde.

       Kişinin Rabbine dönmesi biz istesekte istemesekte mutlaka meydana gelecek olan bir hâdisedir, yalnız burada acaba kim hangi Rabbe dönecek? Herkes tesiri altında olduğu Esmâ-i İlâhiyye’ye dönecek, Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz olarak belirtilen ama sonsuz sayıda isimleri vardır ve her bir isim bir Rabb yani terbiye edicidir, o esmânın çercevesi içerisinde de o esmâ’ya bağlı varlıklar var, işte her ne varsa bu âlemde o Rabbine dönecek, Mudil isminin zuhuru olan dalel ehli Mudil ismine dönecek yani o Rabbe mülâki olacak, Hakk isminin tecellisinde olan kimseler Hakk esmâsı olan o Rabbe dönecek fakat bunlar ayrı ayrı Rablar değil, Rabbül Erbab’ın kendine ait zuhurları veya güçleri zâten böyle olmasa bu âlemdeki bu sistem yürümez karmakarışık olur, her Esmâ-i İlâhiyye kendine ait zuhurları kontrol eder, tedbir eder, melekleri vasıtasıyla bu işleri yaptırırlar, yani netice bir şey nereden kaynaklanmışsa kaynağına dönecek.

       En kemâlli olan ve kendini bilen kimseler yani bu işi bu dünyada idrak etmiş olan kimseler ise bu zorlama hükmü altına sokulmadan kendileri diyecekler ki ”innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’un” (Bakara,2/156.Ayet) yani “muhakkak ki biz Allah içiniz ve O’na dönücüyüz” “innâ” dediğimiz zaman kendini bilen insânlar demektir , bakın burada Allah içiniz demenin de bir çok ifadeleri vardır yani Allah bizden Zât-i zuhurunu yapmakta onun içiniz biz demek bu ifade ve anlaşılması zor ve beşer idrakinde olanlarında kabullenmesi kolay değildir, ama gel gör ki hakikatte budur yani Zât mertebesinden bakıldığı zaman âyetin ifadesi “Ey o mertebeye ulaşmış olan kullarım ben sizden Zât-i tecellimi yapmaktayım” ama bunu çevremizdekiler bilir yada bilmez, ve “ileyhi raci’un” bakın burada Allah’a döneceğiz diyor, konumuz olan âyette ise Rablarına döneceklerdir diyor, demek ki mertebeleri itibarıyla birinin döneceği yer Rabb Esmâ-i İlâhiyyesi ve oradan sonraki ulaşımla Allah’a dönecekler fakat diğerleri doğrudan doğruya Zât ehli olduğu için “Biz Allah içiniz Allah’a döneceğiz” diyorlar.

       Muhiddini Arabi Hz.lerinin Lübb ül lübb isimli, kitabından;

       “Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli edecek, ve onlara “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabbimiz değilsin diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde etmeyecek, ikinci defa yine Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli ettiğinde “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler yine az bir zümre “evet sen bizim Rabbimizsın” diyerek secde edecek, üçüncü defa yine az bir kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, Ey kullarım sizinle Rabbiniz arasında bir işaret var mı dediği zaman onlar “evet” diyecekler işte o zaman Cenâb-ı Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki sülietlenmiş Rabları şekliyle onlara tecelli ettiğinde, “evet sen bizim Rabbimizsın” diye hepsi secde edecekler”,

       Bizler Cenâb-ı Hakk’ı sürekli tenzih mertebesinde düşündüğümüzden ve hep o haller ile gördüğümüzden başka bir tecellide olduğuna akıl erdiremediğimizden başka işleri başka bir Allah varmışta o yapıyormuş gibi düşündüğümüzden teşbihi mertebeleri, yaşantıları ona maledemiyoruz, diğer mahlûkata malediyoruz o zamanda diğer mahlûkata müstakil vücut vermiş oluyoruz işte bu da gizli şirkin en büyüğü olmakta, buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın yine Hadîs-i Şerifte “Ben kulumun zannı gibiyim” diye bildirmesi de kulları yani bizleri bu yükten kurtarmış oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın Zât-i şekliyle idrak edilip kendi hakikati İlâhiyye’si içerisinde ârifane bir şekilde bilinmesi, birde beşeriyyet sınırları içerisinde hayal ve vehim olgusu içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı anlamak var, işte beşeriyyet sınırları içerisinde bilmek avamın hâli, Zât-i şekliyle idrak edip ârif olmak hassül hasların hâli’dir, eğer biz bu şekilde kendimizi beşeriyet çerçevesi içinde bırakarak Cenâb-ı Hakkı idrak etmeye çalışırsak az çok yanılgı içerisinde oluruz, cennet ehli de olsak neticede hayal ehli olmuş oluruz ama biz yani ümmeti Muhammed hayal ehli olarak getirilmedi yeryüzüne, ümmeti Muhammed’in bütün ümmetlere şahit bir ümmet olabilmesi için bütün bu mertebeleri idrak edip diğer ümmetlerin halini izah etmesi gerektiği için, bu irfan ve idrake ulaşması gerekmekte aksi halde biz ümmeti Muhammedin hayalperestleri ve zâhiri zuhurları olmuş oluruz, gerçi o da eski ümmetlerin zâhiri zuhurlarına göre çok üstün bir şeydir ama niye elimizde sonsuz bir imkân var iken onu beşer sınırları içerisinde kullanalım, bize çok yazık olur ve bize yakışan bir şey de olmaz çünkü ümmeti Muhammed ümmetlerin en üstünü en güzelidir fakat ne yazık ki bizler bu hakikatleri bilemediğimiz için veya gayret etmediğimiz için ve çok acıdır ki ümmeti Âdem’den bile gerideyiz.

       Âdemi ümmet olmak için Âdemi hakikatleri idrak edip “ve nefahtü fihi min ruhi” Âyetini bizim yeryüzümüz olan beden mülküne indirmemiz gerekiyor ki o bizde faaliyete geçsin, o tohum bizdeki yerini bulsun, biz “ve nefahtü”’yü gönlümüze ekemediğimiz için Âdemi hakikat bizde yeşerip ağaç olup İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet İseviyyet, ve Muhammediyyet kemâlatına ve meyvesine ulaşamıyoruz ne yazık ki.

       Bütün bunları beşer ve aklı cüz idraki içerisinde anlamaya çalıştığımız ve o kalıp ve çerçeve içerisinde kaldığımız için kendi hakikatimize ulaşamıyoruz, bizim öyle bir iç bünyemiz var ki (s.a.v.) Efendimizden verese olarak gelen, o kadar muhteşem bir iç bünyemiz var ki, hani Cenâb-ı Hakk Hadîs-i Kudsî’de “Ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” dediği sır da, aslında sır da değil biraz kafasını, gönlünü çalıştıran kimse kendinde bu açılımın olduğunu görür, dışardan baktığımız zaman biz kendimizi küçük bir âlem olarak görmekteyiz aslında Hz. Ali Efendimizin âlem-i Ekber’sin dediği gibi o hâle ulaşmamız gerekmektedir yani insân bâtınî olarak bütün bu âlemlerden büyük bir âlem ama zâhir olarak baktığında 70-80 kg. ağırlığı, 1,70 mt civarı ortalama boyu olan bir küçük maddecik ve biz kendimizi böyle görmekteyiz, ama işte bu küçük madde dediğimiz bizim asli varlığımız değil, bakın dikkat edelim asli varlığımıza giriş kapısıdır bu beden, eğer bu bedenlerimiz olmasa mânâ âleminede geçişimiz olmaz, bu bedenimiz bizim zâhir âlem ile bâtın âlem arasında berzahtır, kapıdır yani bizler için, onun için “illâ ulûl elbab” “ancak kâmil akıl sahipleri”, bir başka ifadeyle kapı sahipleri bu işleri idrak eder diyor.

       Her beden Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin zuhur ettiği bir kapıdır, herkes bir Esmâ-i İlahiyyesi’nin kaynağıdır, kim ki bunu idrak ettiyse ulûl elbab’tır, her kapıyı o kapının gerektirdiği anahtarı takarak açar yani karşısına gelen her kişiyi aynı anahtarla açmaz çünkü her anahtar her kilidi açmaz, onun için elhlullah bazı durumlarda “senin kilidin falan kimsede git o açsın” der, onun ihtisası o esmâ üzerine olduğundan oradan ona hitabı ve ulaşması daha kolay ve daha gerçekçi olur. Rabbinı bilen şeriat mertebesi itibarıyla bu sözü lâfzi olarak söyler, tarikat mertebesi itibarıyla bu sözün hakikatini huşu duygular içerinde söyler, hakikat mertebesinde artık hakikate eriştiğinden ve beşeriyeti orada kalmadığından, duyguları da orada izale olduğundan kendisini orada bulur, marifetullah mertebesi itibarıyla onun Rabbi İlâh-i olan Allah esmâsıdır, Yusuf (a.s.) zindandan çıkarken Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillâhul Vahıdül Kahhar;”(Yusuf 12/39.Ayet) yani "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid-ül Kahhar olan Allah mı?" diyerek bize o kadar büyük yol açıyor ki, buradan gir ve bütün Esmâ-i İlâhiyye saltanatını seyret, her an, taptaze.